Yarının Ötesi

Yarının Ötesi

Çok değil daha birkaç yıl öncesine kadar, yapay zeka için öngörüleri konuşurken artık bugün somut bir gerçeklikten söz ediyoruz. Kaynaklar, yapay zekanın bir araç değil, sağlık hizmetini yeniden şekillendiren dönüştürücü bir güç olduğunu belirgin bir şekilde vurguluyor. Hatta sağlık hizmetlerinin daha etkili, daha erişilebilir, daha ekonomik olmasıyla sürdürülebilirlik için özgün de bir fırsat olmuş.

Geçtiğimiz hafta sağlığın ek faydalarının içinde sigortacılığa olası katkılarını sıralayarak, 2050 yılı senaryolarını aktaracağımı yazmıştım. Böylelikle oluşacak ortak faydayla, sağlık sonuçlarından çok daha fazlasının sağlanabileceğinin ortaya konulduğundan söz etmiştim.

Bugün “Yarının Ötesi” başlığı altında, 2050 Dünyası için olası senaryoları ifade eden çok yazarlı bir rapordan söz etmek istiyorum. Rapor; Nikolaus S. Lang, Alan Iny, Prof. Dr. Ulrich Pidun, Melissa Christensen, Jeffrey Sprong ve Adam Job tarafından yazılmış. İnternette, Boston Consulting Group ve  Henderson Institute Raporu adıyla kolaylıkla bulunuyor (https://www.bcg.com/publications/2026/beyond-tomorrow-four-scenarios-for-the-world-of-2050).

“Yarının Ötesi”ne  Dört Senaryo

Rapor, dört senaryodan söz etmektedir. Bu senaryoların başlıkları;

  1. Yapay Zeka Bolluğu,
  2. Bloklarla Savaş,
  3. İklim Koalisyonu,
  4. Düzenlenmiş Dijitallik

olarak adlandırılmış.

Yapay Zeka Bolluğu ile yüksek verimlilik, ucuz enerji, yeniden dağıtım ve daha az iş yükü sağlanacağı anlatılıyor.

Bloklarla Savaşma başlığıyla, parçalanmanın büyümeyi yavaşlatabileceği, devlet kontrolü ile savunma odaklarının artacağı ifade ediliyor.

İklim Koalisyonu yoluyla, koordineli karbon arındırmasının iklim değişikliklerini istikrara kavuşturacağı, bu arada büyümeyi engelleyerek ve maliyetleri artırma ihtimalinden söz ediliyor.

Düzenlenmiş dijital yapı ile teknolojinin bir yandan büyümeyi hızlandırırken diğer yandan eşitsizliği, istikrarsızlığı ve iklim değişikliklerinin zararını artıracağının altı çiziliyor.

Dayanıklılık ve Birden Fazla İhtimale Hazırlık

Mevcut duruma bakıldığında, 2050 öngörülerinin sonuçlarında;  yapay zeka, jeopolitik, iklim ve eşitsizlik alanlarında keskin bir şekilde farklılaşma ve yapısal belirsizlikler öne çıkmaktadır. Bu durumda, kısa vadeli kararlar ile uzun vadeli avantajlar düşünülmektedir. Hiçbir zaman tek senaryolu planlamanın sürdürülebilir olmadığı vurgulanarak; dayanıklılık ve birden fazla gelecek ihtimaline hazırlık gerekliliğinden söz edilmektedir.

Bu arada, derin değişimlere yol açabilecek şoklara da hazırlıklı olunması tavsiye edilmektedir. Şoklar arasında; yapay zekanın oluşturabileceği alternatiflerin insan kontrolünü aşabileceği, ilerlemenin yavaşlayabileceği veya kurumları istikrarsızlaştırabileceği belirtiliyor. Hatta, uyduların devre dışı kalabileceği, ticaret finans ve küresel koordinasyonun bozulabileceği örnekleniyor. İş gücünün gelişebileceği, mahremiyetin bile yeniden tanımlanabileceğine değiniliyor.

Tüm bu süreçte, pişman olmamak için bazı önerilerde de bulunuluyor. Bu öneriler arasında; tedarik zincirlerini çeşitlendirme, kaynak güvenliği ve finansal esneklik mekanizmaları kurarak dayanıklılık ortamları oluşturma, yapay zeka-insan modelleri tasarlama, yaşlanan iş gücüne yönelik  stratejiler geliştirme, küresel kaynak kullanımı için yeni yetenekler ortaya çıkarma, yenilikçi hayaller kurma, siber güvenlik ve güvenilir dijital sistemler oluşturma, teknoloji değişimleri üzerine algılama ve etkiyi güçlendirme, iş gücünde istikrar dayanıklılık ve kurumsal boşlukları destekleme gibi başlıklar sıralanıyor.

“Kons-AI” Kavramı ve Çeşitlilik

Bu konuyla ilgisi açısından 3-4 Mayıs 2026 tarihleri arasındaki bir öğrenci etkinliğini anlatmak istiyorum.

Öncelikle, her detayı öğrencilerin emeği ile gerçekleşen, iki ayrı Üniversite’nin düzenlediği bu toplantıyı düşünenlere, planlayanlara, gerçekleştirenlere teşekkür etmek istiyorum. İstanbul Teknik Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, bilindiği gibi iki ayrı Üniversite. Zaten, etkinlikte, bu iki ayrı Üniversite’nin iki ayrı Fakültesi’nin “Kons-AI” başlığını da farklı yorumladığını da öğrendik. Hepimizin bildiği gibi, AI yapay zeka kelimelerinin kısaltması ama “Kons” iki Fakülte tarafından farklı değerlendirilmiş. “Kons” başlığını İTÜ Bilgisayar ve Bilişim Fakültesi Consept AI olarak yorumlarken, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Consultation AI olarak değerlendirmeyi uygun bulmuş. İşte size, çeşitliliğin bir güzel örneği daha…

İTÜ Bilgisayar ve Bilişim Fakültesi Yapay Zeka Kulübü ile Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kariyer Planlama Öğrenci Kulübü’nün birlikte düzenlediği “Kons-AI” adlı bir etkinlik yapıldı. İki günlük etkinliğin ikinci gününde, “Sağlık Yönetiminin Dönüştürücü Gücü: Yapay Zeka” başlığıyla bir konuşmam oldu. Tam bu konu ile olan yakın ilişkisi nedeniyle bu konuşmamda vurguladığım bazı konulara değinmek istiyorum.

