Sağlık Sigortacılığında Uzun Ömürlülüğü Doğru Anlamak

Sağlık Sigortacılığında Uzun Ömürlülüğü Doğru Anlamak

Bu hafta uzun ömürlülük konusunda geçen ay yayımlanmış çok yeni bir rapordan söz edeceğim. Haziran 2026 tarihli, Dünya Ekonomik Forumu’ndan Haleh Nazeri ve Marsh’dan Graham Pearce tarafından, kurumlarının iş birliğiyle hazırlanan raporun adı “Uzun Ömür Getirisi: Sağlık ve Zenginliği Birbirine Bağlamanın İş Dünyası Açısından Gerekçesi”.

Bu hafta uzun ömürlülük konusunda geçen ay yayımlanmış çok yeni bir rapordan söz edeceğim. (https://reports.weforum.org/docs/WEF_The_Longevity_Dividend_2026.pdf). Haziran 2026 tarihli, Dünya Ekonomik Forumu’ndan (World Economic Forum) Haleh Nazeri ve Marsh’dan Graham Pearce tarafından, kurumlarının iş birliğiyle hazırlanan raporun adı “Uzun Ömür Getirisi: Sağlık ve Zenginliği Birbirine Bağlamanın İş Dünyası Açısından Gerekçesi” (The Longevity Dividend: The Business Case for Linking Health and Wealth).

Fırsat Maliyeti

En basit ifadesiyle, seçmediğiniz alternatiften dolayı kaybettiğiniz kazanç fırsat maliyeti olarak tanımlanır.

Rapor, sadece üç düşük teknolojili müdahalenin sağlık sistemlerine 5,8 trilyon dolardan fazla tasarruf sağlayabileceğini, 2040 yılına kadar 645 milyar dolar daha ek verimlik nedeni olabileceğini ortaya koyuyor. Bunların tamamı aslında fırsat maliyetidir ve aynı zamanda fiziksel ve finansal tüm nedenlerin birlikte anlaşılması ve değerlendirilmesi gerekliliğini de gösterir.

Bu üç basit ve uygun fiyatlı değişiklik; evlerde halı bandı ve tutunma barlarıyla düşmeye karşı koruma önlemi alınması, fiziksel aktivitenin artırılması ve işitme cihazlarına erişimin kolaylaştırılmasına dayanmaktadır.

Böylece; uzun ömürlülüğü yaşlılık sorunu olarak değil, yaşam boyu fiziksel ve finansal sağlığın iç içe geçmişliği olarak anlamanın gerekliliğini vurgulanıyor. Uygun fiyatlı konutlardan, yaş almada ayrımcılığı azaltmaya kadar uzanan uzun ömürlülüğü destekleyici müdahalelerin çokluğu anlatılıyor. Uzun ömürlülük ekonomisinin daha geniş kapsamda anlaşılmasıyla önemli yatırım getirileri sağlayabileceğinden söz ediliyor.

Aslında, uzun ömürlülüğün, yaşlanan nüfusa sahip ülkelerin sorunu veya artan emekli sayısıyla oluşan bir bilanço dar boğazı olarak yanlış ele alındığı söyleniyor.

Rapor; Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Malezya, Vietnam, Kolombiya, Endonezya, Meksika, Çin, Hindistan, Singapur, Brazilya, Nijerya, Güney Kore, Tayland, Kanada, Hollanda, İngiltere, ABD., Fransa, Hırvatistan, Japonya’nın yer aldığı 21 ülkeden veri toplanarak sayısal analizleri içeriyor.

Sağlık ve Zenginlik

Uzun ömürlülüğün, gelecek yirmi yılın en önemli sağlık sorunu olarak ele alınabileceği ama aynı zamanda hafife alınan ekonomik fırsatlardan biri olduğu ifade ediliyor. Demografik yelpazenin her kesiminden o ülke için bir fırsat sunulduğu aktarılıyor.

“Uzun Ömürlülük Getirisi” olarak; sağlık ve zenginliği birleştirmenin gerekçesinde, ilerleme ve yeniliği, sağlık ve zenginlik arasındaki ayrımın ortadan kaldırıldığı örnekliyor. Hatta, soyut bir demografik zorluğu somut bir ekonomik fırsata dönüştüren üç belirgin ve küçük müdahale modellenerek, toplumların böyle planlamalarla neler kazanabileceği sayısal olarak ortaya konuluyor.

Uzun ömürlülük geçişine hazırlanmak için kapsamlı reformlar veya denenmemiş teknolojiler gerekmediği de vurgulanıyor. Düşük maliyetli, veriye dayalı ve uygulanmaya derhal başlanabilecek küçük müdahalelerle ilerlenebileceği anlatılıyor.

Gerekenin; hükümetler, işverenler ve sağlık finansmanındaki karar verici kurumlarının fiziksel ve finansal sağlığı ayrı ayrı alanlar olarak ele almayı bırakmaları olduğu açıkça ifade ediliyor.

Uzun ömürlülüğü toplumsal bir zorunluluk olarak anlamanın, trilyonlarca dolarlık tasarrufun önünü açabileceği, ek bir ekonomik büyüme sağlayacağı ve küresel düzeyde toplumların refah düzeyini iyileştirebileceği gerekçelendiriliyor.

Kronik Bakım Endeksi

Konuyla ilişkili bir başka rapordan daha söz etmek istiyorum. Bu Rapor da çok yakın zamanda Sigorta Gazetesi’nde yayımlandı (https://sigortagazetesi.com/38-ulkenin-kronik-bakim-endeksi-aciklandi-turkiye-kacinci-sirada/). Rapor, Kronik Bakım Endeksi’nden söz ediyor. Zürich Sigorta Grubu tarafından söz konusu raporda, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECDüyesi 38 ülkenin on yıllık verileri analiz edilmiş.

Rapor, kronik hastalık yükü ve sağlık sistemlerinin cevabı açısından Kronik Bakım Endeksi’ne iki farklı bakış açısı getirerek ülkelerin bu yükü yönetmeye ne kadar iyi hazırlandığını ölçen bir endeks sunuyor. Sonuçlar, bakımın zaman içinde ne kadar amacına uygun organize ve koordine edildiği ile sunulduğunu gösteriyor. Daha kötü sonuçlar genellikle parçalı bakım, sınırlı erişim ve koordinasyon eksikliğiyle ilişkilendiriliyor.

