Uzun Ömür Tıbbı

Uzun Ömür Tıbbı

Yeni yılın en dönüştürücü akımlarından birinin, “uzun ömür tıbbı”nın meşru bir tıp uzmanlık alanı olarak ortaya çıkmasına dikkat çekiliyor. Giderek hastalıkları tedavi eden geleneksel yaklaşımların ötesine geçen uzun ömür yaklaşımı, yaşlanmanın temel mekanizmalarını gündeme taşıyarak sağlıklı geçen ömrü uzatmaya odaklandığına değinilmektedir.

Sevgili Dostum Ufuk Eren sosyal medyasında yeni yılın ilk günlerinde, çok ilgimi çeken bir içerik yayınladı. Volitan Global’den birkaç gün önce yayınlanan “Healthcare Innovation: Revolutionary Teknologies Reshaping Medicine” adlı raporu özetleyen içeriğin başlığı, “2026’da Sağlık Hizmetleri: Yenilikten Etkiye”.

Bir önceki yazımda, bir kaç hafta yaşlanma ve sağlıklı yaşlanma konusunu paylaşmak istediğimi ve Türkiye örneklerine değineceğimi aktarmıştım.

İşte yeni yılın bu ilk yazısında, konuyla ilgili bu rapordan bazı alıntıları paylaşmak istiyorum (https://www.linkedin.com/pulse/2026-healthcare-innovation-revolutionary-technologies-reshaping-koxtf).

Sağlığa Sunulan Teknoloji Fırsatları

Rapor, teknolojinin hastalıkların teşhisten hizmet sunumuna kadar sağlık hizmetlerinin her alanını yeniden yapılandırıldığından söz ederek başlıyor. Liderler, politika yapıcılar ve uygulayıcılar için en büyük zorluğun; hasta bakımını, etiği ve insani bağı teknolojik ilerlemenin merkezinde tutarak bu yeniliklerden sorumlu olacağı vurgulanıyor.

Sağlık hizmetlerinin, çığır açan teknolojiler ve yenilikçi yaklaşımlar sayesinde derin bir dönüşüm geçirdiği, bunların benzeri görülmeyen fırsatlar olduğu sıralanıyor.

Fırsatlar arasında;

  • yapay zeka,
  • biyoteknoloji ve dijital sağlığın birleşimi,
  • hasta sonuçlarını iyileştirmek,
  • bakıma erişimi artırmak ve
  • hastalık önleme ile
  • tedavi yaklaşımlarımızda yenilikçi yaklaşımlar gibi kavramlar yer alıyor.

“Uzun Ömür Tıbbı” ve Senolitikler

Sadece yeniliğin yeterli olmadığından söz edilirken, teknolojilerin etik, adil ve düşünceli bir şekilde uygulaması, güven, veri bütünlüğü gibi kavramlar ile odağında insan olması ısrarla belirtiliyor.

Hatta yeni yılın en dönüştürücü akımlarından birinin, “uzun ömür tıbbı”nın meşru bir tıp uzmanlık alanı olarak ortaya çıkmasına dikkat çekiliyor. Giderek hastalıkları tedavi eden geleneksel yaklaşımların ötesine geçen uzun ömür yaklaşımı, yaşlanmanın temel mekanizmalarını gündeme taşıyarak sağlıklı geçen ömrü uzatmaya odaklandığına değinilmektedir.

Biyolojik yaşın biyobelirteçleri arasındaki ilişkinin erişilebilir hale gelmesinin, bireyler ve doktorlarının yaşlanmayı izlemeleri ve müdahalelerin etkisini ölçmelerine fırsat sağladığı ifade ediliyor. Şirketlerin, yaşlanmış hücreleri temizleyen “senolitikler” ve yaşlanmanın temel özelliklerini hedefleyen terapötikler geliştirdiği anlatılmaktadır.

Değişimin sağlık hizmetlerinin temelden yeniden kavramsallaştırılmasını temsil edeceği de belirtilmektedir. Bu da, sağlıkta gerilemeyi yönetmekten, uzun ömrü ve canlılığı aktif olarak teşvik etmeye doğru bir geçiş olarak tanımlanmaktadır. Böylece bu alana yapılan yatırımın, uzun ömür tıbbının önleyici sağlık stratejilerinin giderek daha önemli bileşen haline geleceği savunulmaktadır.

Bu arada; yapay zekanın hasta yolculuklarını yönettiğinden, CRISPR’in laboratuvardan kliniğe taşındığından, GLP-1 tedavilerinin metabolik sağlığı yeniden şekillendirdiğinden, dijital tedavilerin geri ödeme kazandığından, sanal hastane bakımın standart haline geldiğinden de söz ediliyor.

CRISPR, İngilizce Clustered Regularly Interspaced Short Palindromic Repeats kelimelerinin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır. Türkçe’de henüz tam bir çevirisi olmamakla birlikte “Düzenli Aralıklı Palindromik Tekrar Kümeleri” şeklinde çevrilmektedir. DNA dizilimleri kümesidir. Düzenli aralıklarla bölünmüş palindromik tekrar kümeleri (CRISPR), kısa tekrarı baz dizileri içeren prokaryot DNA segmentleri olarak anlatılır.

Kan şekeri düzenlemesinde GLP-1’in rolü, kan şekeri düştüğünde oluşan ve dengeleyici bir hormon olarak uygulanan ilaç tedavisidir. Tip 2 Diyabet hastalığında sıklıkla tercih edilir, HbA1c değerlerinin düşmesine yardımcı olur.

Daha detaylı bilgilenme için, Volitan Global’in kaynak listesi ilk sıradaki raporu okumanızı tavsiye ederim (https://www.forbes.com/sites/bernardmarr/2025/10/27/the-8-biggest-healthcare-technology-trends-to-watch-in-2026/).

Türkiye’de Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl

Lifespan ve Healthspan, yani yaşlanma ve sağlıklı yaşlanma, kavramlarına değindiğim 31 Aralık tarihli 2025 yılındaki son yazımda, dünya ülkeleri deneyimlerini aktarmış, Türkiye örnekleriyle devam edeceğimi belirtmiştim.

TÜİK Hayat Tabloları, 2022-2024 çalışmasına göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi 78,1 yıl oldu (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081).

Sağlıklı yaşam süresi, belirli bir yaştaki kişinin günlük yaşamını sınırlandıran bir sağlık sorunu olmadan yaşaması beklenen yıl sayısı olarak tanımlanır. Aynı çalışmada, Türkiye’de sağlıklı yaşam süresi doğuşta 57,6 yıl olarak belirtilmektedir.

Önümüzdeki hafta, bu konuyu hem daha detaylı olarak ele almak hem de Haydar SUR Hoca’nın bu konuların ekonomik boyutu ile maliyet avantajlarına ilişkin oluşturacağı fayda yaklaşımlarını paylaşacağım.