Sürdürülebilirlikte Özgün Fırsat

Aslında, çok değil daha birkaç yıl öncesine kadar, yapay zeka için öngörüleri konuşurken artık bugün somut bir gerçeklikten söz ediyoruz. Kaynaklar, yapay zekanın bir araç değil, sağlık hizmetini yeniden şekillendiren dönüştürücü bir güç olduğunu belirgin bir şekilde vurguluyor (https://health.ec.europa.eu/ehealth-digital-health-and-care/artificial-intelligence-healthcare_en).

Hatta, sağlık hizmetlerinin daha etkili, daha erişilebilir, daha ekonomik olmasıyla sürdürülebilirlik için özgün de bir fırsat olmuş.

Böylelikle; sağlıkta eşitsizliklerin azalacağı, koruyucu ve sağlığı geliştirici yeni teknolojilerle tedaviye yol açacağı, toplumsal faydayı artıracağı öngörülüyor. Dolayısıyla, sağlık yönetiminin vaz geçilmez amacı olan kaynakların verimli tahsisi ile kullanımını kolaylaştıran bir dönüştürücü güç olması gündeme getiriliyor.

Sağlık yönetiminde yapay zekanın nasıl çalıştığı ana başlıklarıyla şöyle sıralanıyor;

  • Tahmin modellemesi,
  • Sağlık çalışanları ve ekipman kullanımında optimizasyon,
  • Kaynakların ihtiyaç duyulan yer/zamanda var olmasıyla israfın azalması, kalite artışı,
  • Teşhiste doğruluk olasılığının yükselmesi,
  • Erken teşhise olanak tanıması,
  • Daha az invaziv ve daha uygun maliyetli tedavi seçeneklerini öne çıkarması,
  • Kişiselleştirilmiş tedavi ile hedefli ve etkili tedaviyle geleneksel yaklaşımlara destek olması.

Sıralanan tüm bu başlıkların, az ve öz olarak şu sonuçlara yol açtığı belirtiliyor (https://eur-lex.europa.eu/eli/reg/2024/1689/oj/eng); kişi ve/veya hasta kazanımları iyileştirilirken sağlık sistemleri üzerindeki mali yük azaltılıyor ve bu bağlamda fırsat maliyeti kavramı da daha kolayca değerlendirilebilir oluyor.

Bu bağlamda, bu kadar olumlu yön arasında, sağlık yönetiminde yapay zeka kullanımında bazı kritik karar noktalarının da  düşünülmesi gerektiği ifade ediliyor.

Bunlar arasında; hizmetler arasında güvenilir kimlik doğrulaması, hizmet sağlayıcılar arasında veri, rıza-hesap verebilirlik-takip boyutlarıyla yönetişim, hassas sağlık bilgilerin korunması ilk akla gelenler olarak sıralanıyor.

Hangi düzeyde olursa olsun sağlık yöneticileri; kamu veya özel sağlık sigortacıları gibi sağlık finansman kaynaklarını da yönetseler, hastane gibi sağlık kurumlarını da yönetseler, hatta makro bazda ülke sağlık politikalarını da yönetseler bu kritik karar noktalarını hesaba katmak zorundalar.

Sağlığın Sigortacılığa da Ek Faydaları

Sağlığın Sigortacılığa da Ek Faydaları

Sağlık politikalarının her zaman yeni paydaşlar oluşturacağı ve artan maliyetlere yol açacağından yola çıkarak, sürdürülebilirlik kavramı hep göz önünde bulundurulmalıdır. Aslında bu konu, öncelikle sosyal bir endişeden çok bir güvenlik gerekliliğidir. Dayanıklılık, hazırlık ve güvenlik tüm bunların kesişim noktasında yer almalıdır. Toplum sağlığı, salgınlardan tedarik zinciri aksamalarına kadar düşünüldüğünde, ani şoklara dayanma kapasitesini de hesaba katmak gerekecektir. Acil sağlık müdahalelerine hızlı cevap yeteneği, doğrudan ekonomik istikrar ve sosyal uyumu etkileyebilir.

Avrupa Halk Sağlığı Dergisi 36. Sayısında Sağlığın Ortak Faydaları başlıklı bir makale yayınlandı (https://academic.oup.com/eurpub/article/36/Supplement_2/ii1/8529243). Makale, sağlığın ekonomik verimlilik ve eşitlikten, iklim direncine ve demokratik güvene varıncaya kadar sektörler genelinde getiri sağladığını kanıtlarıyla ortaya koyuyor.

Makalenin adı, “Sağlığın Ek Faydaları: Kanıtlardan Yönetişime, Politikaya ve Savunuculuğa (Co-benefits of Health: From Evidence to Governance, Politics and Advocacy)”. Charlotte Marchandise ve arkadaşlarının (Scott Greer, Luigi Siciliani, Matthias Wismar, Michelle Falkenbach, Tiago Correia , Jon Cylus, Ellen Kuhlmann, Elize Massard da Fonseca, Nolan Kavanagh, Zeynep Or, Mikel Subiza Pérez, Manuel Franco) makalesinde (https://doi.org/10.1093/eurpub/ckaf256);

Sağlığın Ötesi

Makale, “kazan-kazan” sloganının da ötesinde, sağlığı politika kararlarının merkezine yerleştirmek için şu temel mesajlara değiniyor;

  • Sektörler arası yönetişim, karar vericilere bağlı değil, kurumsallaştırılmalı,
  • Sağlığı ortak bir öncelik olarak ele alarak daha geniş siyasi ve toplumsal ortaklıklar kurulmalı,
  • Teknik öneriler yeterli görülmeyip yapısal reformlar için kararlılık oluşturulmalı.

