Yaşam Bilimleri Eğilimleri ve Sağlık Sigortacılığına Olası Etkileri

Yaşam Bilimleri Eğilimleri ve Sağlık Sigortacılığına Olası Etkileri

Sağlık hizmet sunumu ve sağlık finansmanı özellikle de sağlık sigortacılığı bugünkünden farklılaşacak. Tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler oluşacak. Hem özel sağlık sigortaları hem de kamu sağlık sigortalarını bekleyen bu sürece hazırlıklı olunmalıdır. Hatta hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında da kamu ve özel sağlık sigortalarıyla birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin sağlıklı yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleler ve bazı teşvikler bu kapsamda değerlendirilmelidir.

2026 Davos Zirvesi, 19-23 Ocak 2026 tarihleri arasında İsviçre Davos’ta gerçekleşti (https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2026/). Bu yıl, 56. kez düzenlenen toplantının teması, “Diyalog Ruhu” olarak ilan edildi.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da küresel ekonomik ve politik liderleri bir araya getiren Dünya Ekonomik Forumu; “küresel sağlık sektörü nasıl değişiyor ve sektör liderleri bundan sonra ne yapmalı” başlığında tartışmalara sahne oldu. Bu tartışmalar, temada belirtildiği gibi, “Diyalog Ruhu” ile çok muhtemeldir ki, sağlık sigortacılığına yansıyarak ilerleyecektir.

Yaşam Bilimleri, Davos 2026

Bilindiği gibi, yaşam bilimleri sadece kendisini geliştirmiyor. Rekabet içinde teknolojilerin yarıştığı, hatta o an itibarıyla gelinen noktada, süreç ve kuralların bile yeniden oluşturulduğu bir etkileşim zemini içinde gelişiyor. Zaman zaman eğilimler, tek başına hareket edebiliyor ama çoğunlukla birbirlerini güçlendiriyor ve birden fazla sektörü de şekillendiriyor. Bu etkileşimlerin kesiştiği noktalar; ticaret ve politika, inovasyon, operasyonlar ve rekabet olarak tanımlanmış durumda.

Davos toplantılarında, bu noktaların, gelecek yıllarda yaşam bilimleri liderlerini beklenenden fazla zorlayabileceği belirtiliyor. Ticaret ve politika başlığı altında hükümetlerin sağlığı, enerji veya savunma gibi gördüğü vurgulanıyor. Bu bağlamda, rekabet ve jeopolitik dayanıklılıkta belirleyici unsur olarak değerlendirdikleri ifade ediliyor. Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yerli üretim, stratejik stok ve yerel araştırma geliştirme teşvikleriyle büyük yatırımlar yaptığı örnekleniyor.

Sağlık Yöneticilerinin Yeni Müzakere Alanları 

Sağlıkla ilgili yöneticilerin, tıpkı jeopolitik müzakereciler gibi davranarak öncelikli konulara odaklandıklarına dikkat çekiliyor. Öncelikli konular arasında, hükümetlerle; fiyatlandırma, üretimi hızlandırma denemeleri, yerel üretim zorunlulukları, alım ve tedarik garantisi gibi alanlarda doğrudan müzakere ettikleri sıralanıyor.

Böylelikle, dönüştürücü yeni keşiflerin nerede bulunacağı değil, kişiler ve hastalara nerede ulaşacağına yönelindiği aktarılıyor. Sağlıkta da böyle bir yeni yapılanmanın, hükümetler ile sektör yönetici ve liderlerini; ülkelere özgü yatırım modelleri oluşturma ve politika esneklikleri geliştirme gibi stratejilerde entegrasyona odakladığına dikkat çekiliyor.

Konu, Davos’da tartışılan stratejilere gelmişken, geçtiğimiz ay yayınlanan sektör liderlerinin geleceğe odaklanan iş birliği, yenilik ve eylemlerini dönüştürme konusundaki bir makaleden kısa da olsa bazı alıntılar yapmam gerektiğini düşündüm.

Makale tartışma başlıkları ve detaylarını önümüzdeki hafta aktaracağım. Makale başlığı ve içeriği çok ilgi çekici; “Sonsuz Sağlık Hizmetleri: Değeri Ne Kadar?”
(https://a16z.com/infinite-healthcare-whats-it-worth/)

Sınırsız Talep Artan Kullanım

Makale, sağlık alanında kullanım artışının başarısızlık olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğu cümlesiyle başlıyor. Sağlık hizmet sunumunun, klinisyen maliyeti ve bulunabilirliğiyle sınırlandığı, finansal teşviklerin de bunu düzeltemeyeceği iddia ediliyor. Bu sınırlamanın yapay zekayla ortadan kaldırıldığı belirtiliyor.  Biterken ise, “Dönüştürücü Yeniliğin Önünde Olun” tavsiyesi ile düzenli içgörü ve öngörülerle, değişim zamanlarında organizasyonunuzun gelişmesine yardımcı olacak pratik araçlara odaklanma öneriliyor.

Mevcut durumda; sağlık hizmetlerinin sınırsız sayılabilecek sağlık talebine rağmen artan kullanımından söz edilerek, sağlık harcamalarının “daha fazla bakım = daha pahalı” kısıtlamasına sabitlendiği aktarılıyor.

Oysa, yapay zekanın bu kısıtlamayı ortadan kaldırdığı bol ve düşük marjinal maliyetli bakım ile fırsat oluşturduğu ifade ediliyor. Stratejik sorunun, artan kullanımın sağlık ve ekonomik değerde ne ürettiği olduğu belirtiliyor. Proaktif yapay zeka destekli bakımla, kronik ve yüksek maliyetli toplumlarda yoğunlaşan önlenebilir harcamaların azaltılabileceği vurgulanıyor. Sonuçta da, daha sağlıklı bireylerle, iş gücüne katılımın artacağı, GSYİH’yı ek verimli yıllarla artıracağı paylaşılıyor.