Değişik Bakanlıklar ve özel sektörde tartışmaları süren Uzun Süreli Sağlık Sigortacılığı hazırlıklarından bağımsız olarak, sağlıklı yaşlanma konusundaki Sağlık Bakanlığı Türkiye örneklerine değinmek istiyorum. Bunlar 4 ana başlıkta toplanmaktadır;

  1. Sağlıklı Yaşlanma Eylem Planı
  2. Evde Sağlık Hizmetleri Yönetimi
  3. Yaşlı Destek Programı (YADES)
  4. e-Nabız tabanlı bireysel sağlık takip sistemleri

Sağlık Bakanlığı uygulamaları içinde; evde sağlık hizmetleri sistemi (ESHS) ile yaşlı, yatağa bağımlı veya kronik hastalığı olan bireylere evde doktor, hemşire, fizyoterapist destek sağlanması sayılmaktadır.

Sağlık Bakanlığı e-Nabız Kişisel Sağlık Sistemi ile ilaç hatırlatıcılar, günlük adım takibi, tansiyon, glukoz, EKG verilerinin doktorla paylaşılması, yaşlı bireyler için risk bazlı uyarı algoritmaları sıralanmaktadır.

Sağlık Bakanlığı Yaşlı Sağlığı İzlem Programları kapsamında; Aile Sağlığı Merkezleri’nde yaşlı bireyler için yapılan bilişsel fonksiyon testleri, düşme risk değerlendirmesi, beslenme durumunun izlenmesi ile Yaşlı Destek Programı (YADES) yoluyla sosyal izolasyona karşı ev ziyaretleri, akıllı bileklik ve sensör dağıtımı, evde bakım ve tele-izlem hizmetleri verilmektedir.

Sağlık Bakanlığı Huzurevlerinde Dijital İzleme Sistemleri ile düşme tespit sensörleri, akıllı oda takibi, ilaç yönetimi için barkod sistemi, tele-konsültasyon odaları bulunmaktadır.

Geçen yazımda da sözünü ettiği gibi Haydar SUR Hoca, tüm bunlara ek olarak, Ulusal Yaşlı Dijital Sağlık Platformu kapsamında; e-Nabız altyapısına entegre; yaşlılara özel mobilite analizidemans erken uyarı sistemiilaç uyum analizlerinin yapılabileceğinden söz etmektedir. Ayrıca, Türkiye’nin artıran robotik üretim kapasitesi ile rehabilitasyon robotları, yaşlı destek robotları, evde fiziksel aktivite robotları ve ayrı bir başlık olarak riskli bölgelerde yaşayan yaşlılara ücretsiz sensör dağıtımının da düşünülebileceğini gündeme getirmektedir.

Birlikte Eskimek Çok Güzel Eksilmedikçe

Birlikte Eskimek Çok Güzel Eksilmedikçe

2026 yılına girerken yeni duyduğum bu sözü başlık yapmak içimden geldi. Daha önce duymadığım bu sözün sahibine yönelik farklı bilgilerle sizleri yormayacağım. Sadece kayıtlarda sözün sahibinin çoğunlukla Nazım Hikmet olduğunun yazdığını aktaracağım. Güzel ve anlamlı bir söz, söyleyenin ağzına sağlık.

2026 yılına girerken yeni duyduğum bu sözü başlık yapmak içimden geldi. Daha önce duymadığım bu sözün sahibine yönelik farklı bilgilerle sizleri yormayacağım. Sadece kayıtlarda sözün sahibinin çoğunlukla Nazım Hikmet olduğunun yazdığını aktaracağım. Güzel ve anlamlı bir söz, söyleyenin ağzına sağlık. Bu konuyu, hepimizin bir yaş daha almak üzere olduğu yılın bu son gününe, özellikle ertelemiştim. Sizlerle bu haftadan itibaren bir kaç hafta paylaşmak istediğim konu, yaşlanma ve sağlıklı yaşlanma.

Kasım ayında bir sunumunda, Sağlık Yönetiminin Üstat Hocası Prof. Dr. Haydar SUR’un grafikle açıkladığı bu ilişki; orta ve üstü yaş grupları için çok iyi bilinmesi ve yönetilmesi gereken bir konu…

Hatta, Sevgili Haydar SUR, geleceğe yön verecek güzel bir tespitiyle sunumunu tamamlamıştı; “Sağlıkta sürdürülebilirlik, yeniliği değerle birleştiren yöneticilerin omuzlarındadır”

Lifespan ve Healthspan ile 12 Trilyon Dolar Büyüklük Ekleme

Lifespan ve Healthspan kavramları son yılların önemli bir gündem maddesi oldu. Yani, yaşlanma ve sağlıklı yaşlanma.

Hızla yaşlanan dünya nüfusu, sağlıklı yaşlanma konusunu, ulusal ölçekten küresele taşıdı. Öyle stratejik bir konu oldu ki, yaşlanma ile birlikte artan kronik hastalık yükü, sağlığa finansman ve hizmet açısından erişimi zorlaştırdı, maliyetleri öngörülemez hale getirdi. Buna, teknolojik yeniliklerin getirdiği kolaylıkların maliyetlerini de eklediğinizde, gerçekten de öngörülemez ekonomik büyüklüklere ulaşıldı. Giyilebilir izleme cihazları, yapay zekâ destekli tanı sistemleri, tele-tıp uygulamaları, robotik bakım çözümleri ve dijital terapötik yaklaşımlar sadece ilk anda akla gelen sağlıklı yaş almayı destekleyici güçlü araçlar…

Birleşmiş Milletler 2023 yılı projeksiyonlarına göre, 65 yaş üstü nüfus 2050 yılına kadar dünya genelinde iki katından fazla artacak. Dünya Sağlık Örgütü, sadece 2030 yılında 1.4 milyar kişinin 60 yaş üstünde olacağını öngörüyor (WHO Ageing and Health Fact Sheet). TÜİK, Türkiye’de 2023 itibarıyla yüzde 10’un üzerine çıkan yaşlı nüfus oranının halen de artmaya devam etmekte olduğunu yayınlıyor. Ortalama yaşam süresindeki artış, doğaldır ki olumlu ama “sağlıklı yaşam yılı” ile artışı aynı oranda değil ne yazık ki…

McKinsey Global Institute tarafından yayınlanan Prioritizing Health Report, sağlıklı yaşlanma ile 2040 yılında küresel ekonomiye 12 trilyon dolar eklenebileceği öngörüsünde bulunuyor.

Fonksiyonel Kapasitenin Korunması

Beard ve arkadaşları, 2016 yılında “amacın, yalnızca uzun yaşamak değil, fonksiyonel kapasitenin korunduğu, bağımsız ve kaliteli bir yaşam sürecinin desteklenmesi” olduğunu savunuyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre amaç, 2020 yılında, bireylerin yaşlanırken işlevselliklerini sürdürmesini sağlayan bir süreç olarak tanımlanıyor. İşlevselliği de; fiziksel kapasite, bilişsel performans, duygusal denge ve sosyal katılım gibi boyutlarla açıklıyor.

Otörlere göre yaşlanma, bilimsel olarak; hücre yaşlanması ve telomer kısalması (Blackburn, 2018), mitokondriyal disfonksiyon, inflamatuar yaşlanma (Franceschi & Campisi, 2014), epigenetik değişiklikler ile moleküler hasar birikimi gibi faktörlerin kombinasyonu olarak tanımlanıyor.