Bu bağlamda; politika yapıcılar, araştırmacılar, kanaat önderleri ve sektörlerdeki sivil toplum aktörlerine; sağlık politikalarındaki başarı için yol haritası öneriliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün 1978 Alma-Ata Bildirgesi’ndeki “Herkes İçin Sağlık” çağrısı ve 1986 Sağlığın Teşviki ve Geliştirilmesine Yönelik Ottawa Sözleşmesi gibi temel metinler referans gösterilerek, halk sağlığının herkesin sorumluluğunda olduğu vurgulanıyor.

Sağlığın sağlık sistemlerinin çok ötesine kadar uzanan, toplumun tüm kesimlerinde eylem gerektiren, hatta güvenlik, refah ve demokratik direnç için temel bir ortak değer olduğunun altı çiziliyor. Pandemiden jeopolitik istikrarsızlıklara kadar krizlerin ise sağlıkla diğer alanlar arasındaki bağımlılıkta kırılganlık oluşturduğu ortaya konuluyor.

Çok Paydaşlı Bakışın Olası Etkileri

Finansman üzerine yapılan araştırmaların, doğrudan ödeme eşitsizliklerini derinleştirdiği ve kamunun genel sağlık sigortası yoluyla yapabileceği müdahaleleri zayıflattığı, buna karşılık ön ödeme ve risk havuzu mekanizmalarıyla daha adil daha verimli olduğu gösterilmektedir. Bekleme süreleri analizleriyle, sağlık maliyetleri değil, verimlilik kayıpları da gösterilmekte ve oluşan hizmet gecikmelerinin daha geniş ekonomik etkileri örneklenmektedir.

Bulgular tek tek kişisel olarak ele bakıldığında etkileyicidir. Toplumsal olarak değerlendirildiğinde ise, sağlığı sektörel bir maliyet merkezi olarak ele almaktan, onu çapraz kazanımlar hedefleyen stratejik bir yatırım olmaya doğru bir değişimin de ön belirleyicileri olarak düşünülebilir.

Makalede bu etkilerBirleşmiş Milletler 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile ilişkilendirilmiştir. Örneğin; yoksulluğun sağlık hizmetlerine erişimine etkisi 1. Hedef (SDG 1), cinsiyet eşitsizlikleri ile sağlık işgücü arası bağlantı 5. Hedef (SDG 5), sağlık hizmetlerindeki bekleme sürelerinin sağlık ve işgücüne etkileri 8. Hedef (SDG 8), kamu alımlarının sağlık inovasyonu ve sistem hazırlığını nasıl destekleyebileceğini 9. Hedef (SDG 9), kentsel sağlık için entegre politikalar 11. Hedef (SDG 11), ekonomi yaklaşımlarının sağlık hizmetlerinde çevresel etkiyi azaltma etkisi 13. Hedef (SDG 13), sağlık sistemleri ve kamu programları politikası 16. Hedef (SDG 16) ve sağlık politikasında yönetişimin rolü 17. Hedef (SDG 17) ile uyumlu olarak gösterilmiştir.

Tüm bunlar, sağlık sigortacılığı politikalarında da daha geniş kapsamlı değişimin yönünü göstermektedir. İster kamu ister özel sağlık sigortacılığı isterse yeni sağlık sigortası politikaları olsun bu tür müdahaleler; ekonomik, çevresel ve sosyal sistemlerle uyumlu hale gelmesi yoluyla ortaya çıkacak kazanımları ortaya koymaktadır. Ayrıca, yönetişim, eşitlik ve sürdürülebilirliğin sağlık sistemlerinin teknik performansından ayrılamaz bir bütünsellik içinde olduğunu da göstermektedirler.

Yönetişim Boyutu

Tüm bu kanıtları kazanıma dönüştürmek, sektörler arası bütünsel bir bakışı da gerektirecek yönetişim yapılarına ihtiyaç oluşturur. Sektörler arası kararların sağlık üzerindeki sonuçlarına odaklanılması, sağlık yatırımlarından diğer sektörlere fayda sağlanması en önemli çıktılar olacaktır. Uygulayıcılar ve paydaşlar; bu odaktaki teşvikleri uyumlulaştırmayı, etkili kaynak tahsisini ve sektörler arası şeffaflığı sağlamalıdır.

Etkili Yönetişim yoluyla; sektörler arası iş birliği için ortak bir bakış, yaklaşım ve kültür oluşturulmalıdır. Sektörler arasında ortak dil oluşturan kapasite geliştirme programları politika hedefleriyle birlikte planlanmalıdır. Farklı deneyimlere sahip çalışanlar, sağlık sonuçlarının etkilerini ve iş birliğinin değerini ortaya koydukları yeni modellerle desteklemelidir.

Entegrasyona ilişkin ortaya konan kanıtlar, değişime olan güveni güçlendirebilecek düzeyde değerlendirmelidir. Örneğin, bekleme sürelerinin ele alınması durumunda, sağlıklı iş gücü ve kapasite geliştirme yönünü daha belirgin olarak öne çıkaracaktır.

Ortak Bir Değer Olarak Sağlık

Sağlık politikalarının her zaman yeni paydaşlar oluşturacağı ve artan maliyetlere yol açacağından yola çıkarak, sürdürülebilirlik kavramı hep göz önünde bulundurulmalıdır. Aslında bu konu, öncelikle sosyal bir endişeden çok bir güvenlik gerekliliğidir. Dayanıklılık, hazırlık ve güvenlik tüm bunların kesişim noktasında yer almalıdır. Toplum sağlığı, salgınlardan tedarik zinciri aksamalarına kadar düşünüldüğünde, ani şoklara dayanma kapasitesini de hesaba katmak gerekecektir. Acil sağlık müdahalelerine hızlı cevap yeteneği, doğrudan ekonomik istikrar ve sosyal uyumu etkileyebilir.