Endekste İsviçre ve Hollanda’nın, 100 üzerinden 80 ve 78 ile ilk sıralarda yer aldığı görülüyor.  Onları; Lüksemburg, Norveç, Güney Kore, İsrail, Belçika, Avustralya, İsveç 70 ve üstü puanlarla takip ediyor. Letonya, Litvanya, Yunanistan, Polonya ve Macaristan ise 30’dan az puanlarla en düşük sıralarda yer alıyor. 38 ülke arasında 59 puanla 18.sıradaki Türkiye’nin altında İtalya ve İngiltere 57, Almanya 55 puanla bulunuyor.

Rapor’da; ne kadar erken harekete geçilirse, bakım ne kadar sağlık hizmetiyle entegre edilirse ve sağlık sistemlerinin ne kadar ötesinde düşünülürse, o kadar iyi sonuçlar alınabileceğini vurgulamaktadır. Halen, sağlıklı kalmayı desteklemek yerine tedaviye odaklanıldığı belirtilse de sağlık politika yapıcıları, işverenler, sigortacılar ve endüstri sorumlularının uzun dönemde sağlıklı yaş almayı hedeflemelerinin daha doğru olacağı yazılmış.

Bu sayede, kaynak verimliliği ve finansal dayanıklılık artışıyla daha proaktif bir süreç yönetilebileceği iddia ediliyor. Bu bağlamda en çarpıcı başlık ise sonuçların harcamaya değil, kaliteye bağlı olmasıdır. Bazı ülkelerin sağlık sistemleri benzer bile olsa, amaca ulaşma, koordinasyon ve hizmetlere erişim farklılıkları endeksteki sıralamayı değiştirebilmektedir. Bu yüzden fırsat; daha erken, entegre, paylaşımlı bakım olarak gösterilmekte, önleme ve koordineli bakımın önemi vurgulanmaktadır.

Sonuç olarak, özellikle ülkemizde daha uzun yaşayıp, daha az sağlıklı, hatta yaş aldıkça sağlıklı bile olmadığımız açıktır. Ne yazık ki ek olarak, çoğunlukla ekonomik imkanların yaşla birlikte azaldığını da mutlaka dikkate almalıyız.

Yapılan araştırmalar, daha fazla önleme, daha erken müdahale konusunda, başta sağlık sigortacıları olmak üzere, sağlık sisteminin tüm paydaşları olarak ortak sorumluluk gerektiğini kesin bir biçimde ortaya koymaktadır. Özellikle bu nedenleri düşündüğümüzdeülkemiz kamu ve özel sağlık sigortacılığında yıllardır tartışılmakta olan yaşlı bakımı ve uzun süreli sağlık sigortacılığı açısından konunun özenle değerlendirilmesinde büyük yarar vardır.

Yaşlanan bir dünyada ortaya çıkan zorlukları ve fırsatları etkili bir şekilde ele almak için sağlık ve zenginlik arasındaki etkileşimleri anlamak çok önemlidir. İşte tam da bu açıdan, sağlık sigortacılığında da uzun ömürlülüğü doğru anlayarak sadece bir sonraki yıl tazminat prim oranını düşürmeye odaklanmak yerine analiz etmek gerekir. Zaten gelecek buradadır…

Geleceğin sağlık sigortacılığı, sigortalısının tazminatını yönetmeyi temel alacaktır.  Bunun bir önceki aşaması da kişinin kendi sağlığını yönetmesidir.

Kamu veya özel sağlık sigortacıları, sigortalısına her geçen gün artan uzun ömürlülük ve buna bağlı tedavi harcaması faturaları ödemekten; hastalanmasını önleyerek sağlıklılık süresini uzatmaya çabalayan, dolayısıyla sağlık riskini paydaşlarıyla birlikte ekosistem bakışıyla yöneten bir sorumluluğa evrilecektir. Yapay zekâ, giyilebilir teknolojiler ve uzaktan sağlık takibi gibi yenilikçi unsurlar bu sorumluluğun alt bileşenleri olacaktır.

Sağlıklı bireylerin sağlık giderleri her yaşta daha düşüktür, bu hiç unutulmamalıdır. Ayrıca, yaş alma sürecinde sağlıklı çalışanların işlerinden ayrılma oranının daha az olduğu da önemli bir değişkendir. Bu durumu daha fazla sürdürülebilirliğe odaklanarak ilerletmek, bir yandan kişiler için daha fazla finansal dayanıklılık diğer yandan da sağlığa yatırım yapmak için karar vericilere daha fazla kaynak fırsatı sağlayacaktır.

Tersi, sadece parasal olarak değil hakkaniyet açısından da kötü sağlık maliyettir. Sağlık hizmetlerinin maliyetleri artığı gibi, işgücü kapasitesinde azalmalar da görülebilir. Bunlar, finansal baskılara yol açabilir ve sağlığın korunması ile geliştirilmesi konusundaki kaynak arayışlarını zora sokar. Finansal baskılar olduğunda, kişilerin sağlıklı kalmalarına yatırım yapmak için seçenek ve kaynaklar sınırlanacağından, sonuç daima kötü sağlıktır.

Paydaşların Etkileşimi ve Sürdürülebilirlik

Paydaşların Etkileşimi ve Sürdürülebilirlik

Bu hafta; ekosistem, ilaç ve nüfus konularında üç çarpıcı başlığı paylaşacağım. İlki, Avrupa Birliği Kritik İlaçlar Yasası. İkincisi, dünya nüfus gününde TÜİK tarafından yayınlanan istatistikler. Sonuncusu, ekosistemde amaç odaklılık. Aslında, bu üç konu farklı konular değil, neden sonuç ilişkisi açısından bakıldığında, biri diğerini etkileyen konular. Hatta geçtiğimiz haftanın konusu olan tedarik zinciri hatırlandığında, sanki devamı gibi bile düşünülebilir.