Sonuç olarak, sadece kapasite yerine değer ve toplam üretilen sağlık hizmetini önemsemenin uzun vadeli sonuçlara odaklanmanın ekonomik avantaj ve sağlıklılık başına gelirin de yakalanacağı savunuluyor.

Önümüzdeki hafta, bu makale ile ilgili, çok ilginç bulabileceğinizi sandığım yaklaşımları aktarmaya devam edeceğim.

Başlarken belirtildiği gibi, Dünya Ekonomik Forumu’nda bu yıl; “küresel sağlık sektörü nasıl değişiyor ve sektör liderleri bundan sonra ne yapmalı” tartışmalarında sağlık hizmetleri dönüşümcülükte de gündem olmuş. Bu bağlamda önümüzdeki yıllarda sağlık sigortacılığı bu farklılaşmaya şimdikinden daha fazla ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranını yakından takip ederek düşürmeye ve geçtiğimiz hafta yazdığım gibi teknik verimliliğini artırmaya odaklanan sigorta şirketleri, ürün zenginleştirme yoluna gidecekler. Hep gündemde tutmaya çalıştığım gibi, göreceksiniz, genç yaşta sigortalılarını biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzına yönlendirebilecekler.  önleyici müdahalelerle takip edecekler. Mevzuat boyutunda bile, buna yönelik genel şartlar değişikliklerini talep edecekler.

Kamu sağlık sigortacılığında artan duyarlılık, bu mevzuat değişikliklerini hızlandıracak, yapılacak etki değerlendirmeleriyle en uygun stratejilerin planlamasından uygulanmasına, sonuçların izlenip değerlendirilmesine ve güncellemesine kadar ardışık bir çok adım birbirini tetikleyebilecektir.

Böylelikle, rasyonel ölçülerde işleyecek özel sigortacılığının tamamlayıcı rolü de aynı rasyonellikte tanımlanabilecektir.

Görüldüğü gibi, sağlık hizmet sunumu ve sağlık finansmanı özellikle de sağlık sigortacılığı bugünkünden farklılaşacak. Geçenlerde de aktarmıştım; tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler oluşacak. Hem özel sağlık sigortaları hem de kamu sağlık sigortalarını bekleyen bu sürece hazırlıklı olunmalıdır. Hatta, hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında da kamu ve özel sağlık sigortalarıyla birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin sağlıklı yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleler ve bazı teşvikler bu kapsamda değerlendirilmelidir.

“Demografik fırsat penceresi” artık kapanmaktayken sağlıklı yaşlanmayı hedef alan sağlık ve sigorta yöneticileri, tıpkı Davos toplantılarında sözü edilen jeopolitik müzakereciler gibi, belirleyecekleri öncelikli alanlarda doğrudan müzakere edebileceklerdir.

Bu yazıya hazırlanırken, akademisyen bir arkadaşımın literatür tarayarak ulaştığı ve kendi sosyal medyasında paylaştığı, şu sözlerle noktalamamın daha doğru olacağına karar verdim;

Aynı hatayı tekrar eden insan, genelde bilgisiz olduğu için değil, yanılabileceğini kabul edemediği için hata yaparmış. Zihin çoğu zaman gerçeği aramadan, kendini korumak adına özgüvenine sarılabiliyor. Günümüzde bunun dozu biraz daha yükseldi maalesef…

Bu yüzden en zor dile gelen cümle şudur: “Yanılıyor olabilirim.”

Oysa doğru karar… Daha çok bilmekten değil, durup gerçekten düşünebilmekten doğar.”

Sağlık Sigortacılığında Genetik Testler

Sağlık Sigortacılığında Genetik Testler

Yılbaşından bugüne yazdığım son yazılarda hep sağlıklı yaşama konusuna değindim. Bu hafta da, koruyucu sağlık hizmetleri bağlamında, sağlıklı yaşama ve tarama programları içindeki genetik testlerin yeri ile bunların sağlık sigortacılığındaki risk değerlendirmesine etkileri konusunda önemli bulduğum bazı başlıkları paylaşmak istiyorum.

Tarama testleri; sadece bulaşıcı hastalıkları değil, bulaşıcı olmayan hastalıkları (kronik hastalıklar) hatta kişinin sağlık risklerini ortaya koyan genetik testler ile, yapıldığı toplumun fotoğrafını çekme sonucunu da doğurur. Çekilen bu fotoğraflar, tıpkı sosyal medyada paylaşılanlar benzeri, sağlık sektörünün ilgili paydaşlarıyla, mahremiyet özelliğine uyulması şartıyla yani anonimleştirilerek, ulusal bazda ortak bir veri tabanında paylaşılabilir. Veri paylaşımdan, özellikle de mülkiyetinden bağımsız risk değerlendirmesi yapan sigorta kurumları koruyucu sağlık hizmetleri açısından en üst düzeyde yararlanmanın yollarını zorlamalıdır.

Riskler

Genetik tarama testleri özelinde, bazı yaşanmış olaylardan yola çıkıp dünya ve ülkemize ilişkin deneyim aktarımında bulunarak başlayacağım.  Deneyimlerin bir kısmı, bu bilgileri aktaran bir arkadaşımın yaşadıklarını da içeriyor.

2006 yılında ABD kurulan, FDA onaylı sağlık raporları sunan genetik şirketlerinden biri olan şirket, dünyada doğrudan kullanıcısına genetik test hizmeti sunan, en eski ve en büyük şirketlerden biriydi. Sunduğu hizmetler arasında; Tip 2 Diyabet, Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklar için poligenik risk değerlendirme raporlamaları, kistik fibrozis, orak hücre anemisi gibi tek gen hastalıklarında taşıyıcılık durumu tespiti, farmakogenetik bilgiler ve saç rengi, tat algısı, kafein metabolizması gibi kişisel özelliklerin analizi yer almaktaydı.