Ancak kriz öncesinde, toplum sağlığını güçlendiren sağlıklılığın teşviki ile önleme gibi temeller atılmalıdır. Bu yaklaşımlar, sağlık sistemleri yoluyla sağlık yatırımlarının stratejik değer olduğunu gösterir. Sektör temelli girişimler, toplum sağlığı ve refahıyla uyumlu olacak ortak ve bütünleştirici bir değeri ortak bir iyilik hali olarak sunmalıdır.

Sivil toplum örgütleri ve meslek birlikleri bu konuda en önemli paydaş olarak görülmelidir. Sağlık çalışanlarının yaşanmışlıkları, sorumluluklarının bilinciyle sağlığın gündeminin teknik tartışmalarına katkı sağlamalı, birleştirici bir güç olarak değerlendirilmelidir. İşte tam bu noktada savunuculuk bakışı öncelikli olarak düşünülmelidir. Yardımcı bir destek gibi değil, etkili yönetişimin vazgeçilmezi görülmeli ve gerekli sosyal dayanışmayı kurmalıdır.

Makalede savunulan görüşlere göre tüm bu katkılar, Avrupa için üç stratejik zorunluluğu ortaya koymaktadır: İlki, sağlığı bir yatırım olarak yeniden değerlendirmek, ikicisi sektörler arası yönetişimi kurumsallaştırmak, üçüncüsü ise anlamlı paydaş katılımı yoluyla geniş koalisyonlar kurarak çeşitli sektörlerin ve sivil toplumun halk sağlığını geliştirmek için kolektif eylemleri güçlendirmek.

Deneyimler, sağlığın karar alma süreçlerinin merkezinde olduğu taktirde gerçekleşebilecek ortak faydaların sağlık sonuçlarından çok daha fazlasını sağlayacağını göstermektedir. Bu stratejik çıkarımları ve sağlığın sigortacılık için getirebileceği ek faydaları da düşünerek, 2050 Dünyası için olası senaryolara önümüzdeki hafta devam etmek üzere…

Yaşam Bilimleri Eğilimleri ve Sağlık Sigortacılığına Olası Etkileri

Yaşam Bilimleri Eğilimleri ve Sağlık Sigortacılığına Olası Etkileri

Sağlık hizmet sunumu ve sağlık finansmanı özellikle de sağlık sigortacılığı bugünkünden farklılaşacak. Tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler oluşacak. Hem özel sağlık sigortaları hem de kamu sağlık sigortalarını bekleyen bu sürece hazırlıklı olunmalıdır. Hatta hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında da kamu ve özel sağlık sigortalarıyla birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin sağlıklı yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleler ve bazı teşvikler bu kapsamda değerlendirilmelidir.

2026 Davos Zirvesi, 19-23 Ocak 2026 tarihleri arasında İsviçre Davos’ta gerçekleşti (https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2026/). Bu yıl, 56. kez düzenlenen toplantının teması, “Diyalog Ruhu” olarak ilan edildi.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da küresel ekonomik ve politik liderleri bir araya getiren Dünya Ekonomik Forumu; “küresel sağlık sektörü nasıl değişiyor ve sektör liderleri bundan sonra ne yapmalı” başlığında tartışmalara sahne oldu. Bu tartışmalar, temada belirtildiği gibi, “Diyalog Ruhu” ile çok muhtemeldir ki, sağlık sigortacılığına yansıyarak ilerleyecektir.

Yaşam Bilimleri, Davos 2026

Bilindiği gibi, yaşam bilimleri sadece kendisini geliştirmiyor. Rekabet içinde teknolojilerin yarıştığı, hatta o an itibarıyla gelinen noktada, süreç ve kuralların bile yeniden oluşturulduğu bir etkileşim zemini içinde gelişiyor. Zaman zaman eğilimler, tek başına hareket edebiliyor ama çoğunlukla birbirlerini güçlendiriyor ve birden fazla sektörü de şekillendiriyor. Bu etkileşimlerin kesiştiği noktalar; ticaret ve politika, inovasyon, operasyonlar ve rekabet olarak tanımlanmış durumda.

Davos toplantılarında, bu noktaların, gelecek yıllarda yaşam bilimleri liderlerini beklenenden fazla zorlayabileceği belirtiliyor. Ticaret ve politika başlığı altında hükümetlerin sağlığı, enerji veya savunma gibi gördüğü vurgulanıyor. Bu bağlamda, rekabet ve jeopolitik dayanıklılıkta belirleyici unsur olarak değerlendirdikleri ifade ediliyor. Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yerli üretim, stratejik stok ve yerel araştırma geliştirme teşvikleriyle büyük yatırımlar yaptığı örnekleniyor.

Sağlık Yöneticilerinin Yeni Müzakere Alanları 

Sağlıkla ilgili yöneticilerin, tıpkı jeopolitik müzakereciler gibi davranarak öncelikli konulara odaklandıklarına dikkat çekiliyor. Öncelikli konular arasında, hükümetlerle; fiyatlandırma, üretimi hızlandırma denemeleri, yerel üretim zorunlulukları, alım ve tedarik garantisi gibi alanlarda doğrudan müzakere ettikleri sıralanıyor.

Böylelikle, dönüştürücü yeni keşiflerin nerede bulunacağı değil, kişiler ve hastalara nerede ulaşacağına yönelindiği aktarılıyor. Sağlıkta da böyle bir yeni yapılanmanın, hükümetler ile sektör yönetici ve liderlerini; ülkelere özgü yatırım modelleri oluşturma ve politika esneklikleri geliştirme gibi stratejilerde entegrasyona odakladığına dikkat çekiliyor.

Konu, Davos’da tartışılan stratejilere gelmişken, geçtiğimiz ay yayınlanan sektör liderlerinin geleceğe odaklanan iş birliği, yenilik ve eylemlerini dönüştürme konusundaki bir makaleden kısa da olsa bazı alıntılar yapmam gerektiğini düşündüm.