Bu hafta; ekosistem, ilaç ve nüfus konularında üç çarpıcı başlığı paylaşacağım. İlki, Avrupa Birliği Kritik İlaçlar Yasası. İkincisi, dünya nüfus gününde TÜİK tarafından yayınlanan istatistikler. Sonuncusu, ekosistemde amaç odaklılık. Aslında, bu üç konu farklı konular değil, neden sonuç ilişkisi açısından bakıldığında, biri diğerini etkileyen konular. Hatta, geçtiğimiz haftanın konusu olan tedarik zinciri hatırlandığında, sanki devamı gibi bile düşünülebilir (https://sigortagazetesi.com/haluk-ozsari-yazdi-saglik-yoneticileri-ve-tedarik-zinciri/).

“Avrupa’dan Al” Mekanizması

Avrupa Birliği (AB), hayati ilaçlara erişimi güvence altına almak için, Mart 2025’de tartışmaya açtığı “Kritik İlaçlar Yasası” teklifi üzerinde geçenlerde anlaşmaya vardı. Başta antibiyotik, insülin ve ağrı kesici gibi temel ilaçlarda tedarik güvenliğinin güçlendirilmesi, AB içinde üretim artışı, gerektiğinde ortak alım yapılması ve stok bilgilerinin paylaşılması ile gönüllü yeniden dağıtım bile düzenlemede düşünülmüş.

Asıl amacın, Avrupa genelinde ilaç tedarik zincirlerinin dayanıklılığını artırma ve üretim kapasitesini güçlendirmeye yönelik olduğu bu düzenleme kapsamında;

  • 200’den ilacı içeren bir liste oluşturularak,
  • Tedarik zincirindeki kırılganlıklar Avrupa İlaç Kıtlıkları İzleme Platformu (ESMP) üzerinden analiz edilerek genişletilecek,
  • Kalite İnovasyon Uzman Grubu (QIG) ilaç üreticilerine destek sağlayacak,
  • Ortak tedarik ve devlet yardımı süreçleri değerlendirecek.

2025 teklifi, COVID-19 pandemisi deneyimini de göz önüne alarak, olası ilaç kıtlıklarına karşı hazırlanmış. Üretim, tedarik zinciri ve kaynaklar için teklif edilen Kritik İlaçlar Yasası dört ana kritik noktayı içermektedir;

  • AB üretim kapasitesini stratejik projeler aracılığıyla geliştirmek,
  • Güvenilir tedarik zincirlerini teşvik etmek için kamu alımlarından da yararlanmak,
  • AB ülkeleri arasında ortak alımları desteklemek,
  • Ekonomide oligopol olarak nitelendirilen piyasalardaki bağımlılığı azaltmaya yönelik uluslararası ortaklıkları bulup devreye sokmak.

Bu yeni yasa AB’nin ilaç stratejisinin reformu yoluyla ele alınan mevcut girişimleri tamamlıyor. Ayrıca, önerilen yasa, kamu alımlarında AB merkezli tedarikçileri önceliklendiren yeni bir “Avrupa’dan al” mekanizmasını içeriyor. Bu mekanizma, AB içindeki güvenilir tedarik zincirlerini güçlendirmeyi ve yüksek düzeyde halk sağlığı koruması ve güvenliği sağlamayı amaçlıyor.

Hatta; Belçika, Çekya, GKRY, Estonya, Almanya, Yunanistan, Letonya, Litvanya, Portekiz, Slovenya ve İspanya Sağlık Bakanları tarafından, AB’nin daha geniş özerklik çalışmalarına entegre edilmesinin ve bu bağlamda savunma fonları kullanılmasının önerildiği de yazıldı (https://tr.euronews.com/saglik/2025/03/09/ozel-haber-ab-ulkeleri-kritik-ilaclar-icin-savunma-fonlarinin-kullanilmasini-istiyor).

Avrupa İlaç Ajansına (EMA), 2025 yılında tedarikinde sorun olan 34 ilacın 16’sını “kritik” olarak nitelendirerek listelemişti (https://www.euronews.com/health/2025/03/11/which-critical-medicines-are-in-short-supply-in-the-european-union).

11 Temmuz Dünya Nüfus Günü

Dünya Nüfus Günü, dünya nüfusunun durumu hakkında farkındalık yaratmak amacıyla her yıl 11 Temmuz’da kutlanmaktadır. 1989 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDPtarafından dünya nüfusunun 5 milyara ulaştığı tarih olan 11 Temmuz 1987 günü Dünya Nüfus Günü ilan edilmiştir. Şimdi, Dünya Nüfus Günü’nde TÜİK tarafından paylaşılan konuyla ilgili istatistikleri aktaracağım (https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58197).

Birleşmiş Milletler 2025 yıl ortası için dünya nüfusunun 8.2 milyar olduğunu tahmin ediyor. En fazla nüfusa sahip ilk üç ülke, bir milyar 463 milyon ile Hindistan, 1 milyar 416 milyon ile Çin, 347 milyon 275 bin ile Amerika Birleşik Devletleri. Üç ülke dünya toplam nüfusunun yüzde 39,2’si. Türkiye 194 ülke arasında 18. sırada ve dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluşturuyor.

Birleşmiş Milletler 15-24 yaş grubu genç nüfus oranlarında; en yüksek yüzde 23,3 ile Güney Sudan yüzde 23,1 ile Suriye, yüzde 22,5 ile Orta Afrika Cumhuriyeti izlerken, en düşük ülkeler arasında ilk üç yüzde 8,8 ile Monako, yüzde 9,1 ile Malta, yüzde 9,5 ile Almanya izlemektedir. Dünya ortalaması yüzde 15,6, Türkiye oranı yüzde 14,8’dir. AB üyesi ülkelerde en yüksek oran yüzde 13,5 ile İrlanda, yüzde 12,5 ile Fransa, yüzde 12 ile Danimarka, en düşük oran ise yüzde 9,1 ile Malta, yüzde 9,5 ile Almanya, yüzde 9,9 ile Bulgaristan, Slovakya, Slovenya ve Avusturya olmaktadır.

