Sağlık Sigortacılığında Uzun Ömürlülüğü Doğru Anlamak

Sağlık Sigortacılığında Uzun Ömürlülüğü Doğru Anlamak

Bu hafta uzun ömürlülük konusunda geçen ay yayımlanmış çok yeni bir rapordan söz edeceğim. Haziran 2026 tarihli, Dünya Ekonomik Forumu’ndan Haleh Nazeri ve Marsh’dan Graham Pearce tarafından, kurumlarının iş birliğiyle hazırlanan raporun adı “Uzun Ömür Getirisi: Sağlık ve Zenginliği Birbirine Bağlamanın İş Dünyası Açısından Gerekçesi”.

Bu hafta uzun ömürlülük konusunda geçen ay yayımlanmış çok yeni bir rapordan söz edeceğim. (https://reports.weforum.org/docs/WEF_The_Longevity_Dividend_2026.pdf). Haziran 2026 tarihli, Dünya Ekonomik Forumu’ndan (World Economic Forum) Haleh Nazeri ve Marsh’dan Graham Pearce tarafından, kurumlarının iş birliğiyle hazırlanan raporun adı “Uzun Ömür Getirisi: Sağlık ve Zenginliği Birbirine Bağlamanın İş Dünyası Açısından Gerekçesi” (The Longevity Dividend: The Business Case for Linking Health and Wealth).

Fırsat Maliyeti

En basit ifadesiyle, seçmediğiniz alternatiften dolayı kaybettiğiniz kazanç fırsat maliyeti olarak tanımlanır.

Rapor, sadece üç düşük teknolojili müdahalenin sağlık sistemlerine 5,8 trilyon dolardan fazla tasarruf sağlayabileceğini, 2040 yılına kadar 645 milyar dolar daha ek verimlik nedeni olabileceğini ortaya koyuyor. Bunların tamamı aslında fırsat maliyetidir ve aynı zamanda fiziksel ve finansal tüm nedenlerin birlikte anlaşılması ve değerlendirilmesi gerekliliğini de gösterir.

Bu üç basit ve uygun fiyatlı değişiklik; evlerde halı bandı ve tutunma barlarıyla düşmeye karşı koruma önlemi alınması, fiziksel aktivitenin artırılması ve işitme cihazlarına erişimin kolaylaştırılmasına dayanmaktadır.

Böylece; uzun ömürlülüğü yaşlılık sorunu olarak değil, yaşam boyu fiziksel ve finansal sağlığın iç içe geçmişliği olarak anlamanın gerekliliğini vurgulanıyor. Uygun fiyatlı konutlardan, yaş almada ayrımcılığı azaltmaya kadar uzanan uzun ömürlülüğü destekleyici müdahalelerin çokluğu anlatılıyor. Uzun ömürlülük ekonomisinin daha geniş kapsamda anlaşılmasıyla önemli yatırım getirileri sağlayabileceğinden söz ediliyor.

Aslında, uzun ömürlülüğün, yaşlanan nüfusa sahip ülkelerin sorunu veya artan emekli sayısıyla oluşan bir bilanço dar boğazı olarak yanlış ele alındığı söyleniyor.

Rapor; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Malezya, Vietnam, Kolombiya, Endonezya, Meksika, Çin, Hindistan, Singapur, Brazilya, Nijerya, Güney Kore, Tayland, Kanada, Hollanda, İngiltere, ABD., Fransa, Hırvatistan, Japonya’nın yer aldığı 21 ülkeden veri toplanarak sayısal analizleri içeriyor.

Sağlık ve Zenginlik

Uzun ömürlülüğün, gelecek yirmi yılın en önemli sağlık sorunu olarak ele alınabileceği ama aynı zamanda hafife alınan ekonomik fırsatlardan biri olduğu ifade ediliyor. Demografik yelpazenin her kesiminden o ülke için bir fırsat sunulduğu aktarılıyor.

“Uzun Ömürlülük Getirisi” olarak; sağlık ve zenginliği birleştirmenin gerekçesinde, ilerleme ve yeniliği, sağlık ve zenginlik arasındaki ayrımın ortadan kaldırıldığı örnekliyor. Hatta, soyut bir demografik zorluğu somut bir ekonomik fırsata dönüştüren üç belirgin ve küçük müdahale modellenerek, toplumların böyle planlamalarla neler kazanabileceği sayısal olarak ortaya konuluyor.

Uzun ömürlülük geçişine hazırlanmak için kapsamlı reformlar veya denenmemiş teknolojiler gerekmediği de vurgulanıyor. Düşük maliyetli, veriye dayalı ve uygulanmaya derhal başlanabilecek küçük müdahalelerle ilerlenebileceği anlatılıyor.

Gerekenin; hükümetler, işverenler ve sağlık finansmanındaki karar verici kurumlarının fiziksel ve finansal sağlığı ayrı ayrı alanlar olarak ele almayı bırakmaları olduğu açıkça ifade ediliyor.

Uzun ömürlülüğü toplumsal bir zorunluluk olarak anlamanın, trilyonlarca dolarlık tasarrufun önünü açabileceği, ek bir ekonomik büyüme sağlayacağı ve küresel düzeyde toplumların refah düzeyini iyileştirebileceği gerekçelendiriliyor.

Kronik Bakım Endeksi

Konuyla ilişkili bir başka rapordan daha söz etmek istiyorum. Bu Rapor da çok yakın zamanda Sigorta Gazetesi’nde yayımlandı (https://sigortagazetesi.com/38-ulkenin-kronik-bakim-endeksi-aciklandi-turkiye-kacinci-sirada/). Rapor, Kronik Bakım Endeksi’nden söz ediyor. Zürich Sigorta Grubu tarafından söz konusu raporda, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECDüyesi 38 ülkenin on yıllık verileri analiz edilmiş.

Rapor, kronik hastalık yükü ve sağlık sistemlerinin cevabı açısından Kronik Bakım Endeksi’ne iki farklı bakış açısı getirerek ülkelerin bu yükü yönetmeye ne kadar iyi hazırlandığını ölçen bir endeks sunuyor. Sonuçlar, bakımın zaman içinde ne kadar amacına uygun organize ve koordine edildiği ile sunulduğunu gösteriyor. Daha kötü sonuçlar genellikle parçalı bakım, sınırlı erişim ve koordinasyon eksikliğiyle ilişkilendiriliyor.