Makale tartışma başlıkları ve detaylarını önümüzdeki hafta aktaracağım. Makale başlığı ve içeriği çok ilgi çekici; “Sonsuz Sağlık Hizmetleri: Değeri Ne Kadar?”
(https://a16z.com/infinite-healthcare-whats-it-worth/)

Sınırsız Talep Artan Kullanım

Makale, sağlık alanında kullanım artışının başarısızlık olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğu cümlesiyle başlıyor. Sağlık hizmet sunumunun, klinisyen maliyeti ve bulunabilirliğiyle sınırlandığı, finansal teşviklerin de bunu düzeltemeyeceği iddia ediliyor. Bu sınırlamanın yapay zekayla ortadan kaldırıldığı belirtiliyor.  Biterken ise, “Dönüştürücü Yeniliğin Önünde Olun” tavsiyesi ile düzenli içgörü ve öngörülerle, değişim zamanlarında organizasyonunuzun gelişmesine yardımcı olacak pratik araçlara odaklanma öneriliyor.

Mevcut durumda; sağlık hizmetlerinin sınırsız sayılabilecek sağlık talebine rağmen artan kullanımından söz edilerek, sağlık harcamalarının “daha fazla bakım = daha pahalı” kısıtlamasına sabitlendiği aktarılıyor.

Oysa, yapay zekanın bu kısıtlamayı ortadan kaldırdığı bol ve düşük marjinal maliyetli bakım ile fırsat oluşturduğu ifade ediliyor. Stratejik sorunun, artan kullanımın sağlık ve ekonomik değerde ne ürettiği olduğu belirtiliyor. Proaktif yapay zeka destekli bakımla, kronik ve yüksek maliyetli toplumlarda yoğunlaşan önlenebilir harcamaların azaltılabileceği vurgulanıyor. Sonuçta da, daha sağlıklı bireylerle, iş gücüne katılımın artacağı, GSYİH’yı ek verimli yıllarla artıracağı paylaşılıyor.

Sonuç olarak, sadece kapasite yerine değer ve toplam üretilen sağlık hizmetini önemsemenin uzun vadeli sonuçlara odaklanmanın ekonomik avantaj ve sağlıklılık başına gelirin de yakalanacağı savunuluyor.

Önümüzdeki hafta, bu makale ile ilgili, çok ilginç bulabileceğinizi sandığım yaklaşımları aktarmaya devam edeceğim.

Başlarken belirtildiği gibi, Dünya Ekonomik Forumu’nda bu yıl; “küresel sağlık sektörü nasıl değişiyor ve sektör liderleri bundan sonra ne yapmalı” tartışmalarında sağlık hizmetleri dönüşümcülükte de gündem olmuş. Bu bağlamda önümüzdeki yıllarda sağlık sigortacılığı bu farklılaşmaya şimdikinden daha fazla ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranını yakından takip ederek düşürmeye ve geçtiğimiz hafta yazdığım gibi teknik verimliliğini artırmaya odaklanan sigorta şirketleri, ürün zenginleştirme yoluna gidecekler. Hep gündemde tutmaya çalıştığım gibi, göreceksiniz, genç yaşta sigortalılarını biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzına yönlendirebilecekler.  önleyici müdahalelerle takip edecekler. Mevzuat boyutunda bile, buna yönelik genel şartlar değişikliklerini talep edecekler.

Kamu sağlık sigortacılığında artan duyarlılık, bu mevzuat değişikliklerini hızlandıracak, yapılacak etki değerlendirmeleriyle en uygun stratejilerin planlamasından uygulanmasına, sonuçların izlenip değerlendirilmesine ve güncellemesine kadar ardışık bir çok adım birbirini tetikleyebilecektir.

Böylelikle, rasyonel ölçülerde işleyecek özel sigortacılığının tamamlayıcı rolü de aynı rasyonellikte tanımlanabilecektir.

Görüldüğü gibi, sağlık hizmet sunumu ve sağlık finansmanı özellikle de sağlık sigortacılığı bugünkünden farklılaşacak. Geçenlerde de aktarmıştım; tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler oluşacak. Hem özel sağlık sigortaları hem de kamu sağlık sigortalarını bekleyen bu sürece hazırlıklı olunmalıdır. Hatta, hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında da kamu ve özel sağlık sigortalarıyla birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin sağlıklı yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleler ve bazı teşvikler bu kapsamda değerlendirilmelidir.

“Demografik fırsat penceresi” artık kapanmaktayken sağlıklı yaşlanmayı hedef alan sağlık ve sigorta yöneticileri, tıpkı Davos toplantılarında sözü edilen jeopolitik müzakereciler gibi, belirleyecekleri öncelikli alanlarda doğrudan müzakere edebileceklerdir.

Bu yazıya hazırlanırken, akademisyen bir arkadaşımın literatür tarayarak ulaştığı ve kendi sosyal medyasında paylaştığı, şu sözlerle noktalamamın daha doğru olacağına karar verdim;

Aynı hatayı tekrar eden insan, genelde bilgisiz olduğu için değil, yanılabileceğini kabul edemediği için hata yaparmış. Zihin çoğu zaman gerçeği aramadan, kendini korumak adına özgüvenine sarılabiliyor. Günümüzde bunun dozu biraz daha yükseldi maalesef…

Bu yüzden en zor dile gelen cümle şudur: “Yanılıyor olabilirim.”

Oysa doğru karar… Daha çok bilmekten değil, durup gerçekten düşünebilmekten doğar.”

Sağlık Sigortacılığında Genetik Testler

Sağlık Sigortacılığında Genetik Testler

Yılbaşından bugüne yazdığım son yazılarda hep sağlıklı yaşama konusuna değindim. Bu hafta da, koruyucu sağlık hizmetleri bağlamında, sağlıklı yaşama ve tarama programları içindeki genetik testlerin yeri ile bunların sağlık sigortacılığındaki risk değerlendirmesine etkileri konusunda önemli bulduğum bazı başlıkları paylaşmak istiyorum.