Birleşmiş Milletler 65 ve daha yukarı yaştaki yaşlı nüfus oranları incelendiğinde, en yüksek ilk üçte yüzde 36 ile Monako, yüzde 30 ile Japonya, yüzde 25,1 ile İtalya yer alırken en düşük üç ülke arasında yüzde 1,7 ile Katar, yüzde 1,8 ile Birleşik Arap Emirlikleri, yüzde 2 ile Zambiya bulunmaktadır. Dünya ortalaması yüzde 10,4, Türkiye ise yüzde 11,1’dir. Bu oranın AB ülkeleri sıralamasında; en yüksek ilk üç yüzde 25,1 ile İtalya, yüzde 24,9 ile Portekiz yüzde 24,4 ile Yunanistan tarafından paylaşılırken, en düşük ilk üç yüzde 14,9 ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, yüzde 15,8 ile Lüksemburg, yüzde 16,2 ile İrlanda olmaktadır.

Birleşmiş Milletler doğuşta beklenen yaşam süresinin erkeklerde 70,9 kadınlarda 76,2 ile yıl ortalama 73,5 yıl, en yüksek olduğu üç ülkeyi ise 84,7 yıl ile Monako, 84,4 yıl ile San Marino ve 82,4 yıl ile Avustralya, Andorra ve Birleşik Arap Emirlikleri olarak açıklamıştır.

Ekosistemde Paydaş Etkileşimi

İşte tam bu noktada konuyu ekosistem kavramına getirmek isterim. Ekosistem, bitkiler, hayvanlar, mikroorganizmalar gibi belirli bir alandaki canlının (biyotik) aralarında ve çevrelerindeki su, toprak, hava, ışık gibi cansız (abiyotik) bileşenlerle kurduğu, karşılıklı etkileşim ve sürekli enerji akışına dayalı doğal denge sistemi olarak tanımlanmaktadır.

Günümüzde ise ekosistem kavramı biyolojiyi de aşarak, belirli bir teknoloji veya iş modelini oluşturan yapıları ifade etmek için de kullanılır. Tıpkı, akıllı telefonun cihaz, yazılım ve aksesuarlarından oluşan bütünlük ya da girişimcilik ekosistemi örneğinde olduğu gibi.

Paydaşların Ortak Hareketi

Son dönemde sıkça kullanılan amaç odaklı ekosistemlerden söz edilmektedir. Amaç odaklı ekosistemler; şirketleri, şehirleri, kurumları yani tüm yapılardaki unsurları bir araya getirerek hiçbir bileşenin tek başına çözemeyeceği başlıkları çözer. Ortak amaç bu bileşenleri, koordineli eyleme dönüştürmektir. Amaç ekosistemlerinde başarma kapasitesine odaklanma vardır, yönetim modeli ayrı yollarla değil, birlikte tasarlanır, görev kısıtlamadan yapıyı uyumlu tutmak olarak anlatılır. “Moral Legitimacy Struggles in Purpose‑Driven Ecosystems: Interplay of Collective Narratives and Meta‑organizational Architectures” adlı makale tam bunları özetliyor (https://link.springer.com/article/10.1007/s10551-026-06327-3).

Ekosistemlerin ortak bir amaç etrafında birleşen kolektif örgütler olduğunu ve genellikle kar amacı güden kuruluşlar olan ekosistem katılımcılarının toplumsal beklentilerini proaktif olarak ele almalarını sağladıklarından söz ediliyor. Konuların karmaşıklığı ile dış beklentilerin çokluğu dikkate alındığında, ekosistem katılımcılarının tutarlı bir amaç ve buna uygun örgütsel yapılar ve eylemler konusunda görüş ayrılığına düşebileceklerini aktarılıyor.

Bu hafta başlangıçta da belirttiğim gibi birbiriyle ilişkili üç konu verilerini paylaştım. Özellikle nüfus verilerinin dikkatle incelenmesi, başta sağlık sigortacılığı olmak üzere, sağlık sektörünü doğrudan ilgilendirmektedir.

Geleceğe yönelik stratejik kararlar verilirken, nüfus ve ilaç verilerinin amaç odaklı ekosistem bakışıyla değerlendirilmesinde yarar olacaktır. Bu bağlamda, her düzey ve pozisyondaki sağlık yöneticilerinin önceliklerini belirlerken böyle bir ekosistem bakışı ve ilgili paydaşların konuyla ilgili yaklaşımlarını değerlendirmesi; sadece kendi kurumlarını değil aynı zamanda sağlık sisteminin sürdürülebilirliğini de etkileyecektir.

Sağlık Yöneticileri ve Tedarik Zinciri

Sağlık Yöneticileri ve Tedarik Zinciri

Bu hafta tedarik zinciri kavramından söz edeceğim. Pandemi döneminde bozulduğu hatta bir başka deyimle kırıldığı için, sağlık hizmetlerinin de içinde bulunduğu bazı mal ve hizmetlere erişimde ciddi zorluklar yaşanan bu zincirin üzerinde duracağım. Aksamasının sonuçlarını sağlık hizmetine ihtiyacı olanlar da yaşadığı için, daha zor ve daha pahalıya ulaşılan bu zincirle ilgili görüşleri aktaracağım.

Neden Tedarik Zinciri

Tedarik zinciri, ham maddeden son ürünün kullanıcıya ulaşmasına kadar yaşanan yolculuktur. İngilizce karşılığı “supply chain” olan tedarik zinciri kavramı, lojistik ağı olarak da ifade edilir. Üretim, depolama, dağıtım ve hizmetlerin bütünü olarak tanımlanır. Tedarikçi, üretici, dağıtıcı, perakendeci ve kullanıcıyı birbirine bağlayan bir ağdan söz edilir. Her aşamasında da bilgi, insan, kaynak ve teknolojiyi içerir.