Endekste İsviçre ve Hollanda’nın, 100 üzerinden 80 ve 78 ile ilk sıralarda yer aldığı görülüyor.  Onları; Lüksemburg, Norveç, Güney Kore, İsrail, Belçika, Avustralya, İsveç 70 ve üstü puanlarla takip ediyor. Letonya, Litvanya, Yunanistan, Polonya ve Macaristan ise 30’dan az puanlarla en düşük sıralarda yer alıyor. 38 ülke arasında 59 puanla 18.sıradaki Türkiye’nin altında İtalya ve İngiltere 57, Almanya 55 puanla bulunuyor.

Rapor’da; ne kadar erken harekete geçilirse, bakım ne kadar sağlık hizmetiyle entegre edilirse ve sağlık sistemlerinin ne kadar ötesinde düşünülürse, o kadar iyi sonuçlar alınabileceğini vurgulamaktadır. Halen, sağlıklı kalmayı desteklemek yerine tedaviye odaklanıldığı belirtilse de sağlık politika yapıcıları, işverenler, sigortacılar ve endüstri sorumlularının uzun dönemde sağlıklı yaş almayı hedeflemelerinin daha doğru olacağı yazılmış.

Bu sayede, kaynak verimliliği ve finansal dayanıklılık artışıyla daha proaktif bir süreç yönetilebileceği iddia ediliyor. Bu bağlamda en çarpıcı başlık ise sonuçların harcamaya değil, kaliteye bağlı olmasıdır. Bazı ülkelerin sağlık sistemleri benzer bile olsa, amaca ulaşma, koordinasyon ve hizmetlere erişim farklılıkları endeksteki sıralamayı değiştirebilmektedir. Bu yüzden fırsat; daha erken, entegre, paylaşımlı bakım olarak gösterilmekte, önleme ve koordineli bakımın önemi vurgulanmaktadır.

Sonuç olarak, özellikle ülkemizde daha uzun yaşayıp, daha az sağlıklı, hatta yaş aldıkça sağlıklı bile olmadığımız açıktır. Ne yazık ki ek olarak, çoğunlukla ekonomik imkanların yaşla birlikte azaldığını da mutlaka dikkate almalıyız.

Yapılan araştırmalar, daha fazla önleme, daha erken müdahale konusunda, başta sağlık sigortacıları olmak üzere, sağlık sisteminin tüm paydaşları olarak ortak sorumluluk gerektiğini kesin bir biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle bu nedenleri düşündüğümüzdeülkemiz kamu ve özel sağlık sigortacılığında yıllardır tartışılmakta olan yaşlı bakımı ve uzun süreli sağlık sigortacılığı açısından konunun özenle değerlendirilmesinde büyük yarar vardır.

Yaşlanan bir dünyada ortaya çıkan zorlukları ve fırsatları etkili bir şekilde ele almak için sağlık ve zenginlik arasındaki etkileşimleri anlamak çok önemlidir. İşte tam da bu açıdan, sağlık sigortacılığında da uzun ömürlülüğü doğru anlayarak sadece bir sonraki yıl tazminat prim oranını düşürmeye odaklanmak yerine analiz etmek gerekir. Zaten gelecek buradadır…

Geleceğin sağlık sigortacılığı, sigortalısının tazminatını yönetmeyi temel alacaktır.  Bunun bir önceki aşaması da kişinin kendi sağlığını yönetmesidir.

Kamu veya özel sağlık sigortacıları, sigortalısına her geçen gün artan uzun ömürlülük ve buna bağlı tedavi harcaması faturaları ödemekten; hastalanmasını önleyerek sağlıklılık süresini uzatmaya çabalayan, dolayısıyla sağlık riskini paydaşlarıyla birlikte ekosistem bakışıyla yöneten bir sorumluluğa evrilecektir. Yapay zekâ, giyilebilir teknolojiler ve uzaktan sağlık takibi gibi yenilikçi unsurlar bu sorumluluğun alt bileşenleri olacaktır.

Sağlıklı bireylerin sağlık giderleri her yaşta daha düşüktür, bu hiç unutulmamalıdır. Ayrıca, yaş alma sürecinde sağlıklı çalışanların işlerinden ayrılma oranının daha az olduğu da önemli bir değişkendir. Bu durumu daha fazla sürdürülebilirliğe odaklanarak ilerletmek, bir yandan kişiler için daha fazla finansal dayanıklılık diğer yandan da sağlığa yatırım yapmak için karar vericilere daha fazla kaynak fırsatı sağlayacaktır.

Tersi, sadece parasal olarak değil hakkaniyet açısından da kötü sağlık maliyettir. Sağlık hizmetlerinin maliyetleri artığı gibi, işgücü kapasitesinde azalmalar da görülebilir. Bunlar, finansal baskılara yol açabilir ve sağlığın korunması ile geliştirilmesi konusundaki kaynak arayışlarını zora sokar. Finansal baskılar olduğunda, kişilerin sağlıklı kalmalarına yatırım yapmak için seçenek ve kaynaklar sınırlanacağından, sonuç daima kötü sağlıktır.

Paydaşların Etkileşimi ve Sürdürülebilirlik

Paydaşların Etkileşimi ve Sürdürülebilirlik

Bu hafta; ekosistem, ilaç ve nüfus konularında üç çarpıcı başlığı paylaşacağım. İlki, Avrupa Birliği Kritik İlaçlar Yasası. İkincisi, dünya nüfus gününde TÜİK tarafından yayınlanan istatistikler. Sonuncusu, ekosistemde amaç odaklılık. Aslında, bu üç konu farklı konular değil, neden sonuç ilişkisi açısından bakıldığında, biri diğerini etkileyen konular. Hatta geçtiğimiz haftanın konusu olan tedarik zinciri hatırlandığında, sanki devamı gibi bile düşünülebilir.

Bu hafta; ekosistem, ilaç ve nüfus konularında üç çarpıcı başlığı paylaşacağım. İlki, Avrupa Birliği Kritik İlaçlar Yasası. İkincisi, dünya nüfus gününde TÜİK tarafından yayınlanan istatistikler. Sonuncusu, ekosistemde amaç odaklılık. Aslında, bu üç konu farklı konular değil, neden sonuç ilişkisi açısından bakıldığında, biri diğerini etkileyen konular. Hatta, geçtiğimiz haftanın konusu olan tedarik zinciri hatırlandığında, sanki devamı gibi bile düşünülebilir (https://sigortagazetesi.com/haluk-ozsari-yazdi-saglik-yoneticileri-ve-tedarik-zinciri/).