Tarama testleri; sadece bulaşıcı hastalıkları değil, bulaşıcı olmayan hastalıkları (kronik hastalıklar) hatta kişinin sağlık risklerini ortaya koyan genetik testler ile, yapıldığı toplumun fotoğrafını çekme sonucunu da doğurur. Çekilen bu fotoğraflar, tıpkı sosyal medyada paylaşılanlar benzeri, sağlık sektörünün ilgili paydaşlarıyla, mahremiyet özelliğine uyulması şartıyla yani anonimleştirilerek, ulusal bazda ortak bir veri tabanında paylaşılabilir. Veri paylaşımdan, özellikle de mülkiyetinden bağımsız risk değerlendirmesi yapan sigorta kurumları koruyucu sağlık hizmetleri açısından en üst düzeyde yararlanmanın yollarını zorlamalıdır.

Riskler

Genetik tarama testleri özelinde, bazı yaşanmış olaylardan yola çıkıp dünya ve ülkemize ilişkin deneyim aktarımında bulunarak başlayacağım.  Deneyimlerin bir kısmı, bu bilgileri aktaran bir arkadaşımın yaşadıklarını da içeriyor.

2006 yılında ABD kurulan, FDA onaylı sağlık raporları sunan genetik şirketlerinden biri olan şirket, dünyada doğrudan kullanıcısına genetik test hizmeti sunan, en eski ve en büyük şirketlerden biriydi. Sunduğu hizmetler arasında; Tip 2 Diyabet, Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklar için poligenik risk değerlendirme raporlamaları, kistik fibrozis, orak hücre anemisi gibi tek gen hastalıklarında taşıyıcılık durumu tespiti, farmakogenetik bilgiler ve saç rengi, tat algısı, kafein metabolizması gibi kişisel özelliklerin analizi yer almaktaydı.

Türkiye’ye satış yapmamaları nedeniyle ABD’ye bir seyahatinde kit sipariş eden bir arkadaşım, sürecin basitliğini, bir tüp içerisine tükürük örneği verip postaladığını, yaklaşık bir ay içinde sonuçlarının bildirildiğini anlattı. Kendisi hakkında hiçbir bilgi vermemesine rağmen, genetik verilerine göre, birçok özelliğini doğru tespit ettiğini aktaran arkadaşım, az sayıda hatalı tahmin olsa da genel doğruluk oranının bu alanı daha yakından takip etmesine neden olduğunu belirtti. Aylık abonelik sistemi kapsamında; doktor görüşmeleri, laboratuvar testleri gibi ek hizmetler sunulduğunu, aboneliğinin devamı nedeniyle yeni gen-hastalık ilişkileri keşfedildikçe  güncellenmiş raporlar gönderildiğini de ekledi.

Ancak bu şirketin yaşadıkları, tüketici genetiği alanındaki riskleri de anlatıyor. Şöyle ki, 2023 yılında yaşanan büyük veri ihlali sonucunda yaklaşık 7 milyon kullanıcının genetik verilerinin ele geçirilmesi üzerine açılan toplu davada 30 milyon dolarlık uzlaşmaya varıldı ve şirket Mart 2025’te iflas başvurusunda bulundu. İflas sürecinde 15 milyon kullanıcının genetik verilerinin potansiyel alıcılara satılma ihtimalinin oluşturduğu ciddi endişe sonucunda; Kaliforniya, Kuzey Karolina, Maryland ve Connecticut Başsavcıları kullanıcılara verilerini silmelerini önerdi, yaklaşık 2 milyon kişi de hesabını sildirdi. 25 ABD eyaleti, verilerin satışını durdurmak için mahkemeye başvurdu. Haziran 2025’te mahkeme, şirketin kurucu ortağının kurduğu kâr amacı gütmeyen kuruluşa satıldı. Tüm bunlar, üçüncü taraflara veri transferi riskini kısmen azaltmış olsa da, bazı eyaletlerde satışa itirazlar sürdürmektedir.

Bir başka örneği ise Avrupa’dan vereceğim. 2016 yılında kurulan Avrupa’nın en büyük doğrudan kişiye yönelik genetik test şirketi, 100’den fazla ülkede hizmet vermektedir ve 700.000’den fazla genetik belirteci analiz etmektedir. Bir tükürük kiti ile 7 farklı rapor sunabilmesi (sağlık, farmakogenetik, nutrigenetik, spor, cilt bakımı, kişilik özellikleri ve soy ağacı) dikkat çekici bir genişlik sağlamaktadır.

Tüm laboratuvar işlem ve süreçleri, Avrupa’da GDPR kapsamında yürüten bu şirket, müşteri verilerini üçüncü taraflara satmadığını açıkça beyan etmektedir. GDPR, dijital verileri amacına uygun şekilde kullanmak ve daha sonrasında silmek için Avrupa Birliği tarafından getirilen Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR– General Data Protection Regulation) olarak bilinen bir düzenlenmedir.

Özellikle son on yılda, dünyada genetik yatkınlık testlerinin maliyeti, son on yılda önemli ölçüde düşmekte ve dolayısıyla ulaşılabilirliği de artmaktadır. Bu eğilim, Türkiye’de de yerli girişimlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır.

Bu bağlamda üçüncü ve son örneği, bir Türk Şirketi olarak vereceğim. Şirket, İstanbul’da bir üniversite teknoloji merkezi çatısı altında  faaliyet gösteriyor ve bir teknoloji şirketi ile işbirliği kapsamında hizmet sunuyor. Dünya deneyimi dışında, poligenik risk skoru (PRS) algoritmalarını nüfusa göre oluşabilecek yanlılığa (bias) karşı da düzenlenmiş. Yani, Avrupa ülkeleri nüfusuna dayalı GWAS (Genome-Wide Association Studies) verilerinden türetilen mevcut PRS modellerinin, Türkiye’den olan bireylerde yanlı sonuçlar üretmesine ilişkin düzeltmeler yapıyor. Bu durum, Türkiye’deki kullanıcılar için daha güvenilir bir risk değerlendirmesi anlamına geliyor. Ve ayrıca, verdiği hizmet kapsamında genetik uzmanı görüşmesi de bulunuyor. Böylelikle, sayfalarca rapor okumak yerine birebir görüşme ile tartışma şansı sağlanmış olabiliyor.