Amaç, karmaşık olan bu ağı maliyet açısından verimli yapmak, kullanıcısını da memnun etmektir. Sanki bir orkestra gibi, enstrümanların uyumlu çalınması olarak da düşünebilirsiniz. Özellikle yoğun rekabet olan alanlarda ve ilaç, aşı gibi tıbbi ama bir o kadar da stratejik olan ürünlerde, iyi yönetilen bir tedarik zinciri ilgili tüm kurumlar için çok önemlidir. Bu yüzden zincir; daha az aşamadan geçtikçe, daha kolay ulaşıldıkça, yüksek hız ve düşük maliyet kaçınılmazdır.

Sıklıkla sağlığın da içinde olduğu küresel tedarik zincirleri için bu çok daha fazla geçerlidir. Farklı ülkeler, farklı lojistik ağlar ve farklı teknolojilerle birlikte olması hizmeti kullanana ulaşmasında beklenmedik sorunlar ve karmaşıklıkları gündeme getirebilir. Pandemi örneğinde olduğu gibi, ekonomik hareketlilikten ve gecikmelerden daha çok etkilenebilir. Ama doğru bir yönetimle bu zorluklar avantaja çevrilebilir.

Dolayısıyla, daha yavaş işleyen ve riskleri fazla bir ortamla karşılaşılabilir. Bunları en aza indirmenin yolu, seçenekleri çeşitlendirmek, daha fazla kullanıcıya ulaşmak ve daha geniş bir üretim fırsatı oluşturmaktır.

Tedarik Zinciri Aşamaları

Doğaldır ki bu sürecin ilk aşaması, gerekiyorsa hammadde tedarikidir. Üretimi yapılanın doğru yerden, doğru zamanda ve uygun fiyatla getirilmesi şarttır.

İkinci aşama, üretim sürecidir. Hammaddelerin işlenip ürüne dönüştürülmesi gereklidir.

Bir sonraki aşama olan depolamada, düzenli ve güvenli bir şekilde saklanma ile ihtiyaç anına kadar stok yönetimi kavramı öne çıkar. Sağlık gibi son kullanma tarihi ağırlıklı ürünlerin fazla olduğu bir alanda, stok yönetimi çok daha önemli olur. İşte bu yüzden zincir sağlık kuruluşları bu süreci tümüyle kendileri yönetirler. Ana depodan en uç noktaya kadar hangi üründen ne kadar var, ne kadar ihtiyaç olacak gibi detayları sürekli takip ederler.

Depolama aşamasından sonra gelen lojistik süreci, ürünlerin doğru yere ulaşması için bu kapsamda çok önemlidir. Doğru lojistik yönetimi, ürünün zamanında ve eksiksiz bir şekilde teslimini sağlar.

Teslimat sondan bir önceki aşamadır. Lojistik sürecin ardından, ürün artık kullanıcı olan sağlıklı kişi veya hastaya ulaşır. Bu aşama, kullanıcının memnuniyetini etkilediği için tedarik zincirinin en kritik aşamasıdır. Geç veya hasarlı ulaşması sağlıkta bu kritikliğin önemli bir bileşenidir.

Son aşama ise iade ve geri dönüşüm aşamasıdır. Ürün iade edilmek istenebilir ya da son kullanım tarihi tamamlandıysa imha veya geri dönüştürülmesi gerekebilir. Sağlık bu alanda da diğer alanlara göre çok özen gösterilmesi gereken bir alandır. Özen, hasta ve çalışan güvenliği açısından şarttır.

Tedarik Zinciri Ne Sağlayabilir?

Tedarik zincirinin, sağlık alanında da dikkate değer yararları vardır. Bunlar;

  • Maliyetleri düşürme,
  • Lojistik işlemleri hızlandırır ve kolaylaştırma,
  • Fazla stok maliyetini önleme,
  • Rekabet gücünü artırma,
  • Kaynakların verimli kullanılmasına yol açma,
  • Hasar ve hataları azaltma,
  • Kullanıcı memnuniyetini artırdığından sadakat oluşturma,
  • Krizlerde depolamaya bağlı olarak kesintisiz hizmet sağlama,
  • Şeffaflık, güven ve sürdürülebilirlik bakışı getirme
  • Hasta ve çalışan güvenliği

olarak sıralanabilir.

Geçtiğimiz Haziran ayında, “Tedarik Zincirleri: Risk ve Dayanıklılık Üzerine Öngörülü Bir Rapor” adıyla bir rapor yayınlandı. Orijinal adı, “Global Supply Chains A Foresight Report on Risk and Resilience, June 2026” olan bu raporda tedarik zinciriyle ilgili tespitler vardı  (https://assets.publishing.service.gov.uk/media/6a1edb2a050971fbebf3bd75/Global_Supply_Chains_-_A_Foresight_report_on_risk_and_resilience.pdf.). Sağlık açısından da önemle değerlendirilebileceğini düşündüğüm için bu tespitlerin bazılarını paylaşmak isterim;

Tespitlerden ilki, tedarik zincirlerinin ne olduğuna yönelik sıralanmış;

  • Ağlardır, zincir değildir,
  • Gizli bağımlılıklar yoluyla yayıldığı birbirine bağlı ağlardır,
  • Dayanıklılık, sistem açısından kritik kuruluş, güzergah ve altyapı belirlenmesini gerektirir,
  • Risk paylaşılır,
  • Ortak tedarikçiler, altyapı ve ulaşım koridorları ortak güvenlik açıklıkları yaratır.

Government Office for Science tarafından hazırlanan rapor, savunmasızlık seviyesi olarak üç katman tanımlıyor;

  1. Firma düzeyindeki riskler tek kaynak kullanımı, düşük stoklar ve zayıf görünürlükten kaynaklanır.
  2. Ağ düzeyinde riskler mega merkezlerden, dar geçitlerden ve bağlantı noktası tedarikçilerinden kaynaklanır.
  3. İklim, jeopolitik ve siber şoklar bu yapısal zayıflıkları daha da artırıyor.