“Avrupa’dan Al” Mekanizması

Avrupa Birliği (AB), hayati ilaçlara erişimi güvence altına almak için, Mart 2025’de tartışmaya açtığı “Kritik İlaçlar Yasası” teklifi üzerinde geçenlerde anlaşmaya vardı. Başta antibiyotik, insülin ve ağrı kesici gibi temel ilaçlarda tedarik güvenliğinin güçlendirilmesi, AB içinde üretim artışı, gerektiğinde ortak alım yapılması ve stok bilgilerinin paylaşılması ile gönüllü yeniden dağıtım bile düzenlemede düşünülmüş.

Asıl amacın, Avrupa genelinde ilaç tedarik zincirlerinin dayanıklılığını artırma ve üretim kapasitesini güçlendirmeye yönelik olduğu bu düzenleme kapsamında;

  • 200’den ilacı içeren bir liste oluşturularak,
  • Tedarik zincirindeki kırılganlıklar Avrupa İlaç Kıtlıkları İzleme Platformu (ESMP) üzerinden analiz edilerek genişletilecek,
  • Kalite İnovasyon Uzman Grubu (QIG) ilaç üreticilerine destek sağlayacak,
  • Ortak tedarik ve devlet yardımı süreçleri değerlendirecek.

2025 teklifi, COVID-19 pandemisi deneyimini de göz önüne alarak, olası ilaç kıtlıklarına karşı hazırlanmış. Üretim, tedarik zinciri ve kaynaklar için teklif edilen Kritik İlaçlar Yasası dört ana kritik noktayı içermektedir;

  • AB üretim kapasitesini stratejik projeler aracılığıyla geliştirmek,
  • Güvenilir tedarik zincirlerini teşvik etmek için kamu alımlarından da yararlanmak,
  • AB ülkeleri arasında ortak alımları desteklemek,
  • Ekonomide oligopol olarak nitelendirilen piyasalardaki bağımlılığı azaltmaya yönelik uluslararası ortaklıkları bulup devreye sokmak.

Bu yeni yasa AB’nin ilaç stratejisinin reformu yoluyla ele alınan mevcut girişimleri tamamlıyor. Ayrıca, önerilen yasa, kamu alımlarında AB merkezli tedarikçileri önceliklendiren yeni bir “Avrupa’dan al” mekanizmasını içeriyor. Bu mekanizma, AB içindeki güvenilir tedarik zincirlerini güçlendirmeyi ve yüksek düzeyde halk sağlığı koruması ve güvenliği sağlamayı amaçlıyor.

Hatta; Belçika, Çekya, GKRY, Estonya, Almanya, Yunanistan, Letonya, Litvanya, Portekiz, Slovenya ve İspanya Sağlık Bakanları tarafından, AB’nin daha geniş özerklik çalışmalarına entegre edilmesinin ve bu bağlamda savunma fonları kullanılmasının önerildiği de yazıldı (https://tr.euronews.com/saglik/2025/03/09/ozel-haber-ab-ulkeleri-kritik-ilaclar-icin-savunma-fonlarinin-kullanilmasini-istiyor).

Avrupa İlaç Ajansına (EMA), 2025 yılında tedarikinde sorun olan 34 ilacın 16’sını “kritik” olarak nitelendirerek listelemişti (https://www.euronews.com/health/2025/03/11/which-critical-medicines-are-in-short-supply-in-the-european-union).

11 Temmuz Dünya Nüfus Günü

Dünya Nüfus Günü, dünya nüfusunun durumu hakkında farkındalık yaratmak amacıyla her yıl 11 Temmuz’da kutlanmaktadır. 1989 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDPtarafından dünya nüfusunun 5 milyara ulaştığı tarih olan 11 Temmuz 1987 günü Dünya Nüfus Günü ilan edilmiştir. Şimdi, Dünya Nüfus Günü’nde TÜİK tarafından paylaşılan konuyla ilgili istatistikleri aktaracağım (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58197).

Birleşmiş Milletler 2025 yıl ortası için dünya nüfusunun 8.2 milyar olduğunu tahmin ediyor. En fazla nüfusa sahip ilk üç ülke, bir milyar 463 milyon ile Hindistan, 1 milyar 416 milyon ile Çin, 347 milyon 275 bin ile Amerika Birleşik Devletleri. Üç ülke dünya toplam nüfusunun yüzde 39,2’si. Türkiye 194 ülke arasında 18. sırada ve dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluşturuyor.

Birleşmiş Milletler 15-24 yaş grubu genç nüfus oranlarında; en yüksek yüzde 23,3 ile Güney Sudan yüzde 23,1 ile Suriye, yüzde 22,5 ile Orta Afrika Cumhuriyeti izlerken, en düşük ülkeler arasında ilk üç yüzde 8,8 ile Monako, yüzde 9,1 ile Malta, yüzde 9,5 ile Almanya izlemektedir. Dünya ortalaması yüzde 15,6, Türkiye oranı yüzde 14,8’dir. AB üyesi ülkelerde en yüksek oran yüzde 13,5 ile İrlanda, yüzde 12,5 ile Fransa, yüzde 12 ile Danimarka, en düşük oran ise yüzde 9,1 ile Malta, yüzde 9,5 ile Almanya, yüzde 9,9 ile Bulgaristan, Slovakya, Slovenya ve Avusturya olmaktadır.

Birleşmiş Milletler 65 ve daha yukarı yaştaki yaşlı nüfus oranları incelendiğinde, en yüksek ilk üçte yüzde 36 ile Monako, yüzde 30 ile Japonya, yüzde 25,1 ile İtalya yer alırken en düşük üç ülke arasında yüzde 1,7 ile Katar, yüzde 1,8 ile Birleşik Arap Emirlikleri, yüzde 2 ile Zambiya bulunmaktadır. Dünya ortalaması yüzde 10,4, Türkiye ise yüzde 11,1’dir. Bu oranın AB ülkeleri sıralamasında; en yüksek ilk üç yüzde 25,1 ile İtalya, yüzde 24,9 ile Portekiz yüzde 24,4 ile Yunanistan tarafından paylaşılırken, en düşük ilk üç yüzde 14,9 ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, yüzde 15,8 ile Lüksemburg, yüzde 16,2 ile İrlanda olmaktadır.