Sağlıklı Yaşam İçin

Bu yıl 19 Ocak’ta yazdığım, “Sağlığın Önüne Geçmek başlıklı yazımdan bir bölümü, bu bağlamda tekrar değerlendirmelerinize sunmak isterim. Ortalama Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl başlıklı bu bölümde; TÜİK verileriyle, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresini 2021-2023 döneminde 77,3 yıl iken 2022-2024 döneminde 78,1 yıl olarak duyurduğundan söz etmiştim (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081). Bu verilere göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi; erkekler için 75,5 yıl, kadınlarda 80,7 yıl olmaktadır. Yaşa göre ortalama kalan yaşam süresi 15 yaşında 64,3 yıl, 30 yaşında 49,9 yıl, 50 yaşında 30,9 yıl, 65 yaşında ise 18 yıldır.

Belirli yaşta günlük yaşamı sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşanması beklenen yıl sayısı şeklinde tanımlanan sağlıklı yaşam süresi, TÜİK kayıtlarında doğuşta ortalama 57,6 yıl olarak yer almaktadır. Yani, Türkiye’de 65 yaşındaki bir kişinin kalan yaşam süresi düşünüldüğünde, 65 yaşında ortalama 25,4 yıl sağlıklı olmayan süre olarak geçebilecektir.”

Aynı yazımın bir başka bölümünde, Prof. Adil MARDİNOĞLU ve ekibinin Alzheimer ile ilgili bir çalışmasında (The Longevity Opportunity: AI Meets Big Biological Data, https://www.linkedin.com/posts/adil-mardinoglu-4136158_longevity-ai-systemsbiology-activity-7397368272804810752-Yjy8); gelişmiş yapay zeka ve sistem biyolojisi yaklaşımı entegrasyonuyla, altında yatan moleküler mekanizmaların ortaya çıkarılabildiğini ve birleştirilmiş metabolik aktivatörlere dayalı etkili bir tedavi stratejisi geliştirilebildiğinden söz etmiştim. Hatta, aynı çalışmanın, önümüzdeki beş yıl içinde, Alzheimer hastalığının yönetimi ve tedavi optimizasyonunda atılımlar olacağını ve daha uzun dönemde, geliştirilmiş verilerle donanmış olarak, “bireyleri biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzı ve terapötik müdahalelere yönlendirebilecek kapsamlı önleyici platformlar” öngörüldüğünü ifade ettiğini yazmıştım.

Önümüzdeki sadece beş veya on yılda bile, sağlık hizmetleri bugünkünden çok daha farklı hale gelecek. Tekrar tekrar vurgulayarak bitirmek istiyorum ki, sigortacılık da sağlık hizmetlerindeki bu farktan fazlasıyla etkilenecek. Tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler yaşanacak. Özel sağlık sigortaları gibi, kamu sağlık sigortaları da etkileyecek bu sürece hazırlıklı olmalıyız. Konvansiyonel uygulamalara devam edilsin ama bu tür yenilikçi yaklaşımlardan da uzak durulmasın. Örneğin, hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında, kamu ve özel sağlık sigortaları birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin biyolojilerine uyarlanmış yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleleri bireysel bazı teşviklerle sigorta kapsamına alabilmeliler.

Sosyal Korumanın Geleceği ve Sigortacılık

Sosyal Korumanın Geleceği ve Sigortacılık

Nüfus yaşlandıkça, sosyal korumanın önemi artıyor. Bu yüzden, ülkemize benzer şartlardaki ülkelerin, bir yandan yaşlanan diğer yandan da sağlıklı yaşlanma çabaları artan dünyadan alacağı pek çok örnek olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alt başlıklar, kamu kadar tamamlayıcı bir çok boyutu ile özel sigortaları da ilgilendiriyor.

Sağlıklı yaşam ile ilgili konuyu aktarmaya başladığımda, bu raporu paylaşmak istediğim için özellikle beklettim. Çünkü rapor, Kasım 2024 tarihinde yayınlanmıştı. OECD, Megatrends and the Future of Social Protection (Megatrendler ve Sosyal Korumanın Geleceğı̇) adlı rapor ile konuya ilişkin bir çok değişim faktörünün incelendiği görülecektir.

Rapor’da, sosyal koruma sistemlerini etkileyen sosyodemografik, ekonomik, teknolojik, çevresel gibi değişim faktörleri değerlendirilerek mevcut ve olası etkileri öngörülmüş ve aktarılmış (https://www.oecd.org/en/publications/megatrends-and-the-future-of-social-protection_6c9202e8-en.html).

Nüfus yaşlandıkça, sosyal korumanın önemi artıyor. Bu yüzden, ülkemize benzer şartlardaki ülkelerin, bir yandan yaşlanan diğer yandan da sağlıklı yaşlanma çabaları artan dünyadan alacağı pek çok örnek olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alt başlıklar, kamu kadar tamamlayıcı bir çok boyutu ile özel sigortaları da ilgilendiriyor. Hatta, sadece sağlık sigortacılığını değil sosyal yardımlar ve sosyal güvenliğin bütününü de ilgilendiriyor. Özellikle, bizden önce yaşlanan ülkelerin deneyimlerini iyi değerlendirmek gerekiyor.

Yaşlanan nüfus sonucu değişen işgücü ve iklim, bizleri henüz çok etkilememiş gibi gözükse bile, OECD ülkeleri etkilenmiş durumda. İşte onun için, “mega trend” olarak tanımlanan bu eğilimler, başta sosyal koruma sistemleri olmak üzere, nasıl zorluklara yol açıyor? Bunların, sosyal koruma paketlerine, içeriklerine ve finansman kaynaklarına etkileri için yapılanlar ve yapılması gerekenler nelerdir? Tüm bu soruları düşünerek, bu raporu okumakta yarar olacak.