Türkiye’ye satış yapmamaları nedeniyle ABD’ye bir seyahatinde kit sipariş eden bir arkadaşım, sürecin basitliğini, bir tüp içerisine tükürük örneği verip postaladığını, yaklaşık bir ay içinde sonuçlarının bildirildiğini anlattı. Kendisi hakkında hiçbir bilgi vermemesine rağmen, genetik verilerine göre, birçok özelliğini doğru tespit ettiğini aktaran arkadaşım, az sayıda hatalı tahmin olsa da genel doğruluk oranının bu alanı daha yakından takip etmesine neden olduğunu belirtti. Aylık abonelik sistemi kapsamında; doktor görüşmeleri, laboratuvar testleri gibi ek hizmetler sunulduğunu, aboneliğinin devamı nedeniyle yeni gen-hastalık ilişkileri keşfedildikçe  güncellenmiş raporlar gönderildiğini de ekledi.

Ancak bu şirketin yaşadıkları, tüketici genetiği alanındaki riskleri de anlatıyor. Şöyle ki, 2023 yılında yaşanan büyük veri ihlali sonucunda yaklaşık 7 milyon kullanıcının genetik verilerinin ele geçirilmesi üzerine açılan toplu davada 30 milyon dolarlık uzlaşmaya varıldı ve şirket Mart 2025’te iflas başvurusunda bulundu. İflas sürecinde 15 milyon kullanıcının genetik verilerinin potansiyel alıcılara satılma ihtimalinin oluşturduğu ciddi endişe sonucunda; Kaliforniya, Kuzey Karolina, Maryland ve Connecticut Başsavcıları kullanıcılara verilerini silmelerini önerdi, yaklaşık 2 milyon kişi de hesabını sildirdi. 25 ABD eyaleti, verilerin satışını durdurmak için mahkemeye başvurdu. Haziran 2025’te mahkeme, şirketin kurucu ortağının kurduğu kâr amacı gütmeyen kuruluşa satıldı. Tüm bunlar, üçüncü taraflara veri transferi riskini kısmen azaltmış olsa da, bazı eyaletlerde satışa itirazlar sürdürmektedir.

Bir başka örneği ise Avrupa’dan vereceğim. 2016 yılında kurulan Avrupa’nın en büyük doğrudan kişiye yönelik genetik test şirketi, 100’den fazla ülkede hizmet vermektedir ve 700.000’den fazla genetik belirteci analiz etmektedir. Bir tükürük kiti ile 7 farklı rapor sunabilmesi (sağlık, farmakogenetik, nutrigenetik, spor, cilt bakımı, kişilik özellikleri ve soy ağacı) dikkat çekici bir genişlik sağlamaktadır.

Tüm laboratuvar işlem ve süreçleri, Avrupa’da GDPR kapsamında yürüten bu şirket, müşteri verilerini üçüncü taraflara satmadığını açıkça beyan etmektedir. GDPR, dijital verileri amacına uygun şekilde kullanmak ve daha sonrasında silmek için Avrupa Birliği tarafından getirilen Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR– General Data Protection Regulation) olarak bilinen bir düzenlenmedir.

Özellikle son on yılda, dünyada genetik yatkınlık testlerinin maliyeti, son on yılda önemli ölçüde düşmekte ve dolayısıyla ulaşılabilirliği de artmaktadır. Bu eğilim, Türkiye’de de yerli girişimlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır.

Bu bağlamda üçüncü ve son örneği, bir Türk Şirketi olarak vereceğim. Şirket, İstanbul’da bir üniversite teknoloji merkezi çatısı altında  faaliyet gösteriyor ve bir teknoloji şirketi ile işbirliği kapsamında hizmet sunuyor. Dünya deneyimi dışında, poligenik risk skoru (PRS) algoritmalarını nüfusa göre oluşabilecek yanlılığa (bias) karşı da düzenlenmiş. Yani, Avrupa ülkeleri nüfusuna dayalı GWAS (Genome-Wide Association Studies) verilerinden türetilen mevcut PRS modellerinin, Türkiye’den olan bireylerde yanlı sonuçlar üretmesine ilişkin düzeltmeler yapıyor. Bu durum, Türkiye’deki kullanıcılar için daha güvenilir bir risk değerlendirmesi anlamına geliyor. Ve ayrıca, verdiği hizmet kapsamında genetik uzmanı görüşmesi de bulunuyor. Böylelikle, sayfalarca rapor okumak yerine birebir görüşme ile tartışma şansı sağlanmış olabiliyor.

Sağlıklı Yaşam İçin

Bu yıl 19 Ocak’ta yazdığım, “Sağlığın Önüne Geçmek başlıklı yazımdan bir bölümü, bu bağlamda tekrar değerlendirmelerinize sunmak isterim. Ortalama Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl başlıklı bu bölümde; TÜİK verileriyle, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresini 2021-2023 döneminde 77,3 yıl iken 2022-2024 döneminde 78,1 yıl olarak duyurduğundan söz etmiştim (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081). Bu verilere göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi; erkekler için 75,5 yıl, kadınlarda 80,7 yıl olmaktadır. Yaşa göre ortalama kalan yaşam süresi 15 yaşında 64,3 yıl, 30 yaşında 49,9 yıl, 50 yaşında 30,9 yıl, 65 yaşında ise 18 yıldır.

Belirli yaşta günlük yaşamı sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşanması beklenen yıl sayısı şeklinde tanımlanan sağlıklı yaşam süresi, TÜİK kayıtlarında doğuşta ortalama 57,6 yıl olarak yer almaktadır. Yani, Türkiye’de 65 yaşındaki bir kişinin kalan yaşam süresi düşünüldüğünde, 65 yaşında ortalama 25,4 yıl sağlıklı olmayan süre olarak geçebilecektir.”