Birleşmiş Milletler doğuşta beklenen yaşam süresinin erkeklerde 70,9 kadınlarda 76,2 ile yıl ortalama 73,5 yıl, en yüksek olduğu üç ülkeyi ise 84,7 yıl ile Monako, 84,4 yıl ile San Marino ve 82,4 yıl ile Avustralya, Andorra ve Birleşik Arap Emirlikleri olarak açıklamıştır.

Ekosistemde Paydaş Etkileşimi

İşte tam bu noktada konuyu ekosistem kavramına getirmek isterim. Ekosistem, bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar gibi belirli bir alandaki canlının (biyotik) aralarında ve çevrelerindeki su, toprak, hava, ışık gibi cansız (abiyotik) bileşenlerle kurduğu, karşılıklı etkileşim ve sürekli enerji akışına dayalı doğal denge sistemi olarak tanımlanmaktadır.

Günümüzde ise ekosistem kavramı biyolojiyi de aşarak, belirli bir teknoloji veya iş modelini oluşturan yapıları ifade etmek için de kullanılır. Tıpkı, akıllı telefonun cihaz, yazılım ve aksesuarlarından oluşan bütünlük ya da girişimcilik ekosistemi örneğinde olduğu gibi.

Paydaşların Ortak Hareketi

Son dönemde sıkça kullanılan amaç odaklı ekosistemlerden söz edilmektedir. Amaç odaklı ekosistemler; şirketleri, şehirleri, kurumları yani tüm yapılardaki unsurları bir araya getirerek hiçbir bileşenin tek başına çözemeyeceği başlıkları çözer. Ortak amaç bu bileşenleri, koordineli eyleme dönüştürmektir. Amaç ekosistemlerinde başarma kapasitesine odaklanma vardır, yönetim modeli ayrı yollarla değil, birlikte tasarlanır, görev kısıtlamadan yapıyı uyumlu tutmak olarak anlatılır. “Moral Legitimacy Struggles in Purpose‑Driven Ecosystems: Interplay of Collective Narratives and Meta‑organizational Architectures” adlı makale tam bunları özetliyor (https://link.springer.com/article/10.1007/s10551-026-06327-3).

Ekosistemlerin ortak bir amaç etrafında birleşen kolektif örgütler olduğunu ve genellikle kar amacı güden kuruluşlar olan ekosistem katılımcılarının toplumsal beklentilerini proaktif olarak ele almalarını sağladıklarından söz ediliyor. Konuların karmaşıklığı ile dış beklentilerin çokluğu dikkate alındığında, ekosistem katılımcılarının tutarlı bir amaç ve buna uygun örgütsel yapılar ve eylemler konusunda görüş ayrılığına düşebileceklerini aktarılıyor.

Bu hafta başlangıçta da belirttiğim gibi birbiriyle ilişkili üç konu verilerini paylaştım. Özellikle nüfus verilerinin dikkatle incelenmesi, başta sağlık sigortacılığı olmak üzere, sağlık sektörünü doğrudan ilgilendirmektedir.

Geleceğe yönelik stratejik kararlar verilirken, nüfus ve ilaç verilerinin amaç odaklı ekosistem bakışıyla değerlendirilmesinde yarar olacaktır. Bu bağlamda, her düzey ve pozisyondaki sağlık yöneticilerinin önceliklerini belirlerken böyle bir ekosistem bakışı ve ilgili paydaşların konuyla ilgili yaklaşımlarını değerlendirmesi; sadece kendi kurumlarını değil aynı zamanda sağlık sisteminin sürdürülebilirliğini de etkileyecektir.

Sağlık Yöneticileri ve Tedarik Zinciri

Sağlık Yöneticileri ve Tedarik Zinciri

Bu hafta tedarik zinciri kavramından söz edeceğim. Pandemi döneminde bozulduğu hatta bir başka deyimle kırıldığı için, sağlık hizmetlerinin de içinde bulunduğu bazı mal ve hizmetlere erişimde ciddi zorluklar yaşanan bu zincirin üzerinde duracağım. Aksamasının sonuçlarını sağlık hizmetine ihtiyacı olanlar da yaşadığı için, daha zor ve daha pahalıya ulaşılan bu zincirle ilgili görüşleri aktaracağım.

Neden Tedarik Zinciri

Tedarik zinciri, ham maddeden son ürünün kullanıcıya ulaşmasına kadar yaşanan yolculuktur. İngilizce karşılığı “supply chain” olan tedarik zinciri kavramı, lojistik ağı olarak da ifade edilir. Üretim, depolama, dağıtım ve hizmetlerin bütünü olarak tanımlanır. Tedarikçi, üretici, dağıtıcı, perakendeci ve kullanıcıyı birbirine bağlayan bir ağdan söz edilir. Her aşamasında da bilgi, insan, kaynak ve teknolojiyi içerir.

Amaç, karmaşık olan bu ağı maliyet açısından verimli yapmak, kullanıcısını da memnun etmektir. Sanki bir orkestra gibi, enstrümanların uyumlu çalınması olarak da düşünebilirsiniz. Özellikle yoğun rekabet olan alanlarda ve ilaç, aşı gibi tıbbi ama bir o kadar da stratejik olan ürünlerde, iyi yönetilen bir tedarik zinciri ilgili tüm kurumlar için çok önemlidir. Bu yüzden zincir; daha az aşamadan geçtikçe, daha kolay ulaşıldıkça, yüksek hız ve düşük maliyet kaçınılmazdır.

Sıklıkla sağlığın da içinde olduğu küresel tedarik zincirleri için bu çok daha fazla geçerlidir. Farklı ülkeler, farklı lojistik ağlar ve farklı teknolojilerle birlikte olması hizmeti kullanana ulaşmasında beklenmedik sorunlar ve karmaşıklıkları gündeme getirebilir. Pandemi örneğinde olduğu gibi, ekonomik hareketlilikten ve gecikmelerden daha çok etkilenebilir. Ama doğru bir yönetimle bu zorluklar avantaja çevrilebilir.

Dolayısıyla, daha yavaş işleyen ve riskleri fazla bir ortamla karşılaşılabilir. Bunları en aza indirmenin yolu, seçenekleri çeşitlendirmek, daha fazla kullanıcıya ulaşmak ve daha geniş bir üretim fırsatı oluşturmaktır.