Rapor’da vurgulanan önemsediğim bazı tespitleri sıralamak istiyorum;

  • Bir yandan doğum oranları düşüyor, diğer yandan yaşam beklentisi artıyor. Örneğin, doğurganlık oranı 1960 yılında ortalama 3,3 iken 62 yıl sonra 2022 yılında yarısının bile altına düşmüş duruma ulaşıyor.
  • 65 yaş üstü nüfus artarken, üreten nüfus azaldığından, emeklilik, sağlık ve bakım harcamaları artışı yaygınlaşıyor.
  • Ülkeler de emeklilik yaşını yükselten müdahaleler yapılmaya başlanıyor.
  • OECD ülkeleri kadınlarının iş gücüne katılım oranı, 1995-2022 arasında yüzde 8 oranında yükseliyor (yüzde 58’den yüzde 66’ya).
  • Aynı yıllarda, erkeklerin yarı zamanlı çalışma oranı yüzde 1 (yüzde 6’dan yüzde 7’ye) artıyor. Örnek olarak, bu oran; Hollanda’da yüzde 8, Finlandiya’da yüzde 7, Almanya ve Avusturya’da yüzde 6 olarak gerçekleşiyor.
  • Artan iş gücü katılımı kadınlarda iş gücü açığını hafifletiyor ve sosyal koruma haklarını iyileştiriyor, ancak erkeklerde ters etki yaptığından; toplam iş gücü arzının azalmasına ve finansal sürdürülebilirlik yönünden emeklilik sistemlerinin olumsuz etkilenmesine yol açabileceği söyleniyor.
  • Dolayısıyla yaşlanan nüfusun, sosyal koruma sistemlerini hem katkı hem de harcama açısından zorlayabilecek sonuçlar doğurabileceği düşünülüyor.
  • Kendi hesabına çalışma oranları, OECD ülkeleri genelinde yetmiş beş yıldır düşüyor. Bu nedenle oluşan gelir kaybı, yardımlarla telafi edilmek zorunda kalınıyor.
  • Çalışanlara katkı ve yan haklar istihdam biçimleri arasında yer aldıkça, işverenlerin daha az sosyal koruma hakkına sahip çalışma düzenlemelerini seçerek işgücü maliyetlerini düşürme eğiliminin önlenmesine de destek olabileceği vurgulanıyor.
  • Teknolojideki ilerlemeler, rutin görevlerin otomasyonuyla ilgiliyken, yapay zeka gelişmeleri, rutin olmayan bilişsel görevlerin de otomatikleştirilebileceği gerçeğini gündeme getirdiği ifade ediliyor. Bu durumun ise, geçmiş süreçlerin aksine yüksek beceri gerektiren çalışanları da olumsuz etkileyebileceği düşünülüyor.
  • Üretken yapay zeka ile, aynı meslekte performans farklılıkları oluşturabileceği ve ücret eşitsizliğini azaltabileceği yönünde gelişmeler olduğu belirtiliyor. Hatta, bu yüzden düşük performans gösterenlerin yapay zeka kullanımından daha fazla kazanç sağlayacağı ifade ediliyor. Yapay zeka tabanlı tahminleme araçlarına uyum sağlayamayan bazı hisse senedi analistlerinin mesleği bırakabileceği örnekleniyor.
  • Düşük gelirli hanelerin, gelirlerinden fazlasını harcayabildikleri için iklim değişikliğinin getirebileceği bazı tüketim vergilerinden daha fazla etkilebilecekleri öngörülmektedir. Bu tür vergi gelirlerinin düşük ve yüksek gelirli haneler arasında yeniden dağıtılması ile gelir dağılımının en altındaki haneleri daha iyi duruma getireceği düşünülmektedir.
  • OECD ülkelerinde çoğunluğun iklim değişikliğinden endişe duyduğu aktarılmaktadır. Kısa dönemde, net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda karbon fiyatlarında gerçekleşecek artış, düşük fiyatlara sahip ülkelerde yaklaşık yüzde 500’ü bulan hane halkı bütçesine artış getirebilecek olarak öngörülmektedir.

Ekonominin genel kuralı gibi kaynakların sınırlı ihtiyaçların sınırsızlığı dikkate alındığında; önce eğilimlere ve beklentilere cevap veren bir sistem kurmak, daha sonrasında da onu sürdürülebilir finansman önemli olarak niteleniyor.

OECD Raporu’nu okuyanlar, eminim kamunun üstleneceği tasarım ve koordinasyon sorumluluğunu da düşünmüşlerdir. Gerçekten de, içinde sağlık sigortacılığının olduğu sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ve sağlık sigortacılığı ile sosyal yardım politikalarında uygun stratejileri şimdiden planlamasında, uygulamaya başlamasında ve sonuçlarını izleyip değerlendirerek gerekiyorsa güncellemesinde çok büyük yarar olacaktır.

Bu yararın bir boyutu da, özel sigortacılığın rasyonel ölçülerde tamamlayıcı rolünün tanımlamasında yatmaktadır. Hızlı yaşlanan, “demografik fırsat penceresinin” neredeyse kapanmakta olduğu gerçeğini hiç unutmadan, strateji üretme sorumluluğumuz için zaman hızla akıp gitmektedir. Sağlıklı yaşlanma ile birlikte sosyal koruma yaklaşımını dikkate almak için geç kalınmamalıdır.

Önceki yıllarda yaşlanarak demografik değişimi yaşamış ülke deneyimlerini değerlendirerek ülkemize ait özgün modeller kurgulandığında “mega trend” olarak tanımlanan eğilimlerin, sosyal koruma sistemlerinde oluşturabileceği zorluklarla baş etme daha kolaylaşmış olacaktır. Böylece, bir yandan sosyal koruma paketlerinin sürdürülebilirliğine yönelik güven artarken, diğer yandan kamusal karar vericilerin bu politikaları içselleştirmesindeki  tutarlıkları uzun dönemde güçlenecektir.