2040 için tedarik zincirinde gelecek senaryoları olarak raporda beş farklı öngörü yer alıyor;

Fırtınadaki Ada: Parçalanma ve zayıf uyum kronik bozulmalar, kıtlıklar ve dalgalı ticaret getirebilir,

  1. Yeşil Duvarlar, Gri Gökyüzleri: Dengesiz uyum yenilik kazananları üretir, ancak aynı zamanda artan eşitsizlik ve istikrarsızlık ortaya çıkarır,
  2. Reaktif Sıfırlama: Blok tabanlı kararlılık güvenilirliği artırır ama uyum reaktif ve maliyetlidir,
  3. Ekokür: Proaktif uyum, döngüsellik ve iş birliği, dayanıklı, sürdürülebilir tedarik zincirlerine yol açar,
  4. Wildcards: Siber saldırılar, ani ısınma, sentetik gıda atılımları ticareti hızla yeniden şekillendirebilir.

Bu tespit ve öngörülerden sonra raporda bazı tavsiyelerde de bulunuluyor;

  • Ağlar ve dış baskılar arasında risklerin nerede olduğunu belirleyin.
  • Müdahaleleri genel çözümler yerine belirli risk arketipleriyle eşleştirin.
  • Stratejileri birden fazla geleceğe karşı sürekli stres testinden geçirin ve buna göre uyum sağlayın.

Sağlık Yöneticisi İçin Risk Öngörülü Planlama

Tedarik zincirinin her düzeydeki sağlık yöneticisini ve kurumlarını ilgilendiren boyutları var. Ürün ya da hizmetin üretiminden, ihtiyacı olan sağlıklı kişi ya da hastaya kadar yaşanan tüm aşamalar düşünülerek; gerekenler nereden alınacak, nasıl üretilecek, nereye taşınacak ve sağlık hizmetine ihtiyacı olana nasıl ulaştırılacağı aşama aşama her türlü risk öngörülerek planlanmalıdır.

İşte bu aşamaların her birini düzenleyen sistemdir. Böylelikle, tedarik zincirinin amacı olan üretim ve pazarlama süreçlerini hızlandırmak, maliyetlerini yönetmek ve ürünü ihtiyaç duyulan zamanda sunmak konusunda sağlık yöneticileri için de bütüncül bir bakış sağlanmış olur.

Üniversite Hastaneleri Dünyanın En İyi Hastaneleri

Üniversite Hastaneleri Dünyanın En İyi Hastaneleri

Uluslararası yayın organı Newsweek ile Alman istatistik firması Statisca tarafından yakın dönemde yayımlanan, 32 ülkeden 2530 hastanenin sıralandığı “Dünyanın En İyi Hastaneleri 2026” listesinde Türkiye’den 35 hastane yer alıyor. ABD 420 hastane ile bu hastanelerin yer aldığı listede en fazla temsil edilen ülke olarak yer almaktadır. Bu 32 ülkedeki 250 hastanenin yüzde 70’i kamu kurumlarından oluşmaktadır.

Geçtiğimiz hafta sigortacılığın stratejik aktör olduğuna yönelik Türkiye Sigorta Birliği Raporu’na değinmiş ve bu hafta sigortacılık ile yakından ilgili 2026 dünya hastanecilik sıralamasını aktaracağımdan söz etmiştim. Bu sıralamanın, sadece küresel ölçekte değil, ulusal ölçekte de önemli olduğunu düşüyorum.

32 Ülke 2530 Hastane

Uluslararası yayın organı Newsweek ile Alman istatistik firması Statisca tarafından yakın dönemde yayımlanan, 32 ülkeden 2530 hastanenin sıralandığı “Dünyanın En İyi Hastaneleri 2026” listesinde Türkiye’den 35 hastane yer alıyor (https://rankings.newsweek.com/worlds-best-hospitals-2026). ABD 420 hastane ile bu hastanelerin yer aldığı listede en fazla temsil edilen ülke olarak yer almaktadır. Bu 32 ülkedeki 250 hastanenin yüzde 70’i kamu kurumlarından oluşmaktadır.

Yaşam standardı, yaşam beklentisi, nüfus, hastane sayısı, erişilebilir veriler gibi birçok karşılaştırmalı faktörle belirlenen 32 ülke şunlardır;

Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Avusturya, Belçika, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya, Danimarka, Filipinler, Finlandiya, Fransa, Güney Kore, Hollanda, Hindistan, İngiltere, İspanya, İsrail, İtalya, İsveç, İsviçre, Japonya, Kanada, Kolombiya, Malezya, Meksika, Norveç, Singapur, Şili, Suudi Arabistan, Tayvan, Tayland, Türkiye.

Değerlendirme Süreci

Newsweek ve Statista; ilk aşamada, hastanelerin performansını analiz etmiş, ikinci aşamada sağlık çalışanlarına anket uygulamış, üçüncü aşamada hasta memnuniyet anketlerini puanlama sistemine eklenmiş, son aşamada ise PROMs olarak bilinen hastanın bildirdiği sonuç ölçüm uygulamalarına ilişkin bir anket daha gerçekleştirilerek elde edilen sıralamayı paylaşmıştır.

Yapılan bilgilendirmede, ilk aşamada farklı ülkelerdeki kamu kaynaklarından derlenen hastane kalite ölçütleri kapsamında tedavi kalitesi, hijyen standartları ve doktor/hemşire başına düşen hasta sayısı ölçütleri ve benzerlerinin dikkate alındığı belirtilmektedir.

İkinci aşamada, sağlık çalışanlarının çalıştıkları kurumları dışındaki (kendi ülkeleri ve diğer ülkeler) hastanelerle ilgili anketlerden yararlanılmıştır.

Hasta deneyimi konusundaki üçüncü aşamada, hastane çıkışından sonra yapılan ve kamuya açık hasta memnuniyet anketleri kapsamında; genel memnuniyet, hastaneyi tavsiye etme ve tıbbi bakımdan memnuniyet gibi ölçütlerin puanlaması yapılmıştır.

Son aşama olarak ise, 2025 son çeyreği ile 2026 ilk çeyreğindeki ilgili hastanelerin PROMs uygulamaları anketi değerlendirmeye eklenmiştir.

Üç Farklı Lider ve Üç Farklı Boyut

Dünyanın en iyi hastaneleri listesinde, üç ölçüt birlikte düşünülmüş; marka gücü, araştırma ve bakım kalitesi birlikte değerlendirilmiştir.