Tedarik Zinciri Aşamaları

Doğaldır ki bu sürecin ilk aşaması, gerekiyorsa hammadde tedarikidir. Üretimi yapılanın doğru yerden, doğru zamanda ve uygun fiyatla getirilmesi şarttır.

İkinci aşama, üretim sürecidir. Hammaddelerin işlenip ürüne dönüştürülmesi gereklidir.

Bir sonraki aşama olan depolamada, düzenli ve güvenli bir şekilde saklanma ile ihtiyaç anına kadar stok yönetimi kavramı öne çıkar. Sağlık gibi son kullanma tarihi ağırlıklı ürünlerin fazla olduğu bir alanda, stok yönetimi çok daha önemli olur. İşte bu yüzden zincir sağlık kuruluşları bu süreci tümüyle kendileri yönetirler. Ana depodan en uç noktaya kadar hangi üründen ne kadar var, ne kadar ihtiyaç olacak gibi detayları sürekli takip ederler.

Depolama aşamasından sonra gelen lojistik süreci, ürünlerin doğru yere ulaşması için bu kapsamda çok önemlidir. Doğru lojistik yönetimi, ürünün zamanında ve eksiksiz bir şekilde teslimini sağlar.

Teslimat sondan bir önceki aşamadır. Lojistik sürecin ardından, ürün artık kullanıcı olan sağlıklı kişi veya hastaya ulaşır. Bu aşama, kullanıcının memnuniyetini etkilediği için tedarik zincirinin en kritik aşamasıdır. Geç veya hasarlı ulaşması sağlıkta bu kritikliğin önemli bir bileşenidir.

Son aşama ise iade ve geri dönüşüm aşamasıdır. Ürün iade edilmek istenebilir ya da son kullanım tarihi tamamlandıysa imha veya geri dönüştürülmesi gerekebilir. Sağlık bu alanda da diğer alanlara göre çok özen gösterilmesi gereken bir alandır. Özen, hasta ve çalışan güvenliği açısından şarttır.

Tedarik Zinciri Ne Sağlayabilir?

Tedarik zincirinin, sağlık alanında da dikkate değer yararları vardır. Bunlar;

  • Maliyetleri düşürme,
  • Lojistik işlemleri hızlandırır ve kolaylaştırma,
  • Fazla stok maliyetini önleme,
  • Rekabet gücünü artırma,
  • Kaynakların verimli kullanılmasına yol açma,
  • Hasar ve hataları azaltma,
  • Kullanıcı memnuniyetini artırdığından sadakat oluşturma,
  • Krizlerde depolamaya bağlı olarak kesintisiz hizmet sağlama,
  • Şeffaflık, güven ve sürdürülebilirlik bakışı getirme
  • Hasta ve çalışan güvenliği

olarak sıralanabilir.

Geçtiğimiz Haziran ayında, “Tedarik Zincirleri: Risk ve Dayanıklılık Üzerine Öngörülü Bir Rapor” adıyla bir rapor yayınlandı. Orijinal adı, “Global Supply Chains A Foresight Report on Risk and Resilience, June 2026” olan bu raporda tedarik zinciriyle ilgili tespitler vardı  (https://assets.publishing.service.gov.uk/media/6a1edb2a050971fbebf3bd75/Global_Supply_Chains_-_A_Foresight_report_on_risk_and_resilience.pdf.). Sağlık açısından da önemle değerlendirilebileceğini düşündüğüm için bu tespitlerin bazılarını paylaşmak isterim;

Tespitlerden ilki, tedarik zincirlerinin ne olduğuna yönelik sıralanmış;

  • Ağlardır, zincir değildir,
  • Gizli bağımlılıklar yoluyla yayıldığı birbirine bağlı ağlardır,
  • Dayanıklılık, sistem açısından kritik kuruluş, güzergah ve altyapı belirlenmesini gerektirir,
  • Risk paylaşılır,
  • Ortak tedarikçiler, altyapı ve ulaşım koridorları ortak güvenlik açıklıkları yaratır.

Government Office for Science tarafından hazırlanan rapor, savunmasızlık seviyesi olarak üç katman tanımlıyor;

  1. Firma düzeyindeki riskler tek kaynak kullanımı, düşük stoklar ve zayıf görünürlükten kaynaklanır.
  2. Ağ düzeyinde riskler mega merkezlerden, dar geçitlerden ve bağlantı noktası tedarikçilerinden kaynaklanır.
  3. İklim, jeopolitik ve siber şoklar bu yapısal zayıflıkları daha da artırıyor.

2040 için tedarik zincirinde gelecek senaryoları olarak raporda beş farklı öngörü yer alıyor;

Fırtınadaki Ada: Parçalanma ve zayıf uyum kronik bozulmalar, kıtlıklar ve dalgalı ticaret getirebilir,

  1. Yeşil Duvarlar, Gri Gökyüzleri: Dengesiz uyum yenilik kazananları üretir, ancak aynı zamanda artan eşitsizlik ve istikrarsızlık ortaya çıkarır,
  2. Reaktif Sıfırlama: Blok tabanlı kararlılık güvenilirliği artırır ama uyum reaktif ve maliyetlidir,
  3. Ekokür: Proaktif uyum, döngüsellik ve iş birliği, dayanıklı, sürdürülebilir tedarik zincirlerine yol açar,
  4. Wildcards: Siber saldırılar, ani ısınma, sentetik gıda atılımları ticareti hızla yeniden şekillendirebilir.

Bu tespit ve öngörülerden sonra raporda bazı tavsiyelerde de bulunuluyor;

  • Ağlar ve dış baskılar arasında risklerin nerede olduğunu belirleyin.
  • Müdahaleleri genel çözümler yerine belirli risk arketipleriyle eşleştirin.
  • Stratejileri birden fazla geleceğe karşı sürekli stres testinden geçirin ve buna göre uyum sağlayın.

Sağlık Yöneticisi İçin Risk Öngörülü Planlama

Tedarik zincirinin her düzeydeki sağlık yöneticisini ve kurumlarını ilgilendiren boyutları var. Ürün ya da hizmetin üretiminden, ihtiyacı olan sağlıklı kişi ya da hastaya kadar yaşanan tüm aşamalar düşünülerek; gerekenler nereden alınacak, nasıl üretilecek, nereye taşınacak ve sağlık hizmetine ihtiyacı olana nasıl ulaştırılacağı aşama aşama her türlü risk öngörülerek planlanmalıdır.