Aynı yazımın bir başka bölümünde, Prof. Adil MARDİNOĞLU ve ekibinin Alzheimer ile ilgili bir çalışmasında (The Longevity Opportunity: AI Meets Big Biological Data, https://www.linkedin.com/posts/adil-mardinoglu-4136158_longevity-ai-systemsbiology-activity-7397368272804810752-Yjy8); gelişmiş yapay zeka ve sistem biyolojisi yaklaşımı entegrasyonuyla, altında yatan moleküler mekanizmaların ortaya çıkarılabildiğini ve birleştirilmiş metabolik aktivatörlere dayalı etkili bir tedavi stratejisi geliştirilebildiğinden söz etmiştim. Hatta, aynı çalışmanın, önümüzdeki beş yıl içinde, Alzheimer hastalığının yönetimi ve tedavi optimizasyonunda atılımlar olacağını ve daha uzun dönemde, geliştirilmiş verilerle donanmış olarak, “bireyleri biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzı ve terapötik müdahalelere yönlendirebilecek kapsamlı önleyici platformlar” öngörüldüğünü ifade ettiğini yazmıştım.

Önümüzdeki sadece beş veya on yılda bile, sağlık hizmetleri bugünkünden çok daha farklı hale gelecek. Tekrar tekrar vurgulayarak bitirmek istiyorum ki, sigortacılık da sağlık hizmetlerindeki bu farktan fazlasıyla etkilenecek. Tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler yaşanacak. Özel sağlık sigortaları gibi, kamu sağlık sigortaları da etkileyecek bu sürece hazırlıklı olmalıyız. Konvansiyonel uygulamalara devam edilsin ama bu tür yenilikçi yaklaşımlardan da uzak durulmasın. Örneğin, hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında, kamu ve özel sağlık sigortaları birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin biyolojilerine uyarlanmış yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleleri bireysel bazı teşviklerle sigorta kapsamına alabilmeliler.

Sosyal Korumanın Geleceği ve Sigortacılık

Sosyal Korumanın Geleceği ve Sigortacılık

Nüfus yaşlandıkça, sosyal korumanın önemi artıyor. Bu yüzden, ülkemize benzer şartlardaki ülkelerin, bir yandan yaşlanan diğer yandan da sağlıklı yaşlanma çabaları artan dünyadan alacağı pek çok örnek olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alt başlıklar, kamu kadar tamamlayıcı bir çok boyutu ile özel sigortaları da ilgilendiriyor.

Sağlıklı yaşam ile ilgili konuyu aktarmaya başladığımda, bu raporu paylaşmak istediğim için özellikle beklettim. Çünkü rapor, Kasım 2024 tarihinde yayınlanmıştı. OECD, Megatrends and the Future of Social Protection (Megatrendler ve Sosyal Korumanın Geleceğı̇) adlı rapor ile konuya ilişkin bir çok değişim faktörünün incelendiği görülecektir.

Rapor’da, sosyal koruma sistemlerini etkileyen sosyodemografik, ekonomik, teknolojik, çevresel gibi değişim faktörleri değerlendirilerek mevcut ve olası etkileri öngörülmüş ve aktarılmış (https://www.oecd.org/en/publications/megatrends-and-the-future-of-social-protection_6c9202e8-en.html).

Nüfus yaşlandıkça, sosyal korumanın önemi artıyor. Bu yüzden, ülkemize benzer şartlardaki ülkelerin, bir yandan yaşlanan diğer yandan da sağlıklı yaşlanma çabaları artan dünyadan alacağı pek çok örnek olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alt başlıklar, kamu kadar tamamlayıcı bir çok boyutu ile özel sigortaları da ilgilendiriyor. Hatta, sadece sağlık sigortacılığını değil sosyal yardımlar ve sosyal güvenliğin bütününü de ilgilendiriyor. Özellikle, bizden önce yaşlanan ülkelerin deneyimlerini iyi değerlendirmek gerekiyor.

Yaşlanan nüfus sonucu değişen işgücü ve iklim, bizleri henüz çok etkilememiş gibi gözükse bile, OECD ülkeleri etkilenmiş durumda. İşte onun için, “mega trend” olarak tanımlanan bu eğilimler, başta sosyal koruma sistemleri olmak üzere, nasıl zorluklara yol açıyor? Bunların, sosyal koruma paketlerine, içeriklerine ve finansman kaynaklarına etkileri için yapılanlar ve yapılması gerekenler nelerdir? Tüm bu soruları düşünerek, bu raporu okumakta yarar olacak.

Rapor’da vurgulanan önemsediğim bazı tespitleri sıralamak istiyorum;