Christensen ve arkadaşları, sağlıklı yaş almanın; birbirine yakın oranlarla genetik, davranışsal, çevresel ve sağlık sistemine erişim ile sosyoekonomik koşulların etkileşimine bağlı olduğunu belirtmektedir.

Uzmanları, kişinin sağlığını yönetme bilinciyle yerine getirmesi gereken koruyucu faktörler olarak ise;

  • Düzenli fiziksel aktivite,
  • Akdeniz diyeti örneği gibi dengeli beslenme,
  • Sosyal bağlantılar,
  • Uykunun düzenlenmesi,
  • Pozitif psikoloji ve stres yönetimi,
  • Sağlık hizmetlerine eşit erişim,
  • Bağımlılıktan uzak durma

gibi ana başlıkları saymaktadır.

Dünya Örnekleri

Japonya’da öne çıkan uygulamalar arasında PARO Terapi ve Robear Hasta Kaldırma Robotları ile Akıllı Ev Yaşlanma Sensörleri görülmektedir.

PARO Terapi Robotu ile demans hastalarında stres, huzursuzluk ve depresyonu azaltan, sosyal etkileşimi güçlendiren etkiler izlenmekte ve 30’dan fazla ülkede kliniklerde kullanılmaktadır.

Robear Hasta Kaldırma Robotu; hastayı yataktan sandalyeye güvenli şekilde transfer edebilenn, hemşirelik hizmetleri yükünü azaltan becerileriyle, yaşlı bakım evlerinde pilot uygulamalarda yararlanılmaktadır.

Akıllı Ev Yaşlanma Sensörleri ise özellikle yalnız yaşayan yaşlıların hareket, gaz/su sızıntısı, düşme ve rutin aktivitelerini izleyen geniş bir nesnelerin interneti (IoT) sistemi olarak değerlendirilmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri örnekleri arasında;

HealthKit ve giyilebilir cihaz ekosistemi,

Ageing Analytics Programları,

TeleHealth Yaşlı Bakım Programı ve

Alexa Care Hub sıralanabilir.

HealthKit ve giyilebilir cihaz ekosistemi kapsamında; kalp ritmi, EKG, uyku, mobilite ölçümleri yaşlı bireylerin sağlık yönetiminde yaygın şekilde kullanılmaktadır. ABD Hastalık Kontrol Merkezi (CDC), bu verilerin kronik hastalık yönetiminde kullanılabileceğini de raporlamaktadır.

Ageing Analytics Programları ile gelişmiş yapay zekâ algoritmaları ile demans erken teşhisi için MRI analizleri yapılmaktadır.

TeleHealth Yaşlı Bakım Programında da evden çıkamayan yaşlı hastalara sürekli uzaktan sağlık izleme ve tele-konsültasyon sunulmakta, hastaneye tekrar yatan hasta oranları yüzde 30’a kadar azalmaktadır.

Alexa Care Hub ile sesli komutla günlük yaşam desteği, ilaç hatırlatma, acil durum çağrısı ve yaşlı birey için rutin takip gibi hizmetler verilmektedir.

Hollanda’nın Hogeweyk Demans Köyü, dünyada bir ilktir. Demans hastaları için yaşam ortamı tamamen doğal bir mahalle olarak tasarlanmıştır. Köyde teknoloji gizlenmiş şekilde yerleştirilerek güvenlik ve özgürlük birlikte sağlanmaktadır.

Danimarka’nın TeleCare Nord uygulamasında; Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalıkları (KOAH) ile hipertansiyon hastalarının uzaktan izlendiği, devlet destekli ulusal tele-sağlık programıyla hastane başvurularında önemli düşüşler sağlanmıştır.

İngiltere’de NHS Dijital Yaşlanma Programı ile yaşlılara özel mobil uygulama kütüphanesi, düşmeyi önleme sensörleri, uyku-bozuklukları mobil izleme sistemleri kurulmuştur.

Güney Kore’de CareBot ve Ulusal Akıllı Ev Projeleri yapılmaktadır. CareBot ile yaşlı bakım evlerinde kullanılan robotik yardımcı, oda içi riskleri analiz edip uyarı vermekte, bilişsel egzersizler sunmaktadır. Ulusal Akıllı Ev Projelerinde ise yaşlılar için ücretsiz akıllı sensör dağıtımı yoluyla düşme, hareketsizlik ve acil durum anında anında sağlık ekiplerine bildirim sistemi kurulmuştur.

Türkiye örnekleriyle yeni yılda da devam edeceğim.

Başladığım gibi “Birlikte eskimek çok güzel, eksilmedikçe” sözü ile bitirmek istiyorum, 2026 yılında da yine hep birlikte bir yıl daha sağlıkla mutlulukla eskimeyi diliyorum.

Sağlık Hizmetleri Fiyatları, Ne Kadar Gerçekçi?

Sağlık Hizmetleri Fiyatları, Ne Kadar Gerçekçi?

Sağlık finansmanında her şey primlerle karşılanamayacağı gibi, geri ödeme yöntemlerinde de tek bir doğru yoktur. Hem finansman kaynaklarını hem de geri ödeme yöntemlerini çeşitlendirmek gerekir. Çünkü, doğrular her hizmet için aynı olmayabilir. Önemli olan, rasyonel bir bakışla hizmete göre en doğru yöntemi, ekosistemdeki ilgili paydaşların görüş ve önerilerini de alarak belirlemektir. Örneğin, son yıllarda pilot uygulamalarla dünyada hızla yaygınlaşan değer temelli sağlık hizmeti yaklaşıma aşamalı olarak geçmekte yarar olacaktır.

Son yazımı takip eden hafta, 18 Aralık Sağlık Yöneticileri Günü kutlandı. Öncelikle buna değinerek başlamak istiyorum. Her yıl olduğu gibi, bu yıl da birçok kurum ve üniversitede, özellikle öğrencilerin düzenlediği ve bir kısmına onur duyarak katılabildiğim bu etkinliklerde, sağlık ekosisteminin üst düzey yöneticileri çok değerli bilgi ve deneyim paylaşımında bulundu.

Öncelikle, bir Sağlık Yönetimi akademisyeni olarak, 18 Aralık Sağlık Yöneticileri Günümüzü içtenlikle kutluyorum.

Neden Sağlık Yöneticileri Günü

Tarihçesine baktığımızda, 1963 yılının 18 Aralık tarihinde, sağlık kurum ve kuruluşlarına profesyonel yönetici yetiştirilmesi amacıyla, Sağlık Bakanlığı’nda ülkemizin ilk Sağlık İdaresi Yüksek Okulu kurulduğunu görüyoruz. 1970 yılında Hacettepe Üniversite Senatosu kararıyla Üniversite’de Hastane İdaresi Yüksek Okulu ile 1975 yılına kadar ilk lisansüstü eğitimler verilmiştir. 1975 yılında ise Hacettepe Üniversitesi’ndeki bu program lisans düzeyinde eğitime de açılarak okulun adı “Sağlık İdaresi Yüksek Okulu” olarak değiştirilmiştir.