Bu bakışla; sağlık hizmetlerinde itibarın dış görünüşten kaynaklanmadığı, güvenin de dikkate alınma gereği vurgulanmaktadır.

Ortalama puana göre, ilk on hastane sıralamasında;

Amerika Birleşik Devletlerinden

Mayo Clinic birinci,

Cleveland Clinic üçüncü,

Massachusetts General Hospital beşinci,

The Johns Hopkins Hospital altıncı olarak 4 hastane ile yer almaktadır.

İlk onda her ülkeden birer hastane ile;

Kanada’dan University Health Network ikinci,

İsveç’ten Karolinska Universitetssjukhuset dördüncü,

İsrail’den Sheba Medical Center yedinci,

Almanya’dan Charité-Universitätsmedizin Berlin sekizinci,

İsviçre’den Universitätsspital Zürich dokuzuncu ve

Singapure General Hospital onuncu sırada bulunmaktadır.

Marka gücü açısından

ABD. Baltimor’dan Johns Hopkins Hastanesi, ikinci yılda da, birinci sırada bulunuyor. Bu durumun yalnızca prestij değil kalıcı klinik mükemmeliyet ile araştırma güvenilirliği ve kurumsal derinlik açısından da önemli olduğuna dikkat çekiliyor.

Bakım kategorisinde

Kanada’dan University Health Network, ilk 25’in lideriyken,

Araştırma ölçütünde de Almanya’da Charité birinciliğe ulaşan hastanedir.

Üniversite Hastaneleri Dünyanın En İyileri Arasında

İster küresel ister Türkiye ölçeğinde bakılsın, dikkat çeken bir başka konu, sıralanan listede üniversite hastanelerinin hep üst sıralarda yer almasıdır. Küresel ölçekte sadece ilk onda bile, tamamına yakın hastanenin üniversite hastaneleri olduğu kolaylıkla görülmektedir.

Türkiye için de durum benzerdir (https://www.yok.gov.tr/tr/search?q=en+iyi+hastaneler). Koç Üniversitesi Hastanesi 213, Hacettepe Üniversitesi Hastanesi 234. olarak ilk 250’ye giren iki üniversite hastanesi olurken, sıralamaya giren diğer üniversite hastanelerinden

Devlet Üniversite Hastaneleri arasında;

Hacettepe, Marmara, Ege, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Sağlık Bilimleri Tıp Fakültesi Hastaneleri ön sıralarda yer almaktadır.

Vakıf Üniversitesi Hastaneleri arasında ise;

Koç, Medipol, Acıbadem, Yeditepe, Altınbaş, Başkent, İstinye, Bahçeşehir Üniversitesi Hastaneleri dikkat çekmektedir.

Bunların dışında; Anadolu Sağlık Merkezi, Acıbadem (International /Altunizade /Maslak/ Kadıköy/Bakırköy/Ankara/Fulya), Amerikan, Liv, Memorial (Şişli/Ankara/Bahçelievler), Medical Park (Bahçelievler/Ankara/Gaziosmanpaşa), Florence Nightingale (Gayrettepe), Medicana (Ankara), Medipol (İstanbul) Hastaneleri de, Türkiye’den listeye giren toplam 35 özel hastane arasında bulunmaktadır (https://rankings.newsweek.com/worlds-best-hospitals-2026/turkey).

Son Durak Üniversite Hastaneleri 

Yapılan değerlendirmeler incelendiğinde, “en iyi hastane” için tek bir ölçüt olmadığı anlaşılmaktadır. Klinik sonuçlar, araştırma verimliliği, marka algısı, yetenek çekimleri
kurumsal yönetim gibi bileşenlerden yararlanıldığını göstermektedir.

Sadece marka gücü için bile yıllar gerektiği, bu bağlamda hakemli yayınlardan, yeni tedavilere, öğretim mükemmelliğinden güvenilirlik ölçütlerine kadar pek çok bağımlı veya bağımsız değişkenin rol oynadığı bilinmektedir. Buna biyoteknoloji ekosistemleri ile ulusal ve uluslararası rekabette öne çıkan özellikle teknolojik altyapıyı da eklemek gerekmektedir.

Aslında en iyi hastanelerin haritadaki konumuna bakıldığında, gelişmiş ekonomiler olduğu hemen anlaşılacaktır. İlk on sıralaması bile bunu göstermektedir. Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Doğu Asya’nın bazı bölgeleri; sermaye, akademik ve kurumsal yetkinlikleri yansıtmaktadır. Bu durum küresel sağlık sistemleri açısından olduğu gibi, ulusal düzeyde karşılaşılan bölgesel eşitsizlikleri de beraber düşünmeyi gerektirmektedir.

Özellikle de, gerek küresel ve gerekse Türkiye’de üniversite hastanelerinin en ön sıralarda olduğu gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir gerçekliktir. Referans kurum özelliğine ek olarak araştırma ağırlıklı hizmetlerin verildiği üniversite hastaneleri bu çalışmada, olması gereken yerde değerlendirilmiştir. Üniversite hastanelerini olması gereken yerde görmek isteyenler için, konumu ne olursa olsun, dünya ölçeğinde yapılan ve birçok değişkenin dikkate alındığı bu çalışmadan her düzeydeki tüm sağlık yöneticileri için çıkarılacak çok önemli çıkarımlar olabileceğini düşünüyorum.

Önlemeyle Daha Güçlü Sağlık, Daha Güçlü Ekonomi

Önlemeyle Daha Güçlü Sağlık, Daha Güçlü Ekonomi

Bu hafta size başlığa da ilham kaynağı olan “Ulusların Sağlığı: Daha Güçlü Sağlık, Daha Güçlü Ekonomiler” başlıklı içerik derinlikliği olan bir raporu gündeme getirmek istedim. Rapor’da gelinen noktada, daha sağlıklı olmadan daha uzun yaşandığının altı çiziliyor. Bu durumun sağlık sisteminde yapısal bir yük oluşturduğu vurgulanarak; 2050 yılında, yaşlanma ve kronik hastalıklar nedeniyle sağlığın ekonomik bir kısıtlama alanı haline getireceği ifade edilmektedir.