  • Bir yandan doğum oranları düşüyor, diğer yandan yaşam beklentisi artıyor. Örneğin, doğurganlık oranı 1960 yılında ortalama 3,3 iken 62 yıl sonra 2022 yılında yarısının bile altına düşmüş duruma ulaşıyor.
  • 65 yaş üstü nüfus artarken, üreten nüfus azaldığından, emeklilik, sağlık ve bakım harcamaları artışı yaygınlaşıyor.
  • Ülkeler de emeklilik yaşını yükselten müdahaleler yapılmaya başlanıyor.
  • OECD ülkeleri kadınlarının iş gücüne katılım oranı, 1995-2022 arasında yüzde 8 oranında yükseliyor (yüzde 58’den yüzde 66’ya).
  • Aynı yıllarda, erkeklerin yarı zamanlı çalışma oranı yüzde 1 (yüzde 6’dan yüzde 7’ye) artıyor. Örnek olarak, bu oran; Hollanda’da yüzde 8, Finlandiya’da yüzde 7, Almanya ve Avusturya’da yüzde 6 olarak gerçekleşiyor.
  • Artan iş gücü katılımı kadınlarda iş gücü açığını hafifletiyor ve sosyal koruma haklarını iyileştiriyor, ancak erkeklerde ters etki yaptığından; toplam iş gücü arzının azalmasına ve finansal sürdürülebilirlik yönünden emeklilik sistemlerinin olumsuz etkilenmesine yol açabileceği söyleniyor.
  • Dolayısıyla yaşlanan nüfusun, sosyal koruma sistemlerini hem katkı hem de harcama açısından zorlayabilecek sonuçlar doğurabileceği düşünülüyor.
  • Kendi hesabına çalışma oranları, OECD ülkeleri genelinde yetmiş beş yıldır düşüyor. Bu nedenle oluşan gelir kaybı, yardımlarla telafi edilmek zorunda kalınıyor.
  • Çalışanlara katkı ve yan haklar istihdam biçimleri arasında yer aldıkça, işverenlerin daha az sosyal koruma hakkına sahip çalışma düzenlemelerini seçerek işgücü maliyetlerini düşürme eğiliminin önlenmesine de destek olabileceği vurgulanıyor.
  • Teknolojideki ilerlemeler, rutin görevlerin otomasyonuyla ilgiliyken, yapay zeka gelişmeleri, rutin olmayan bilişsel görevlerin de otomatikleştirilebileceği gerçeğini gündeme getirdiği ifade ediliyor. Bu durumun ise, geçmiş süreçlerin aksine yüksek beceri gerektiren çalışanları da olumsuz etkileyebileceği düşünülüyor.
  • Üretken yapay zeka ile, aynı meslekte performans farklılıkları oluşturabileceği ve ücret eşitsizliğini azaltabileceği yönünde gelişmeler olduğu belirtiliyor. Hatta, bu yüzden düşük performans gösterenlerin yapay zeka kullanımından daha fazla kazanç sağlayacağı ifade ediliyor. Yapay zeka tabanlı tahminleme araçlarına uyum sağlayamayan bazı hisse senedi analistlerinin mesleği bırakabileceği örnekleniyor.
  • Düşük gelirli hanelerin, gelirlerinden fazlasını harcayabildikleri için iklim değişikliğinin getirebileceği bazı tüketim vergilerinden daha fazla etkilebilecekleri öngörülmektedir. Bu tür vergi gelirlerinin düşük ve yüksek gelirli haneler arasında yeniden dağıtılması ile gelir dağılımının en altındaki haneleri daha iyi duruma getireceği düşünülmektedir.
  • OECD ülkelerinde çoğunluğun iklim değişikliğinden endişe duyduğu aktarılmaktadır. Kısa dönemde, net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda karbon fiyatlarında gerçekleşecek artış, düşük fiyatlara sahip ülkelerde yaklaşık yüzde 500’ü bulan hane halkı bütçesine artış getirebilecek olarak öngörülmektedir.

Ekonominin genel kuralı gibi kaynakların sınırlı ihtiyaçların sınırsızlığı dikkate alındığında; önce eğilimlere ve beklentilere cevap veren bir sistem kurmak, daha sonrasında da onu sürdürülebilir finansman önemli olarak niteleniyor.

OECD Raporu’nu okuyanlar, eminim kamunun üstleneceği tasarım ve koordinasyon sorumluluğunu da düşünmüşlerdir. Gerçekten de, içinde sağlık sigortacılığının olduğu sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ve sağlık sigortacılığı ile sosyal yardım politikalarında uygun stratejileri şimdiden planlamasında, uygulamaya başlamasında ve sonuçlarını izleyip değerlendirerek gerekiyorsa güncellemesinde çok büyük yarar olacaktır.

Bu yararın bir boyutu da, özel sigortacılığın rasyonel ölçülerde tamamlayıcı rolünün tanımlamasında yatmaktadır. Hızlı yaşlanan, “demografik fırsat penceresinin” neredeyse kapanmakta olduğu gerçeğini hiç unutmadan, strateji üretme sorumluluğumuz için zaman hızla akıp gitmektedir. Sağlıklı yaşlanma ile birlikte sosyal koruma yaklaşımını dikkate almak için geç kalınmamalıdır.

Önceki yıllarda yaşlanarak demografik değişimi yaşamış ülke deneyimlerini değerlendirerek ülkemize ait özgün modeller kurgulandığında “mega trend” olarak tanımlanan eğilimlerin, sosyal koruma sistemlerinde oluşturabileceği zorluklarla baş etme daha kolaylaşmış olacaktır. Böylece, bir yandan sosyal koruma paketlerinin sürdürülebilirliğine yönelik güven artarken, diğer yandan kamusal karar vericilerin bu politikaları içselleştirmesindeki  tutarlıkları uzun dönemde güçlenecektir.

Sağlığın Önüne Geçmek

Sağlığın Önüne Geçmek

Sağlık hizmetleri önümüzdeki on yılda belki de bugünkünden çok farklı hale gelecek. Sigortacılık da bu farklılaşmaya ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranının yükselme ihtimalini göz önüne alarak bazı tarama testlerini ödeme konusunda bile çekingen davranabilen bazı Sigorta Şirketleri, bırakın tarama testlerini, hastalanma veya yaralanmayı önlemek için ödemeler yapacaklar. Hatta buna yönelik ev düzenlemelerinin ödemesini yapan poliçe örnekleri uygulanmaya başladı bile…

Bu hafta, sağlıklı yaşlanmanın uzun süreli sağlık sigortacılığı ile bağlantısını değerlendirmek istemiştim. Sağlık sigortacılığıyla ilişkisini de kurmak istiyordum. Bir baktım ki, “Uzun Ömür Fırsatı” ile başlayan sosyal medya paylaşımı var.

İşte başlıkta, Sağlığın Önüne Geçmek oradan çıktı. “Longevity” konusunda çalışan uluslararası bir değer, Prof. Adil MARDİNOĞLU’nun “The Longevity Opportunity: AI Meets Big Biological Data”, Uzun Ömür Fırsatı: Yapay Zeka Büyük Biyolojik Veriyle Buluşuyor başlıklı yazısından böyle esinlendim.  

Bağımsız Yaşama ile Yaş Alma

Dünya Sağlık Örgütü, 2021–2030 Sağlıklı Yaş Almada On Yıl Stratejisi’nde dört temel başlığı vurgulamış;

  1. Yaş dostu ortamlar yaratmak,
  2. Bireylerin uzun süre bağımsız yaşamalarını desteklemek,
  3. Uzun dönem bakım sistemlerini güçlendirmek,
  4. Yaşlı bireylere yönelik sağlık sistemlerinin kapasitesini ve dayanıklılığını artırmak.