Sağlık Bakanlığı’na bağlı okul ile Hacettepe Üniversitesi’ne bağlı iki okul, 20 Temmuz 1982’de tek bir okul olarak Hacettepe Üniversitesi’nde  birleştirilmiştir. 2006 yılında ise bugün halen bazı Üniversitelerde olduğu gibi, İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’ne (İİBF) “Sağlık İdaresi Bölümü” olarak bağlanmıştır. Bazı Üniversitelerde ise Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde Sağlık Yönetimi Bölümü olarak faaliyet göstermektedir.

Sağlık Yönetimi lisans müfredatı içinde; Temel Sağlık, Tıbbi Terminoloji ve Hastalıklar Bilgisi, Sağlık Hukuku, İlk Yardım ve Acil Sağlık Hizmetleri, Sağlık Kurumları Yönetimi ana çerçevesiyle birlikte Sağlıkta İnsan Kaynakları, Maliyet ve Finansal Yönetim, Tıbbi Kayıt ve Hastane Otomasyon Sistemleri, Sağlık Ekonomisi, Sağlık Sosyolojisi, Hasta ve Çalışan Güvenliği, Sosyal Güvenlik ve Sağlık Sigorta Sistemleri, Halk Sağlığı, Biyoistatistik, Epidemiyoloji gibi dersler yer alır.

“Okul Bitince Hastane Müdürü Olmak”

Öğrenciler hastaneler, sağlık sigortası şirketleri, ilaç firmaları, medikal firmalar, sağlık bilişimi firmaları, akademi gibi sağlık yönetiminin makro ve mikro düzeyinde önce staj yapmakta mezuniyet sonrası da görev almaktadır. Son yıllarda, kendi yatırımını yapan girişimciler içinden de bu eğitimi almış olanlar bulunmaktadır. Sağlık kurum ve kuruluşlarına profesyonel olarak liderlik yapabilmek, çok yönlü bilgi, deneyim ve yönetsel yetenek gerektirir. Geçmişte kalan “mezunların sadece hastane müdürü olacağı” bakışı artık gülümsemeyle anılmaktadır. Müdürlük bir görev unvanı olduğu için, okuldan müdür olarak mezun olunmayacağı yaşanarak öğrenilmiştir.

Hepimizin bildiği gibi, sağlık hizmeti bir ekip hizmetidir. Ekibin bileşenleri de sağlık çalışanlarıdır. Hizmetin amacına uygun biçimde sunulması, sağlığın farklı alanlarında eğitim görmüş profesyonellerin, bu ortak amaç doğrultusunda çalışmasıyla mümkün olabilmektedir. Sağlığın çok boyutlu özelliğinden kaynaklanan ayrıcalığı, eğitim programlarına duyulan ihtiyacı da beraberinde getirmektedir. Sağlık yöneticileri bu ekibin vazgeçilmezidir. Doğru işi yaparken, işini de doğru yapan ve yaptıran sağlık yönetimi eğitimi almış yöneticilerin, sağlık ekosisteminin tüm paydaşlarıyla birlikte sektörde kalıcı izler bırakan katkılara neden olmaktadır. Dünün bugünün ve yarınların sağlık yöneticileri, sağlıklı nesillerin yetişmesine katkı sağlayan bu bakışlarıyla; üretime, kalkınmaya, toplum refahına doğrudan müdahaleyi de doğurmaktadır ve buna devam edecektir.

Reel Kur İlan Edilen Kur Farkı

Geçtiğimiz haftanın bir önemli gelişmesi de, sağlık hizmet fiyatlarına yönelik iki önemli düzenlemenin yapılmış olmasıdır. Bunlar; ilaç fiyatlandırmasında uygulanan referans fiyatlandırmanın temel unsurlarından olan Avro kurunun Türk Lirasına çevrilmesine ilişkin düzenleme ile Sağlık Uygulama Tebliği düzenlemesidir. Bu hafta, sıcağı sıcağına, bu düzenlemeler ve sektördeki izlenimleri de paylaşmak ihtiyacı duydum.

Önce ilaç fiyatlandırmasından başlamak isterim. Türkiye’de uygulanan referans fiyatlandırma sisteminde, özellikle 2015 yılı sonrasında yapılan değişiklikler sonucunda gelinen noktada, ilaç fiyatlama modelinin, genellikle kırılgan bir yapı sergilediği sektörde hep tartışılmaktadır. Referans fiyat sisteminin en temel dayanağı olan Avro kurunun Türk Lirasına çevrilme işleminde de, sektörün yıllardır savunduğu bazı tespitler vardır. Bunların özü, Türkiye’deki hastaların yenilikçi ilaçlara erişimine yönelik darboğazlara dayanmaktadır. Bir yandan yenilikçi ilaçlara ulaşımdaki sıkıntıların doğduğu, diğer yandan ilaçların kontrolsüz başka ülkelere çıkışına neden olduğu iddia edilirken, bu durumun üçüncü ülkeler tarafından referans alınmaya, hatta sahte ve kaçak ilaç gibi öngörülemeyen birçok olumsuzluğa da yol açtığı savunulmaktadır. Sonucunda da, ilaç sektöründe sürdürülebilirlik konusunun gündeme geldiği ifade edilmektedir. Her düzeyde tartışılan bu konunun, aynı yıl içinde ikinci bir kur düzenlemesi yapılması talebi ile aktarılmasına rağmen, böyle bir düzenlemenin ekonomi politikaları gereği hayata geçirilemediği bilinmektedir. 2025 yılında geçerli olan kur ayarlaması, 24 Ekim 2024 tarihli ve 32702 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan “Beşeri Tıbbi Ürünlerin Fiyatlandırılmasına Dair Kararda Değişiklik Yapılması Hakkında Karar” ile düzenlenmiştir. 25 Ekim 2024 itibarıyla yürürlüğe giren bu döviz kuru, yüzde 23,5 oranında artırılmış haliyle 21,67 TL olarak belirlenmiştir. O gün için Avro kuru; alışta 37.16 TL., satışta 37.19 TL idi. İlan edilen kurun reel kura oranı, yüzde 58,13’dü.

Bu düzenlemeden 14 ay sonra, 19 Aralık 2025 tarihli ve 33112 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan yeni düzenleme ile beşeri tıbbi ürünlerin fiyatlandırılmasında esas alınacak Avro değeri yüzde 16,9 oranında artırılmış ve yeni Avro kuru 25,33 TL olarak açıklanmıştır. Bu düzenlemenin yayımlandığı tarih itibarıyla reel Avro kuru ise 50,12 TL. olarak kayıtlardadır. Dolayısıyla,  geçtiğimiz hafta ilaç fiyatlandırmasında kullanılan Avro değeri reel kurun yüzde 50,54’ünü karşılamaktadır.

10 Aralık 2025 tarihli Resmi Gazete’de Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu kararı yayımlandı (https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2025/12/20251210-9.pdf). Yapılan SUT düzenlemesiyle ilgili olarak bir haber sitesinin isteğiyle yaptığım değerlendirmelerimin bir kısmını burada da paylaşmak isterim (https://www.finansingundemi.com/haber/sgk-sut-tarifelerini-guncelledi-hastaneler-ve-hastalar-icin-ne-degisecek/1878011).