İşte bu aşamaların her birini düzenleyen sistemdir. Böylelikle, tedarik zincirinin amacı olan üretim ve pazarlama süreçlerini hızlandırmak, maliyetlerini yönetmek ve ürünü ihtiyaç duyulan zamanda sunmak konusunda sağlık yöneticileri için de bütüncül bir bakış sağlanmış olur.

Sigortacılıkta 2030 Vizyonu: İki kat büyüme

Sigortacılıkta 2030 Vizyonu: İki kat büyüme

Sigortacılıkta aktiflik oranının son beş yılına bakıldığında oranın yüzde 50’yi aşmış olduğu görülüyor. Sigortacılıkta, kalıcı sigortalılık bakışını yerleştirme bu açıdan da çok önemlidir. Öte yandan, sağlık sigortacılığının süreklilik gösterme oranının yüzde 50’lere yaklaşması bu açıdan başka önemli bir nokta ve hatta başlangıç fırsatı olarak değerlendirilebilir. Onun için, Türkiye Sigorta Birliği, “Tanıştık ama bağ kurabildik mi?” sorusunu soruyor.

Bu hafta, Türkiye Sigorta Birliği Nisan 2026 tarihli Durum Belgesini değerlendirmek (https://www.tsb.org.tr/content/Broadcasts/TSB%20DURUM%20BELGES%C4%B0.pdf) istedim. Konuya özellikle değinmeyi planladığım için de biraz geciktim açıkçası. Nedeni çok basit.  Rapor, sigortacılığın sürdürülebilir büyüme vizyonunu ile Türkiye ekonomisine yönelik stratejik katkı alanlarını verilerle ortaya koymaktadır. Bu nedenle, geliştirilen slogan olan #SigortasızOlmaz vizyonunu paylaşmayı önemli buluyorum.

Bugünün Büyümesi ve 2030

Aktif büyüklüğün 4,2 trilyon liraya ulaştığı, hatta 2026 yılı ilk çeyrek sonuçlarına göre 459 milyar lira civarında öz sermaye büyüklüğüne erişen sigortacılıktan söz ediliyor. Bu rakamlar, 2025 yılı aynı dönemine göre, yüzde 59 büyüme ve yüzde 63 öz sermaye artışına karşılık geliyor. Prim üretimi sadece bu yılın ilk üç ayında 396 milyar liraya ulaşmış. Toplanan prim yüzde 46 artarken ödenen tazminat yüzde 85 büyümüş.

Rapor’da, 2030 vizyonu kapsamında iki kat büyüme hedefinin yer aldığı hedefiyle  başlamalıyım. Bu hedef kapsamında; toplam prim üretiminin 50 milyar ABD dolarıpenetrasyon oranının da yüzde 4,7 düzeyine yükseltilmesi öngörülüyor. Penetrasyon oranı, sigorta primlerinin Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranı olarak bilinir ve 2025 yılında yaklaşık yüzde 2,8’dir. Ekonomide sigortacılık ağırlığının artışı, risklerin tabana yayılması ve finansal sistemin derinleştirilmesinden de söz ediliyor.

Rapor’un içerdiği başlıkların, ekosistem paydaşlarınca değerlendirilmesinde yarar olacaktır.

13 Ayrı Odak

Rapor, 13 ayrı alanda yapılabilecekleri bölümlere ayrılmış olarak sıralıyor;

  1. Sektörün Sermaye Yapısının Güçlendirilmesi,
  2. Dağıtım Kanallarının Yapılandırılması, Niteliğinin Artırılması ve Çeşitlendirilmesi,
  3. Türkiye Hayat Sigortacılığında Yeni Bir Evre: Yatırım Fonlu Sigortalar,
  4. Finansal Sigortalar ile İlgili Gelişmelerin Sağlanması,
  5. Yenilikçi Sigorta Ürünlerinin Geliştirilmesi,
  6. Yeşil Dönüşüm ve Sürdürülebilirlik (ESG) Çalışmalarının İlerletilmesi,
  7. Özel Sağlık Sigortalarının Geliştirilmesi,
  8. Banka Sigortacılığının Geliştirilmesi,
  9. Tamamlayıcı Emeklilik Sisteminin (TES) Hayata Geçirilmesi,
  10. Sigortacılıkta Eğitim ve Kültür Dönüşümü,
  11. Trafik Sigortasına Köklü Çözüm Getirilmesi,
  12. Sigortacılık Mevzuatının Değişen Dünyaya Uyumunun Sağlanması,
  13. Katılım Sigortacılığının Geliştirilmesi.

Özel Sağlık Sigortacılığında Vizyon

Rapor’da sağlık, sadece yedinci bölüm olarak değil, aslında beşinci, onuncu ve on ikinci bölümlerle de yakın ilgisi açısından değerlendirilmesi gereken bir başlık olabilir. Zaten, Türkiye Sigorta Birliği 18-19 Eylül 2024 ve 10 Ocak 2025 tarihlerinde yapılan Arama ile Önceliklendirme Konferansları Raporları da bu başlıklarda yapılabilecekleri içermekteydi.

Tüm dünyada özel sağlık sigortaları bireylere bir seçenek olarak sunularak, kamu politikaları  ile desteklenmektedir. Rapor, özel ve tamamlayıcı sağlık sigortalarının yaygınlaşabilmesi ve beklenen faydayı sağlayabilmesi için;

  • kamu tarafından uygulanacak teşvik mekanizmalarının geliştirilmesine,
  • veri paylaşımının şeffaf ve sürdürülebilir bir zeminde yürütülmesine,
  • anlaşmalı kurum modellerinde uzun vadeli iş birliklerinin hayata geçirilmesine

vurgu yapmaktadır.

Böylelikle, kamu üzerindeki sağlık harcamaları yükünün hafifletileceği ve sigortacılığın kapsayıcılığının artırılacağı ifade edilmektedir. Bu kapsamda, tamamlayıcı sağlık ve özel sağlık sigortalarına kamunun finansal teşvikleriyle sağlık sigortalılarının artırılmasının önemine değinilmektedir.

Bu bağlamda;

  • özel sağlık sigortaları için ödenen primlerin yüzde 25’i kadar devlet katkısı sağlanması,
  • devlet katkısına karşılık gelen tutarın primden indirilerek sigorta ettirenden alınmaması,
  • Sigorta Bilgi ve Gözetim Merkezi (SBM) aracılığıyla devlet katkısı tutarlarının Bakanlık bütçesine konulan ödenekten ilgili sigorta şirketine ödenmesi

önerilmektedir.