Baktığınızda, sanki hepsinin birbiriyle ilişkili olduğu, geçtiğimiz haftanın başlığını hatırladığınızı görüyor gibiyim. Gerçekten de, geçen haftanın “Uzun Ömür Tıbbı” başlığıyla ilişkili yukarıda sıralanan 4 kavram, sonuçta hepsi birbirini tamamlayan kavramlar gibi. Nasıl olmasın ki, Dünya Sağlık Örgütü gibi bir kurumun, dünyanın sağlık gündemini yakalayan ortak akıl ile belirlenmiş vurgusu…

Ortalama Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl

TÜİK, yeni doğmuş bir bireyin mevcut ölümlülük risklerine maruz kalması durumunda yaşaması beklenen ortalama yıl sayısı olarak ifade edilen Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresini 2021-2023 döneminde 77,3 yıl iken 2022-2024 döneminde 78,1 yıl olarak duyurdu (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081).

Bu verilere göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi; erkekler için 75,5 yıl, kadınlarda 80,7 yıl olmaktadır. Genel olarak kadınlar erkeklerden daha uzun süre yaşamaktadır, erkek ve kadın arasındaki doğuşta beklenen yaşam süresi farkı 5,2 yıldır.

Yaşa göre ortalama kalan yaşam süresi 15 yaşında 64,3 yıl, 30 yaşında 49,9 yıl, 50 yaşında 30,9 yıl, 65 yaşında ise 18 yıl olarak belirlenmiştir.

Belirli yaşta günlük yaşamı sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşaması beklenen yıl sayısı şeklinde tanımlanan sağlıklı yaşam süresi, TÜİK kayıtlarında doğuşta ortalama 57,6 yıl olarak yer almaktadır. Türkiye’de 65 yaşındaki bir kişinin kalan yaşam süresi düşünüldüğünde, 65 yaşında ortalama 25,4 yıl sağlıklı olmayan süre olarak geçebilecektir.

Şimdi gelelim, sağlık sigortacılığı ile uzun ömür arasındaki ilişkinin ekonomik boyutuna…

1 Dolar Yatırıma 3–7 Dolar Getiri

İşte tam bu noktada, geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi, Sağlık Yönetimi’nde Hocaların Hocası Haydar SUR Hoca’nın, yaşlılığın ekonomik boyutu ve oluşturacağı faydalara ilişkin yaklaşımlarını paylaşacağım. Bu yaklaşımlar, 28 Kasım 2025 tarihli HIMMS Eurosia Teknolojik Çözümlerle Sağlıklı Yaşlanma ve Finansmanı (Longevity) adlı panelde sunulmuştur.

Öncelikle, ekonomik olarak neden mantıklı sorusunun cevabını verilmiş, bunlar arasında öne çıkanlar şöyle sıralanmış;

  • Ekonomik boyutun yıllık yüzde 8–12 büyüme potansiyeli getirebileceği,
  • Sağlıklı yaş alma teknolojilerine yapılan her 1 dolar yatırımın 3–7 dolar arasında ekonomik fayda sağlayabileceği,
  • Azalan sağlık harcamaları ile artan bağımsız yaşam imkanı ortaya çıkabileceği,
  • Düşen bakım maliyetlerinin azalan acil servis ve hastane yatış yüküne yol açabileceği,
  • Sağlıklılığın, üretkenlik ve yeni teknoloji yoluyla artan istihdama katkı oluşturabileceği.

Türkiye’de Beklenen Ekonomik Fayda başlığı altında, 2024-2030 arası gereken yıllık yatırım tahmininde;

  • Dijital sağlık uygulamalarına 100–150 milyon dolar,
  • Tele-sağlık sistemlerinin genişletilmesine 70–120 milyon dolar,
  • Giyilebilir cihaz ekosistemlerinin yaygınlaştırılmasına 40–80 milyon dolar,
  • Akıllı yaşlı bakım merkezleri, IoT sensör ağından 150–250 milyon dolar öngörerek

Türkiye’nin sağlıklı yaş alma teknolojileri için yıllık toplam yatırım ihtiyacı olarak 350–600 milyon dolar gerektiğini belirtmiştir.

Bilindiği gibi, sağlıklı yaş alma yaklaşımının tıbbi ve bilimsel temellerini oluşturan bir kavramdır. Yaşam süresini uzatmakla birlikte bu sürenin sağlıklı geçen yıllarını (healthspan) en üst yaşa çıkartmayı hedeflemektedir. Birden fazla disiplini bütüncül bir yaklaşımla gören ama aynı zamanda kişiselleştirilmiş bir alandır.

Daha önce de alıntılar yapmıştım. Geçmiş dönem Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı da yapmış olan Profesör Adil MARDİNOĞLU, Longevity konusunda bir ekiple birlikte çalışmaktadır. Adil MARDİNOĞLU halen King’s College London ve KTH-Royal Institute of Technology’de (İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü)  sistem biyolojisi profesörüdür. Hesaplamalı biyoloji, moleküler biyoloji ve ilaç geliştirme alanında çalışan araştırıcılardan oluşan bir ekibe liderlik etmektedir.

Öte yandan, Seattle’daki Sistem Biyolojisi Enstitüsü’nden Prof. Leroy Hood, Longevity konusundaki gelişmelerin modern biyotıbbın hedeflerini değiştirdiğini açıklamaktadır.  Amacın, hastalığı tedavi etmek yerine, sağlığı optimize etmek, hastalığı önlemek ve nihayetinde bireylerin sağlık ömrünü 90’lı yaşlarına veya daha ötesine uzatmak olacağını ifade etmektedir.