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun hastane, eczane gibi sağlık hizmet sunucularına geri ödeme mekanizmalarının dayanağı, Sağlık Uygulama Tebliği’dir (SUT). Yani SUT, kamu sağlık sigortacılığı fiyat listesidir.

SUT fiyatlarındaki artışlar, klinik ve mali etkiye göre SGK tarafından düzenlenir. 5510 sayılı Kanun’da tanımlanan Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu bu konuda en üst karar vericidir. SGK kurulduğundan bu yana  fiyatların maliyetleri karşılamadığı her zaman ve zeminde söylenmektedir.

Her hangi bir sağlık hizmetinin fiyat artışı veya SUT içine yeni eklenmesi söz konusu olduğunda, maliyet etkisi yani bütçeye getireceği yük karar vericiler için belirleyici olmaktadır. Bütçe büyüklükleri ile düşünmek zorunda olan karar vericiler için bundan daha doğal bir ölçüt de zaten yoktur.

SUT fiyatlarında hizmete göre değişen bazı işlem oranları artışları şu şekildedir;

Yoğun bakım yüzde 55,

Acil hemodiyaliz yüzde 35,

Muayene yüzde 30,

Kemoterapi yüzde 20,

Yatak Hizmetleri yüzde 20,

Laboratuvar yüzde 10,

Malzeme grubunda yapılan bazı artış yüzde oranları ise şu şekildedir;

Beyin cerrahisi yüzde 35-40,

Ortopedi yüzde 30,

Omurga cerrahisi yüzde 30,

Kardiyoloji yüzde 10,

Kalp damar cerrahisi yüzde 10.

Sadece enflasyon etkisiyle değil, Fiyat Tarifesi kapsamında geri ödenen her türlü sağlık hizmetinin maliyeti karşılamaması durumunda, ilgili hizmet sunucular doğaldır ki zarar ederler.  Zarar eden kurum ise ya zararını hastadan fiyat farkı gibi yollarla kapatmak isteyecektir ya da sağlık hizmeti vermeyi bırakmak zorunda kalacaktır.

Her türlü maliyeti kendi üstlenen özel sektör açısından zarar daha yüksek olarak değerlendirilebilir. Kamu hastaneleri olan Sağlık Bakanlığı ve Üniversite Hastaneleri ise zarar etseler bile, kamusal sorumlulukları gereği hizmetlerini devam ettireceklerdir. Özellikle yapısı nedeniyle Üniversite Hastanelerinin hizmet maliyetleri her zaman, diğer hastanelere göre daha yüksektir.

Her iki durumda da, yapısal riskler doğabilir. Sağlık hizmeti alıcısı olan kişiler (genel anlamda hastalar); ya imkanı varsa cepten ödeme yapabilir ya da hizmete ulaşmakta sıkıntı çekebilir.  Cepten ödemede de kişilerin ödeyebileceği geliriyle ilişkili bir üst sınır vardır. Bu sınır aşıldığında, katastrofik sağlık harcaması olarak adlandırılan, yıkıcı sağlık harcamasına ulaşılabilir. Kamusal karar vericiler, bu durumun oluşmaması için sürekli önlem alır.

Sağlık finansmanında her şey primlerle karşılanamayacağı gibi, geri ödeme yöntemlerinde de tek bir doğru yoktur. Hem finansman kaynaklarını hem de geri ödeme yöntemlerini çeşitlendirmek gerekir. Çünkü, doğrular her hizmet için aynı olmayabilir. Önemli olan, rasyonel bir bakışla hizmete göre en doğru yöntemi, ekosistemdeki ilgili paydaşların görüş ve önerilerini de alarak belirlemektir. Örneğin, son yıllarda pilot uygulamalarla dünyada hızla yaygınlaşan değer temelli sağlık hizmeti yaklaşıma aşamalı olarak geçmekte yarar olacaktır. Bu yöntemde, yapılan tedavinin hasta sağlığına yaptığı katkıya göre ödeme yapılması ve hastanın kendi sağlığını yönetme sorumluluğunun ödüllendirme yoluyla verilmektedir. Sigara içmeyenlerin primlerinde indirim yapılması bu kapsamda düşünülebilir. Keza, prim sistemini sosyal devlet olmanın gereği, başka fonlamalarla desteklemek gerekir. Dünya örneklerinde de olduğu gibi yenilikçi tedaviler, nadir hastalıklar, kanser gibi alanlarda bu tür fonlar oluşturulabilir.

SUT fiyatlarıyla ilgili önemli olan bir başka konu da; bunların veriye dayalı, hakkaniyet ölçüsü içinde ve hastalık yükü bakışıyla ilgili paydaşlarla birlikte önceliklendirilerek düzenlenmesidir.

Tüm bunları; hastaların, ilaca ve tedaviye hatta sağlığı koruyucu ve geliştirici hizmetlere kesintisiz ve sürdürülebilir erişimi için düşünmek doğru olacaktır. Ekosistemin tüm paydaşlarıyla birlikte değerlendirerek, öngörülebilirlik açısından; ekonomik gerçekliklerle uyumlu, kalıcı bir çözüm mekanizmasına ihtiyaç her zaman devam edecektir.

Sağlık Harcamalarında Yeni Yaklaşımlar

Sağlık Harcamalarında Yeni Yaklaşımlar

Sağlık harcamaları hepimizin kolaylıkla sıralayabileceği nedenler yüzünden, doğaldır ki, artacaktır. Önemli olan bu artışın, öngörülebilir ve sürdürülebilir olması kadar, gelişmişlik düzeyi ile de uyumlu olmasıdır. Kaynaklardan tasarruf edilerek değil, hakkaniyetli ve etkili kaynak kullanımı ile bu uyumun sağlanması ise sadece ülkemiz için değil tüm dünyada kabul gören bir ilke olmaktadır.

Geçtiğimiz hafta yayınlanan TÜİK verilerine göre, toplam sağlık harcamasının Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYH) içindeki oranının 2024 yılında yüzde 5,3 olduğunu, bu oranın gelişmiş ülkeler ortalamasının neredeyse yarısına karşılık geldiğini yazmıştım. Hatta, yazımın “Sağlık Harcaması Artışı Neredeyse İki Kat Ama…” olan başlığındaki “ama” ifadesinin de bundan kaynaklandığını belirtmiştim.

Yazımın sonunda da, ülkemizin gelişmişlik düzeyi ve ekonomik büyüklük sıralamasına göre, sağlığa ayrılan kaynakların düzeyi açısından gerilerde olduğumuzu vurgulamıştım. İki gün önce (13 Aralık 2025) TBMM’de görüşülerek onaylanan 2026 Yılı Sağlık Bakanlığı Bütçesi büyüklükleri de, bu görüşü doğrulayan bir başka örnek oldu.