Böylece, devlet teşviki sağlanması için mevzuat değişikliği ihtiyacı bulunmakta olup ilgili mevzuata devlet katkısına ilişkin hüküm eklenmesi önerilmektedir.

Risk Gerçekleşmeden Sigorta

Sigortacılığın, artık risk gerçekleştiğinde tazminat  ödeyen bir yapı değil; ekonomik dayanıklılığı güçlendiren, tasarrufları büyüten ve geleceğin finansal istikrarına katkı sağlayan stratejik bir aktör konumunda olması hedeflenmektedir.

Dolayısıyla, sigortacılığın; risk, teknik yaklaşım ve sürdürülebilir bir kârlılığı hedeflediğini öne çıkaracağının altını çizeceğini söylemek iyimser bir yorum olmayacaktır. Önümüzdeki süreçte; yalnızca poliçe üretimiyle değil, doğru riski doğru fiyatlayan yapıyı yönetme anlayışıyla ilerleyeceğini dikkate almak gerekecektir.

Yeni sigortalı bakışı da bu dönemde değer kazanacaktır. Yenilemede de fiyat rekabetinin yerini ilk sigortalanacaklara erişim stratejileri alabilecektir. Dijital kanallar, ekosistem iş birlikleri ve genç sigortalılar bu değişime damgasını vurabilecektir.

Sağlık sigortaları açısından da medikal enflasyonun oluşturduğu maliyet baskısı sürdürülebilir bir fiyatlamanın en önemli riski olabilecektir.

Sağlık sigortacılığında bunlara ek olarak;

  • kamu sigortasıyla birlikte uzun süreli sigortalılığa geçiş ile genç yaşların hedeflenmesi,
  • yaşam kalitesi artışı ile engellik azaltılması bağlamında koruyucu ve sağlığı geliştirici poliçeler üretilmesi,
  • kritik hastalıklar gibi alanlarda

riski önceden belirleyerek yöneten yaklaşımlar da düşünülmelidir.

“Tanıştık Ama Bağ Kurabildik mi?”

İşin özü, sigortanın ihtiyaç anında yapılmayacak bir süreç olduğu yaklaşımına  dayanmaktadır. Bu yüzden, sigortacılıkta da veriyi yönetmek şarttır. 34 milyonu aşan tekil aktif sigortalının varlığına değinilirken, sadece son 10 yılda sisteme giren ama artık aktif olmayan 46 milyonu aşkın kişinin varlığından da söz ediyor. Sadece bu iki veri bile, yalnızca penetrasyon değil, sürekliliğin de dikkate alınmasının önemini gösteriyor.

Sigortacılıkta aktiflik oranının son beş yılına bakıldığında ise oranın yüzde 50’yi aşmış olduğu görülüyor. Sigortacılıkta, kalıcı sigortalılık bakışını yerleştirme bu açıdan da çok önemlidir. Öte yandan, sağlık sigortacılığının süreklilik gösterme oranının yüzde 50’lere yaklaşması bu açıdan başka önemli bir nokta ve hatta başlangıç fırsatı olarak değerlendirilebilir. Onun için, Türkiye Sigorta Birliği, “Tanıştık ama bağ kurabildik mi?” sorusunu soruyor.

Ekmeği Ekmekçiye Ver…

Ekmeği Ekmekçiye Ver…

Bu söz, bir Anadolu deyişinin ilk bölümü. Yorumu; her işi o işin ustasına, bilenine yaptır, “Ekmeği ekmekçiye ver” sözünün devamı en az ilk bölümü kadar etkileyici;  “Bir ekmek de üste ver”.

Bu söz, bir Anadolu deyişinin ilk bölümü. Yorumu; her işi o işin ustasına, bilenine yaptır, “Ekmeği ekmekçiye ver” sözünün devamı en az ilk bölümü kadar etkileyici;  “Bir ekmek de üste ver”

Bu Anadolu deyişini çok sık tekrarlayan, ekibiyle yaptığı toplantılarda çok sık kullanan bir sağlık yatırımcısını anmak için bu başlığı atmak istedim. 12 Şubat 2026’da vefat eden soyadı gibi güzel bir insanı yad edeceğim. Daha çok bilineni ile Biruni ama aynı zamanda Centro ve Çevre Laboratuvarlarının Kurucusu Rahmetli Ömer Güzel’den söz ediyorum. Geçekten de çok özel ve güzel bir insandı, belki sayfalarca, saatlerce anlatılsa eksiklikler kalabilecek bir insandı.

Kişisel dostluğum, ailemizin vefası ve sektöre kazandırdıklarına saygım gereği, bu satırları yazmak istedim. Yazarken iki konuyu çok önemsiyorum. İlki bilinenleri hatırlatmak, ikincisi ve hatta belki daha önemlisi az bilinen, birlikte çalışanların yaşadıklarını buraya taşımak…

Her şeyden önce, 1980’li yıllardan bugüne uzun yıllar laboratuvar hizmetleri ve sağlık yönetiminde önemli çalışmalarda öncülüğü, kuruculuğu ve imzası vardı.

1953 yılında Gaziantep’te dünyaya gelmiş. Tıp eğitimini İstanbul’da tamamladıktan sonra biyokimya ve moleküler biyoloji alanında akademik çalışmalar yürütmüş. Yurt dışında aldığı eğitimlerle bilimsel perspektifini genişletmiş. Türkiye’ye döndükten sonra özellikle tıbbi laboratuvar hizmetlerinin gelişimi için çok çaba sarf etmiş.

Kurucusu ve yöneticisi olduğu kuruluşlarla sağlık sektöründe kalitenin artmasına kendini adamıştı. Laboratuvar tıbbında akreditasyon süreçleri, kalite kontrol mekanizmaları ve modern tanı altyapılarının yaygınlaştırılması konularında, ulusal ve uluslararası camialarda aktif görevler üstlenmişti.