Prof. MARDİNOĞLU, ekip olarak yaptıkları bir çalışmada; Alzheimer hastalığında, gelişmiş yapay zeka ve sistem biyolojisi yaklaşımı entegrasyonuyla, altında yatan moleküler mekanizmaların ortaya çıkarılabildiğini ve birleştirilmiş metabolik aktivatörlere dayalı etkili bir tedavi stratejisi geliştirilebildiğini belirtiyor. Önümüzdeki beş yıl içinde, Alzheimer hastalığının yönetimi ve tedavi optimizasyonunda atılımlar olacağını ve daha uzun dönemde, geliştirilmiş verilerle donanmış olarak, “bireyleri biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzı ve terapötik müdahalelere yönlendirebilecek kapsamlı önleyici platformlar” öngörüldüğünü söylüyor.

Tüm bu ilerlemeler, doğaldır ki hemen olmuyor. Biyobelirteçler klinik doğrulamadan geçiriliyor, geliştirilen ilaçlar uzun yıllar süren klinik araştırmalardan geçiyor. Sonunda maliyetlerin düştüğü, yapay zeka ile hesaplamaların yapılabildiği noktalara ulaşılıyor. Bu konularla, inanın çok uzak gelecekte karşılaşmayacağız.

Önümüzdeki yıllarda, sadece dünya örnekleriyle değil, ülkemize ait araştırma sonuçlarını da yaşayacağız. İçinde bulunduğum bir TÜBİTAK Projesi’nde, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa ile birlikte 4 ayrı Üniversite ekibi, Nöron Hasarına Yol Açan Hastalıkların Tanı Tedavi ve İzlemine Yönelik Biyobelirteç ve İleri Teknolojik Uyarı Sistemlerinin Geliştirilmesine yönelik bir çalışma uygulamaktadır.

Başlarken belirtildiği gibi, sağlık hizmetleri önümüzdeki on yılda belki de bugünkünden çok farklı hale gelecek. Sigortacılık da bu farklılaşmaya ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranının yükselme ihtimalini göz önüne alarak bazı tarama testlerini ödeme konusunda bile çekingen davranabilen bazı Sigorta Şirketleri, bırakın tarama testlerini, hastalanma veya yaralanmayı önlemek için ödemeler yapacaklar. Hatta buna yönelik ev düzenlemelerinin ödemesini yapan poliçe örnekleri uygulanmaya başladı bile…

Belki de kamu sigortasıyla birlikte uzun süreli sağlık sigortacılığına başlayan özel sigortalar, Sevgili Adil Mardinoğlu Hoca’nın da vurguladığı gibi, genç yaşta sigortalılarını biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzına yönlendirebilecek önleyici müdahalelerle takip edecekleri günleri yakında yaşayabileceğiz.

Uzun Ömür Tıbbı

Uzun Ömür Tıbbı

Yeni yılın en dönüştürücü akımlarından birinin, “uzun ömür tıbbı”nın meşru bir tıp uzmanlık alanı olarak ortaya çıkmasına dikkat çekiliyor. Giderek hastalıkları tedavi eden geleneksel yaklaşımların ötesine geçen uzun ömür yaklaşımı, yaşlanmanın temel mekanizmalarını gündeme taşıyarak sağlıklı geçen ömrü uzatmaya odaklandığına değinilmektedir.

Sevgili Dostum Ufuk Eren sosyal medyasında yeni yılın ilk günlerinde, çok ilgimi çeken bir içerik yayınladı. Volitan Global’den birkaç gün önce yayınlanan “Healthcare Innovation: Revolutionary Teknologies Reshaping Medicine” adlı raporu özetleyen içeriğin başlığı, “2026’da Sağlık Hizmetleri: Yenilikten Etkiye”.

Bir önceki yazımda, bir kaç hafta yaşlanma ve sağlıklı yaşlanma konusunu paylaşmak istediğimi ve Türkiye örneklerine değineceğimi aktarmıştım.

İşte yeni yılın bu ilk yazısında, konuyla ilgili bu rapordan bazı alıntıları paylaşmak istiyorum (https://www.linkedin.com/pulse/2026-healthcare-innovation-revolutionary-technologies-reshaping-koxtf).

Sağlığa Sunulan Teknoloji Fırsatları

Rapor, teknolojinin hastalıkların teşhisten hizmet sunumuna kadar sağlık hizmetlerinin her alanını yeniden yapılandırıldığından söz ederek başlıyor. Liderler, politika yapıcılar ve uygulayıcılar için en büyük zorluğun; hasta bakımını, etiği ve insani bağı teknolojik ilerlemenin merkezinde tutarak bu yeniliklerden sorumlu olacağı vurgulanıyor.

Sağlık hizmetlerinin, çığır açan teknolojiler ve yenilikçi yaklaşımlar sayesinde derin bir dönüşüm geçirdiği, bunların benzeri görülmeyen fırsatlar olduğu sıralanıyor.

Fırsatlar arasında;

  • yapay zeka,
  • biyoteknoloji ve dijital sağlığın birleşimi,
  • hasta sonuçlarını iyileştirmek,
  • bakıma erişimi artırmak ve
  • hastalık önleme ile
  • tedavi yaklaşımlarımızda yenilikçi yaklaşımlar gibi kavramlar yer alıyor.

“Uzun Ömür Tıbbı” ve Senolitikler

Sadece yeniliğin yeterli olmadığından söz edilirken, teknolojilerin etik, adil ve düşünceli bir şekilde uygulaması, güven, veri bütünlüğü gibi kavramlar ile odağında insan olması ısrarla belirtiliyor.

Hatta yeni yılın en dönüştürücü akımlarından birinin, “uzun ömür tıbbı”nın meşru bir tıp uzmanlık alanı olarak ortaya çıkmasına dikkat çekiliyor. Giderek hastalıkları tedavi eden geleneksel yaklaşımların ötesine geçen uzun ömür yaklaşımı, yaşlanmanın temel mekanizmalarını gündeme taşıyarak sağlıklı geçen ömrü uzatmaya odaklandığına değinilmektedir.