2026 yılı için öngörülen Sağlık Bakanlığı bütçesi yaklaşık 1 trilyon 475 milyar TL, konsolide bütçe içindeki payı yüzde 8’lere ulaşmış olsa da bu oran, son yıllardaki artışına rağman, tıpkı Gayri Safi Yurt İçi Hasıla içindeki sağlık harcamaları payı gibi halen düşük ne yazık ki…

Sağlık harcamaları genellikle Gayri Safi Yurt İçi Hasıla içindeki payı ile karşılaştırılır, doğru olan da budur. Bütçe içindeki pay bu karşılaştırmada kullanılmamalıdır, çünkü her ülkenin sağlık finansmanındaki kamu payı uyguladığı modele göre farklılıklar gösterebilir.

Sağlık Harcamalarında OECD Ülkeleri

Son ay içinde, sağlık harcamalarına yönelik OECD Araştırması yayınlandı. “Yeni Bir Bakışta Sağlık 2025’te OECD” adlı rapor, sağlık sistemleri ile birlikte sağlık finansmanına ilişkin verileri de içeriyor(https://www.oecd.org/en/publications/health-at-a-galance-2025_8f9e3f98-en.html).

OECD ülkeleri 2024 yılında Gayri Safi Yurt İçi Hasılalarının yaklaşık yüzde 9,3’ünü sağlığa harcamış. Pandemi döneminde 2020 ve 2021 yılları oranının yüzde 9,6 olduğu dikkate alınırsa, henüz o orana ulaşılamadığı görülecektir.

Önleme ve korumaya yönelik sağlık harcamaları, ortalama olarak yüzde 3’lük COVID öncesi seviyelere geri dönmüş gözüküyor. Aslında sadece bu veriler bile, ülkelerin sağlık sistemlerini gelecekteki risklere karşı savunmasız bırakmış gibi yorumlanabilir.

Her zaman doğru örnekler olmasa da, sağlığa daha fazla harcama yapan ülkelerin bir kısmında  daha iyi sağlık sonuçlarına sahip olma eğilimi görülebilir.

Örneğin, bu rapor, sekiz ülkede, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla payı olarak, OECD ortalamasından daha az yatırım yapmalarına rağmen, daha düşük önlenebilir ölüm oranları kaydedildiğini göstermektedir.

Bu bağlamda, son dönemde gerçekleşen birkaç farklı çalışma örneğini de  aktarmakta yarar olacak.

Ekonomi 8’de Bir Katkı Sağlıktan

Önce, yakınlarda gerçekleşen “Sağlığın Değeri: Maliyet Faktörü Yerine Rekabet Avantajı” konulu bir toplantıda; sağlığın sadece refah değil, aynı zamanda ekonomi genelinde Gayri Safi Yurt İçi Hasıla büyümesi ve tasarrufu sağlayan temel bir sektör olduğunu tartışılmış.

Johnson & Johnson tarafından düzenlenen ve WifOR Institute Araştırmalarına dayanarak yayınlanan Almanya’ya ait bazı verileri paylaşmak isterim;

  • Ekonomideki her 8 € değerin 1 € olan bölümü ve ihracatın yüzde 10’undan fazlası, sağlık sektöründen gelmekte,
  • Hastalık yükünü azaltmak verimliliği de artırdığından, karar vericiler; 2011 ile 2021 yılları arası 10 yılda, sadece migren nedeniyle kaybedilen 557 milyar € örneği göz önüne alarak, migren ve benzeri hastalıklarla mücadelenin önemli gelirler sağlayacağını öngörmekte,
  • Sağlığın ölçülebilir yatırım getirisi olduğu dikkate alındığında, rahim ağzı kanserini önleme testi (PAP) için yatırılan 1 milyon €, üç yıl içinde yaklaşık 2 milyon € Gayri Safi Yurt İçi Hasıla katkısı sağlamakta,

Sağlık Sigortası Primleri Artacak

Bir başka kaynak, Almanya’da sağlık sisteminde finansman sorununun, sigorta primlerine zam getirebileceğini, 2026 yılında ortalama yüzde 2,9’luk artış öngörüldüğünü belirtiyor. Sağlık Bakanı Nina Warken, “Hükümetin sağlık sigortası primlerini mümkün olduğunca istikrarlı tutma hedefiyle hareket ettiğini, mali durumun büyük bir zorluk olduğunu ve özellikle hastaneleri kapsayan 2 milyar € tasarruf paketi öngördüklerini” ifade etti.

Öte yandan, GKV-Spitzenverband tahmininde, 2026 yılında sigortalı başına sağlık harcamalarının yüzde 6,9 artması, buna karşın gelir artışının yüzde 4 seviyesinde kalması beklendiğini ifade ediyor.

Sağlıkla ilgili son dönemde okuduğum verileri aktarmaya; Birleşik Krallık, Avustralya ve İspanya’da Bupa Grubu’nun sağlık hizmeti kullanıcılarına ilişkin bir araştırmasıyla devam edeceğim.

İki kişiden biri sağlık sorununu dile getirmek istemiyor.

Bupa Grubu’nun Mart 2025’te, toplam 6.052 kişiyle gerçekleştirdiği bu Araştırma; katılımcıların yüzde 49’unun sağlık sorunlarını paylaşmaktan çekindiğini ortaya koymaktadır. Yüzde 39 ile en önde gelen yaygın çekinme nedeni ise sağlık sorununun ciddi olmadığını düşünmek ve uzmana gidip gitmemekte kararsız kalmak olarak görülmüştür. Yüzde 24 oranında katılımcı ise, utanma veya damgalanma korkusu nedeniyle sessiz kalmıştır.

Sağlık deneyimlerini paylaşanların yüzde 82’si, bunun kendi sağlığına katkı sağladığını düşünmekte, sağlık uzmanı dışındaki biriyle konuşanların yüzde 41’inde kaygıların azaldığı, yüzde 32’sinde yaşam tarzlarında olumlu değişim yaşadığı saptanmıştır.

Sağlık sorunlarını ifade etmeyenlerde ise, yüzde 53 oranında kaygılar artmakta, yüzde 31 oranında da sağlık durumu kötüleşmektedir.

Avrupa Birliği Ülkeleri İlaç Mevzuatında Değişiklikler

Güncel verilere bu son değişikliği de eklemek gerekecektir. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği Komisyonu, Parlamento ve Konsey olarak, ilaç mevzuatında son 20 yılda gerçekleştirdiği en kapsamlı değişiklikleri tamamladı. “EU Pharma Package” adıyla yapılan bu mevzuat değişikliği için üye ülkelerle siyasi anlaşma yapıldı.

Amacı; ilaca erişimi güçlendirme, sektörü rekabetçi ve dirençli konuma getirme olan bu paketin temel başlıkları arasında;

  • Yenilikçi ilaçlar için 8 yıl veri koruması (ve + 1 yıl) pazar korumasına ek olarak üç kriterden ikisini karşılayanlara 12 ay ek pazar koruması verilebilmesi
  • Karşılanmamış tıbbi ihtiyaçları hedefleyen “breakthrough orphan drugs” için toplam koruma süresinin 11 yıl olması,
  • Jenerik ve biyobenzer erişimi arttırmak için tedarik ihalelerini de kapsayan “day-one access” olabilmesi gibi köklü düzenlemeler yer almaktadır.