Kamu ve özel sektör arasında samimi bir köprü olmuştu. Sağlık politikalarının geliştirilmesi, başta Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) olmak üzere sadece özel sağlık kuruluşlarının değil sivil toplum kuruluşlarının da kurumsallaşması ile kalite odaklı anlayışın yaygınlaşmasında hep baş rol oyuncusu olmuştu. Laboratuvar ve kalite derneklerinin Türkiye’yi temsil eden rolleri de olmuştu, gerektiğinde kendisinin devamı için tüzük değişikliği yapan uluslararası dernek örnekleri bile anlatılır. Türkiye Sigorta Birliği ile OHSAD ve fiyat tarifeleri bağlamında Türk Tabipleri Birliği arasında iyi çalışan bir köprü olmak için gösterdiği gayretlerin canlı tanığıyım.

Gelelim az bilinen yönlerine…

Birlikte çok çalıştık. Özellikle son 15 yılda, bir çok projede, hazırlıkta, organizasyonda  sivil toplum kuruluşunda yakın çalışma arkadaşı ve ekip olduk. 1990’lı yıllarda Sağlık Bakanlığı’nı temsilen bürokrat olarak katıldığım toplantılarda başlayan bu tanışıklığımız, her geçen gün derinliği artan dostluğa dönüştü. Sağlık reformu tartışmalarının yeni başladığı o yıllardaki mülkiyetten bağımsız ilkesel dik duruşu ve kamu sağlığına yönelik netliği hep aklımdadır. Hatta zaman zaman inatçı tavrını bile hatırlıyorum.

Doğru bildiği konularda, bürokratik saygı ve nezaket sınırları içinde, Sağlık Bakanlarına bile itirazında devam ederdi. Son 15 yıllık beraber olduğumuz birkaç toplantıdaki zarif karşı çıkışları gözümün önünden hızla akıp gidiyor. Bürokratlığım döneminde, birlikte konuşmacı olduğumuz ve farklı bakış açısı beklenen paneller ile çalıştaylarda bile, sıklıkla aynı pencereden bakabilmenin mutluluğunu yaşamıştım. Hatta her Ankara’ya dönüşümde çalıştığım dönemin Sağlık Bakanlarına bu yaklaşımları aktardığım anlar, sanki dün yaşanmış gibi…

Kendi kurdukları dahil, çalıştığı ve katkı verdiği her yapıyı, tıpkı sık sık kullandığı Anadolu sözlerinden biri olan “Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste ver” yaklaşımında olduğu gibi, uzmanlaşmaya değer veren ama onun da hakkını veren noktaya taşımıştı. Çünkü, bu bakış, sanki bir hayat felsefesiydi, kurumsallaşmanın bir kanıtıydı. Şirketleri için aldığı danışmanlık hizmetlerini yıllar sonra, kendisi de, o hizmeti verenler de böyle anlatmışlardı.

Çok çalışkan, çok okuyan ve araştıran bir kişiliği vardı. Her toplantıya hazırlanarak gelir ve diğer katılımcılardan bile bunu beklerdi. 2022 yılında Değer Temelli Sağlık Derneği’ni (DETESADER) kendisinin de içinde olduğu 32 kurucu üye ile birlikte kurmuştuk. Vefatına kadar da Dernek Yönetim Kurulu Üyemizdi.

DETESADER’de her Çarşamba sabahı çevrimiçi Yönetim Kurulu Toplantısı yapıyoruz. Son dönemi hariç, her toplantımızda gündemde kendisine bir bölüm ayrılmıştı; “Ömer Güzel İle Son Beş Dakika”. Sanki Üniversite’deyiz, sanki Makale Saati ve Ömer Güzel son yayınlanmış bir makaleyi özetliyor. O kadar etkileyici ve çarpıcı değişimleri aktarırdı ki, sanki her hafta yeni bir şeyler öğrenmiş ilk yıl asistanı gibi mutlulukla ayrılırdık ama tartışmalarımızın birkaç telefonla uzadığını bile yaşardık. Çoğu zaman da toplantıyı planlanan saatinde bitirerek. Ayrıca, vefatından neredeyse bir ay kadar önce katıldığı bir başka çevrimiçi toplantıdaki katkıları camiaya son seslenişiydi belki de…

Bu toplantılarda yaşadığım bir başka özelliğini de hiç unutmam mümkün değil; toplantılarda not alma. O nasıl bir dikkat, o nasıl bir özendi. A4 kağıdının yarısı kadar ölçüde not defterleri vardı. Her gittiği toplantıda, o hiç bozulmayan eskilerin inci gibi diyerek tanımladığı yazısı ile notlar tutar, araştırılması gereken konulara soru işaretleri koyardı, hatta farklı renklerle işaretler bile kullanırdı. O notların kim bilir ne kadar tarihi değeri vardır? Keşke sağlık camiası o notları değerlendirebilse… Yakın çalışma arkadaşları, o toplantı notlarıyla katılamadıkları toplantılardan fazlasıyla bilgilendirildiklerini anlatırlardı. DETESADER Yönetim Kurulu Toplantılarında, o özenli notlarını paylaştığını hatırlarım.

Belki de en az bilinen bir yönüyle tamamlamak istiyorum. Kimseye belli etmeden çok yardımsever bir kişiymiş. Bir söz var ya, “Bir elin verdiğini diğer el görmeyecek”. İşte tam da bu. Bir kısım dostları yaptığı hayırları, kendi ağzından değil, çevresinden duyarmış.

Ömer Güzel olmadan gerçekleşen ilk OHSAD toplantısında, Sevgili Eşi Nermin Abla’nın davetli olduğu bir anma programı düzenlendi. Vefa dolu bir davranış yaşandı, duygu yüklü bir anma oldu, kutluyorum.

Toplantı dönüşü sosyal medyamda, şu satırlarla duygularımı paylaşmıştım. “İlk defa bulunamadığı ve katkı veremediği 15.OHSAD Kurultayı’na; sağlık camiası duayeni, ulusal ve uluslararası kalıcı izleri ve nezaketiyle hep hatırlatacağımız Biruni Laboratuvarları Kurucusu, Abimiz, Dostumuz, Üstadımız Ömer Güzel’i vefatının 44.gününde anarak başladık. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun, ailesine ve tüm sevenlerine sabırlar diliyorum”

Sağlık yönetici ve çalışanlarında kalıcı izler bırakan Ömer Güzel’in doğrudan ve etik yaklaşımlardan hiçbir şekilde ödün vermeden; üretmesi, çalışkanlığı, disiplinli bakışı ile çözüm odaklı tutumu, sağlık camiasında yaşayanların anılarından hiç çıkmayacak, hep hatırlatılacak ve hatırlanacaktır.