Biyolojik yaşın biyobelirteçleri arasındaki ilişkinin erişilebilir hale gelmesinin, bireyler ve doktorlarının yaşlanmayı izlemeleri ve müdahalelerin etkisini ölçmelerine fırsat sağladığı ifade ediliyor. Şirketlerin, yaşlanmış hücreleri temizleyen “senolitikler” ve yaşlanmanın temel özelliklerini hedefleyen terapötikler geliştirdiği anlatılmaktadır.

Değişimin sağlık hizmetlerinin temelden yeniden kavramsallaştırılmasını temsil edeceği de belirtilmektedir. Bu da, sağlıkta gerilemeyi yönetmekten, uzun ömrü ve canlılığı aktif olarak teşvik etmeye doğru bir geçiş olarak tanımlanmaktadır. Böylece bu alana yapılan yatırımın, uzun ömür tıbbının önleyici sağlık stratejilerinin giderek daha önemli bileşen haline geleceği savunulmaktadır.

Bu arada; yapay zekanın hasta yolculuklarını yönettiğinden, CRISPR’in laboratuvardan kliniğe taşındığından, GLP-1 tedavilerinin metabolik sağlığı yeniden şekillendirdiğinden, dijital tedavilerin geri ödeme kazandığından, sanal hastane bakımın standart haline geldiğinden de söz ediliyor.

CRISPR, İngilizce Clustered Regularly Interspaced Short Palindromic Repeats kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Türkçe’de henüz tam bir çevirisi olmamakla birlikte “Düzenli Aralıklı Palindromik Tekrar Kümeleri” şeklinde çevrilmektedir. DNA dizilimleri kümesidir. Düzenli aralıklarla bölünmüş palindromik tekrar kümeleri (CRISPR), kısa tekrarı baz dizileri içeren prokaryot DNA segmentleri olarak anlatılır.

Kan şekeri düzenlemesinde GLP-1’in rolü, kan şekeri düştüğünde oluşan ve dengeleyici bir hormon olarak uygulanan ilaç tedavisidir. Tip 2 Diyabet hastalığında sıklıkla tercih edilir, HbA1c değerlerinin düşmesine yardımcı olur.

Daha detaylı bilgilenme için, Volitan Global’in kaynak listesi ilk sıradaki raporu okumanızı tavsiye ederim (https://www.forbes.com/sites/bernardmarr/2025/10/27/the-8-biggest-healthcare-technology-trends-to-watch-in-2026/).

Türkiye’de Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl

Lifespan ve Healthspan, yani yaşlanma ve sağlıklı yaşlanma, kavramlarına değindiğim 31 Aralık tarihli 2025 yılındaki son yazımda, dünya ülkeleri deneyimlerini aktarmış, Türkiye örnekleriyle devam edeceğimi belirtmiştim.

TÜİK Hayat Tabloları, 2022-2024 çalışmasına göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi 78,1 yıl oldu (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081).

Sağlıklı yaşam süresi, belirli bir yaştaki kişinin günlük yaşamını sınırlandıran bir sağlık sorunu olmadan yaşaması beklenen yıl sayısı olarak tanımlanır. Aynı çalışmada, Türkiye’de sağlıklı yaşam süresi doğuşta 57,6 yıl olarak belirtilmektedir.

Önümüzdeki hafta, bu konuyu hem daha detaylı olarak ele almak hem de Haydar SUR Hoca’nın bu konuların ekonomik boyutu ile maliyet avantajlarına ilişkin oluşturacağı fayda yaklaşımlarını paylaşacağım.

Değişik Bakanlıklar ve özel sektörde tartışmaları süren Uzun Süreli Sağlık Sigortacılığı hazırlıklarından bağımsız olarak, sağlıklı yaşlanma konusundaki Sağlık Bakanlığı Türkiye örneklerine değinmek istiyorum. Bunlar 4 ana başlıkta toplanmaktadır;

  1. Sağlıklı Yaşlanma Eylem Planı
  2. Evde Sağlık Hizmetleri Yönetimi
  3. Yaşlı Destek Programı (YADES)
  4. e-Nabız tabanlı bireysel sağlık takip sistemleri

Sağlık Bakanlığı uygulamaları içinde; evde sağlık hizmetleri sistemi (ESHS) ile yaşlı, yatağa bağımlı veya kronik hastalığı olan bireylere evde doktor, hemşire, fizyoterapist destek sağlanması sayılmaktadır.

Sağlık Bakanlığı e-Nabız Kişisel Sağlık Sistemi ile ilaç hatırlatıcılar, günlük adım takibi, tansiyon, glukoz, EKG verilerinin doktorla paylaşılması, yaşlı bireyler için risk bazlı uyarı algoritmaları sıralanmaktadır.

Sağlık Bakanlığı Yaşlı Sağlığı İzlem Programları kapsamında; Aile Sağlığı Merkezleri’nde yaşlı bireyler için yapılan bilişsel fonksiyon testleri, düşme risk değerlendirmesi, beslenme durumunun izlenmesi ile Yaşlı Destek Programı (YADES) yoluyla sosyal izolasyona karşı ev ziyaretleri, akıllı bileklik ve sensör dağıtımı, evde bakım ve tele-izlem hizmetleri verilmektedir.

Sağlık Bakanlığı Huzurevlerinde Dijital İzleme Sistemleri ile düşme tespit sensörleri, akıllı oda takibi, ilaç yönetimi için barkod sistemi, tele-konsültasyon odaları bulunmaktadır.

Geçen yazımda da sözünü ettiği gibi Haydar SUR Hoca, tüm bunlara ek olarak, Ulusal Yaşlı Dijital Sağlık Platformu kapsamında; e-Nabız altyapısına entegre; yaşlılara özel mobilite analizidemans erken uyarı sistemiilaç uyum analizlerinin yapılabileceğinden söz etmektedir. Ayrıca, Türkiye’nin artıran robotik üretim kapasitesi ile rehabilitasyon robotları, yaşlı destek robotları, evde fiziksel aktivite robotları ve ayrı bir başlık olarak riskli bölgelerde yaşayan yaşlılara ücretsiz sensör dağıtımının da düşünülebileceğini gündeme getirmektedir.