 Almanya’da AOK tarafından yayımlanan “İlaç Rehberi”ne göre, ilaç harcamaları bir önceki yıla göre yüzde 9’un üzerinde artarak 59,3 milyar € olmuş. Bu artışta, patent koruması bulunan ilaçlar öncü rol oynamış, söz konusu ilaçların toplam ilaç harcamaları içindeki payı da yüzde 54’e çıkmış. Buna karşılık, reçete edilen günlük dozlar içindeki payları ise sadece yüzde 7 oranında kalmış.

Sonuç olarak, tüm bunlar sağlık harcamalarına yönelik, yeni dönemin yeni yaklaşımları şeklinde yorumlanabilir. Sağlık harcamaları hepimizin kolaylıkla sıralayabileceği nedenler yüzünden, doğaldır ki, artacaktır. Önemli olan bu artışın, öngörülebilir ve sürdürülebilir olması kadar, gelişmişlik düzeyi ile de uyumlu olmasıdır. Kaynaklardan tasarruf edilerek değil, hakkaniyetli ve etkili kaynak kullanımı ile bu uyumun sağlanması ise sadece ülkemiz için değil tüm dünyada kabul gören bir ilke olmaktadır.

Sıtma’dan Uzaya…

Sıtma’dan Uzaya…

Geçtiğimiz hafta, iki ayrı kongredeydim. İlki, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 11. Türk Tıp Dünyası Kurultayı’ydı. 

Geçtiğimiz hafta, iki ayrı kongredeydim. İlki, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 11. Türk Tıp Dünyası Kurultayı’ydı.

Türk Tıp Dünyası Kurultayı’ndaki panellerden biri, “Uzun Süreli Bakım ve Sigorta Sistemi: Dünya Modelleri ve Türkiye Perspektifi” adını taşıyordu. Konuya kamu ve özel sağlık sigortacılığı açısından yaklaşımlar değerlendirildi.

İkincisi, “Değer Temelli Hizmet Modelleri ve Sağlık Sigortasında Dijitalleşme Paneli”nin yer aldığı HIMSS diye bilinen bir Uluslararası Kongre’ydi (Sağlık Bilgi ve Yönetim Sistemleri Topluluğu : Healthcare Information and Management Systems Society). Moderatörlük yaptığım bu panellerde çok değerli görüşler aktarıldı. Önümüzdeki hafta yapılacak başka bir toplantıyla birleştirerek, bu konudaki  yorumlarımı sizlerle paylaşacağım.

 “Bilimin Sınırlarını Aşan Bir Biyoteknoloji Yolculuğu”

Bu hafta, HIMMS’de Standford Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Utkan Demirci’nin konuşmasını dinleme fırsatı buldum. Başlıkta da bir bölümü yer alan ve cümlelerini Sevgili Utkan Hoca’dan aldığım konuşmasında Hoca, bilimde en büyüleyici şeyin, bir alanda geliştirilen bir fikrin bambaşka bir alanda yepyeni bir kapı açabilmesi olduğundan başladı.

Aslında başlığın tamamı, “Sıtma’dan Uzaya: Bilimin Sınırlarını Aşan Bir Biyoteknoloji Yolculuğu”. Hoca, açılan bu kapıların sadece yeni bilgiler getirmekle kalmadığını; “translasyonel Tıp” sayesinde gerçek ürünlere, gerçek uygulamalara dönüşerek bir gün hastalara dokunabilecek çözümlere evrildiğini anlattı. “Translasyonel Tıp”, temel araştırmaların laboratuvarda yapılan keşiflerden çıkarak gerçek klinik uygulamalara doğru ilerlediği bir süreç olarak tanımlanır.

Sıtma (malaria) araştırmalarında ortaya çıkan bazı yeniliklerin uzay biyolojisine, oradan da modern biyoteknolojiye uzanan bir zincir etkisi oluşturmasının tam olarak böyle bir hikâye olduğunun örneklerini paylaştı. Sıtma taraması için geliştirilen, yerçekimi etkilerinden faydalanan hücre ayrıştırma yöntemlerinin, başlangıçta yalnızca küresel sağlık için pratik bir çözüm olarak düşünüldüğünü ancak bu yöntemin ne kadar esnek ve güçlü bir araç olduğunu anlattı. Hücrelerin yoğunluğa göre farklı şekilde davranması prensibinden hareketle bu noktaya ulaşıldığını aktardı.

“Uzayda Biyofabrikasyon”

Bu yaklaşımın yerçekimsiz ortama, yani uzaya taşındığında şaşırtıcı bir avantaj oluşturduğunu, mikrogravitide hücrelerin, hiçbir yapay iskelet veya kalıp olmadan kendiliğinden üç boyutlu yapılara organize olabildiğini belirtti. Böylelikle dünyada oluşturulması çok zor olan doku yapılarının uzayda adeta kendiliğinden bir araya geldiğinin gösterildiğini yani “uzayda biyofabrikasyon” denilen yeni bir alanın doğduğunu açıkladı. Bunun bir yandan ileri doku mühendisliği için yeni ufuklar açtığını bir yandan da uzay biyolojisinin geleceğini şekillendiren ilk adımlardan biri olduğunu vurguladı.

Prof. Utkan Demirci, uzay koşullarında öğrenilenlerin dünyada yeni uygulamalar doğurduğunu, aynı fiziksel prensiplerle kanserden nörolojik hastalıklara kadar birçok alanda bozulmamış, yüksek canlılıktaki hücre popülasyonlarını ayırmak için kullanıldığını aktardı. Böylelikle ileri analizlerle tek bir teknoloji hattının; hem küresel sağlık sorunlarına çözüm üretmeye, hem uzayda yeni biyolojik üretim yaklaşımları geliştirmeye, hem de dünyada hassas biyoteknoloji uygulamalarını güçlendirmeye hizmet eder konuma ulaştığından söz etti.

İzleyenlerin tamamının çok etkilendiği konuşmasını, Sevgili Utkan Hoca şu tespitle bitirdi;  “bir sağlık sorununu çözmek için geliştirilen doğru bilimsel yaklaşım, çoğu zaman sınır tanımaz. Malaria araştırmalarından doğan bir fikirle bugün uzayda doku üretmek ve dünyada biyomedikal araştırmaların geleceğini şekillendiren platformlar geliştirmek mümkün olduysa, bilimin gerçekten de ne kadar bağlantılı ve sürprizlerle dolu olduğu bir kez daha görüldü.

Utkan Demirci, Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesi Canary Kanser Erken Teşhis Merkezinde kendi araştırma grubunun başında görev yapmakta, 2005-2014 yılları arasında Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Brigham and Women’s Hastanesi ve Harvard-MIT Sağlık Bilimleri ve Teknolojileri Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nde Biyo-Akustik Mikro-Elektro Mekanik Sistemler Laboratuvarını kurmuş ve yönetmiş.

2013 yılında epilepsi (sara) hastalığının tanı ve tedavisinde kullanılabilecek ucuz ve etkili bir cihaz geliştirerek Bright Future Ödülüne layık görülmüş. 2006 yılında AIDS hastalığı üzerine yaptığı çalışmalarla Massachussetes Institute of Technology (MIT), Technology Review Magazine tarafından biyoteknoloji alanında dünyayı değiştirecek olan ilk 35 bilim insanı arasında gösterilen Türk bilim insanıdır.

Üniversite giriş sınavında ilk 100’e girdiği için Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Fakültesi’nde 1 yıl okuduktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla Amerika Birleşik Devletleri’ne giden ve lisans eğitimini tamamlayan Utkan Hoca, 2001 yılında Standford Üniversitesi’nde yüksek lisans ile hem doktora hem de işletme yönetimi yüksek lisans derecesi almış.

2007 yılında “Dünyanın Geri Kalmış Yerlerindeki HIV/AIDS Sağlık Sorunları İçin CD4 Ucuz, Tek Kullanımda Atılabilir Biyonano Çip” Projesi ile TÜBİTAK, TTGV, TÜSİAD tarafından her yıl başarılı bilim insanlarına verilen Teknoloji Ödüllerinden “Nanoteknoloji, Biyoteknoloji ve Nanobiyoteknoloji Onur Ödülü”nü almıştır.

Prof. Utkan Demirci’nin, gerçekleştirdiği bu çalışmalar ve onları paylaşırken gösterdiği alçak gönüllülük, inanın kelimelerle anlatılamaz. Yıllardır bu tür toplantılarda dinleyip giderek artan saygıyla izlediğim Utkan Hoca ile sohbet ettiğimde, çok farklı yaklaşımlarına da tanık oldum. Örneğin;  üniversite giriş sınavında ilk 100’e girenlere Milli Eğitim Bakanlığı bursu verilmesine ilişkin kararı verenlere halen duyduğu saygı ve vefası, sadece bu yıl Haziran ayından bu yana 7 defa Türkiye’ye gelerek bilgi ve deneyimini paylaşması, “Kemal Sunal esprilerine birlikte gülen aile yapısı” tercihi burada paylaşabileceklerimden sadece üçü…

İyi varsın Sevgili Utkan Demirci Hocam, küresel bir değer olarak bilime ve sağlığa katkılarınla, ülkemizi temsil etmekte gösterdiğin gayretlerin ve duyarlılığın için önünde saygıyla eğiliyorum.

“10 Kasım’a Özgü”nün Devamı

10 Kasım tarihli yazımı hazırlarken, taslağın uzun olması üzerine, bazı küresel isimlere ilişkin derlediğim tespitleri bir sonraki yazımda paylaşacağımdan söz etmiştim. Bu yüzden, kaynaklardan derlediğim sadece iki tespitimi aktaracağım.

Öncelikle, Atatürk’ün Time Dergisi’ne iki defa da kapak olmasına değinmek istiyorum. Bu iki resim, iki ayrı kapağın resmidir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yılı ile Time Dergisinin 100. yılı aynı yıllara isabet ediyor. Mustafa Kemal Atatürk Time Dergisi’ne birçok defa konu olmuş hatta iki defa da kapak konusu olmuştur. Resimlerinden de anlaşılacağı üzere ilki, 24 Mart 1923, yani Dergi’nin kurulduğundan 3 hafta sonra 4. sayısında, ikincisi ise aradan sadece 4 yıl geçince 21 Şubat 1927 tarihlidir.

Time Dergisi, 2013 yılında 90. yıl dönümünü kutlarken 90 kapak hikâyesini ayrıca bir yazı olarak ele almış. “90 Kapak Hikâyesi ile Modern Tarih Hakkında Bilmeniz Gereken Her Şey” başlığıyla geçmişten bugüne 90 isim seçmiş ve listedeki ilk sırayı Mustafa Kemal Atatürk’e vermiş.

Listede; Charlie Chaplin, Benito Mussolini, Mahatma Ghandi, Joseph Stalin, Adolf Hitler, Kraliçe II. Elizabeth, Fidel Castro, John F. Kennedy ve Papa II. John Paul gibi isimler bulunuyor.

Time’a kapak olan diğer Türkler; İsmet İnönü, Şükrü Saracoğlu, Adnan Menderes, Kenan Evren, Mehmet Ali Ağca, Naim Süleymanoğlu, Mine Karakaş, Prof. Dr. Mehmet Öz, Recep Tayyip Erdoğan, Prof. Dr. Özlem Türeci ve Uğur Şahin…

İlk kapağın haberinde, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun 7 ay öncesinde, “Mustafa Kemal Paşa, ‘Türk nerede kendi kendisinin efendisidir?’ sorusuna verdiği ‘Türkiye’de’ cevabı bir ön yargıyı değiştirmiştir. Bu sözler “politikasının temel özelliklerini özetler. Mustafa Kemal, insanları yabancı otoriteye kölece boyun eğme batağından kurtardı, onları doğuştan gelen niteliklerinin farkına varmaya, düşünce ve eylemde bağımsızlığa kavuşturdu” ifadesine yer verilmiştir.

İlk Kapak’ta yer alan Atatürk çizimi, 17 Ocak 1923 günü İzmit’te çekilen video ve fotoğraflardan faydalanılarak hazırlanmış. Gülen yüzüyle yansımış olsa da Mustafa Kemal Paşa aslında derin bir hüznün içinde olduğu, 14 Ocak 1923 tarihinde kendisine tahsis edilmiş trenle Ankara’dan Eskişehir’e geldiğinde, 15 Ocak gün ağarmadan az önce Emir Eri Çavuş Ali’yi çağırarak, “Bir haber var mı?” diye sorduğu, “Şifre geldi ama çözülmedi” cevabı üzerine “Annemin öldüğünü biliyorum bir rüya gördüm yeşil tarlalarda annemle dolaşıyordum, birden bir fırtına çıktı, anamı alıp götürdü” dediği anlatılır.

Yazımı 1936 yılında yaşanan İngiltere Kralı VIII Edward’ın Türkiye’de Atatürk tarafından ağırlanması sonrası Kraliyet Sarayı’nda verdiği sekiz saat süren yemekte yaşananları aktararak bitirmek istiyorum. Konuklar Kral’a, “Bize Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatın” sorusu soruyorlar, Kral’ın söyledikleri sonrası söz alan Sigmund Freud “Hangi dilden, hangi dinden, hangi topraktan olursan ol, Atatürk’ü “sevmemek” mümkün mü” diye başlıyor sözlerine. Kral, “Neden böyle kesin ve keskin düşünüyorsun” diye sorduğunda ise kayıtlarda Freud’un şu cevabı yer alıyor;

Esir aldığı komutanlara insanca davrandı, esir aldığı bayrakları çiğnemedi, çiğnetmedi, esir aldığı halklara saygı duydu, O sadece toprağını korudu, ülkesini ve milletini sevdi, onlar için savaştı, tüm insanlığa, mazlum milletlere örnek oldu, emperyalizme dur dedi, çağdaş düzeni kurdu, özgürlükleri inançların serbestliğini, kadınlara seçme seçilme hakkını, bilimi, doğanın korunmasını, sanatı ön plana çıkardı, daha ne yapsaydı biz evrensel bilim insanlarına…

Kurtarıcı ve Kurucumuz Atatürk’ü tekrar rahmet ve minnetle anıyorum, ruhu şad olsun.