Bu hafta size başlığa da ilham kaynağı olan “Ulusların Sağlığı: Daha Güçlü Sağlık, Daha Güçlü Ekonomiler” başlıklı içerik derinlikliği olan bir raporu gündeme getirmek istedim. (https://www.mckinsey.com/mhi/our-insights/the-health-of-nations-stronger-health-stronger-economies). McKinsey Health Institute tarafından paylaşılan Rapor’un yazarları; Alex Beauvais, Brad Herbig, Matt Wilson ve Pooja Kumar.

Rapor’da gelinen noktada, daha sağlıklı olmadan daha uzun yaşandığının altı çiziliyor. Bu durumun sağlık sisteminde yapısal bir yük oluşturduğu vurgulanarak; 2050 yılında, yaşlanma ve kronik hastalıklar nedeniyle sağlığın ekonomik bir kısıtlama alanı haline getireceği ifade edilmektedir.

Hastalık Yükü Kayması

Rapor, geçmişte bulaşıcı hastalıklarda yoğunlaşan hastalık yükünün, enfeksiyon hastalıklarında yaşanan kazanımlarla bulaşıcı olmayan hastalıklara doğru artığı belirtilmektedir.

Özellikle, kardiyovasküler hastalıklar, kanser, diyabet, ruh sağlığı ve nörolojik durumlar gelecekteki hastalık yükünde daha belirleyici olacağı yorumu yapılmaktadır. Hatta, düşük gelirli ülkelerin hastalık yükü açısından çifte riskle karşılaşabileceği bile düşünülmektedir. Bu ülkelerde, tamamlanmamış enfeksiyon hastalığı kontrolü ile hızlanan kronik hastalık yükünün aynı anda sorun oluşturabileceğine değinilmektedir.

Kaçınılmaz mı?

Maliyet etkili müdahaleler ölçeklendirilirse, 2050 yılına kadar küresel hastalık yükünün üçte biri aşabilecek ölçüde azaltabileceği öngörülmektedir. Öngörü; 33 milyon erken ölümün önlenebileceği, risklerin önlemesinin ise potansiyel sağlık durumu iyileştirilmesini yüzde 65 oranında tetikleyebileceği doğrultusundadır.

Bu bağlamda; tütün kontrolü, yüksek tansiyonu önleme, aşılar, beslenme, fiziksel aktivite ve daha temiz ortamlar getirisi en fazla olabilecek müdahaleler olarak sıralanmaktadır.

Bu arada tersine bir yaklaşımdan da söz ediliyor. Önleme konusuna yetersiz kaynak ayrıldığı, hatta tedavinin önlemeden fazla ödüllendirildiğinin yanlışlığı belirtiliyor.

Nasıl Daha Güçlü Ekonomi?

Rapor, daha iyi sağlık ile;

  • 2050 yılına kadar küresel düzeyde Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ya (GSYİH) yıllık 12,5 trilyon dolar eklenebileceği,
  • Daha yüksek iş gücü katılımından,
  • Daha az erken ölümden,
  • Daha az bakım yükünden söz edilebilecek,
  • Yatırılan her 1 Dolar için yaklaşık 4 Dolar ekonomik değer yaratabileceğine işaret ediyor.

Sonuç olarak daha güçlü ekonomiyi, sağlığın sadece maliyet odaklı değil, üretken altyapı olarak ele alınmalıdır.

İşte, sağlık sektöründe karar verici pozisyonda olan tepe yöneticilerin, sağlık hizmetlerine önlemeye odaklanmaları için teşvik mekanizmaları belirlenerek, çok paydaşlı bir yaklaşımı tetiklemesi ve harcanana değer olmayı artırılmalıdır.

Dönüştürücü Yenilik

Bu konuya girmeden önce son zamanlarda sık kullanılmaya başlanan bir kavramdan söz etmek gerekecek.  Bu kavramın adı içgörü, İngilizcesi ile insight. Sorun da olabilecek bir konuyu derinlemesine farkına varma yeteneği içgörü olarak tanımlanır.

İki ayrı alan açısından farklı anlamları vardır. Kişinin kendi duygularının, düşüncelerinin, zihinsel veya fiziksel durumunun farkında olması Psikoloji ve Psikiyatride kullanılan şeklidir. Bir kişinin psikolojik sorununun varlığını kabul edip, davranışlarının altında yatan nedenleri görebilmesi o kişide içgörü olduğu olarak anlatılır. Pazarlamada ise tüketicilerin davranış ve alışkanlıklarının altında yatan nedenleri araştırmaktır. Örneğin bir ürünün neden satın alındığına ilişkin gerçekliği ifade eder.

Düzenli içgörüler, öngörü ve organizasyonun değişim zamanlarında gelişmesine yardımcı olacak pratik araçlar için sağlık liderlerinin gelecek planlamasında en sık başvurdukları yöntem olarak bilinir. Stratejik öngörü ile geleceğin şekillendirilmesi için belirsizliğin senaryolaştırıldığı eylemlere dönüştürülürler. Sık kullandıkları araçlar ise; veri paylaşımı, güven, birlikte çalışabilirlik ve kontrol ile hangi gelecek sorusuna cevap bulurlar.

Bu bağlamda bazı stratejik girişimlerde de bulunurlar. Bunlar arasında; uyumlaştırılmış düzenlemeler, teknoloji paydaşlarıyla entegrasyon, yönetişim, merkeziyetsizlik ve çeşitlilik ilk sıralarda gelmektedir. Tüm bunlar sürdürülebilirliği de beraberinde getirir.  ve bakım entegrasyonu.

Böylelikle, amaç odaklı ekosistemler daha öne çıkar. Bir araya getirilen sistemler ve yapılar hiçbir aktörün tek başına çözemeyeceği sürdürülebilirlik sorunlarını bile çözebilir hale getirir.

Zorluk, ortak amacın paydaşların güvenebileceği koordineli eyleme dönüştürülmesinde yatar.

Sağlık sisteminin geleceğine yönelik öngörülerde de bu ilkelerden hareket edilmelidir. Sektörün tüm paydaşları bu ekosistemin dişlileri olarak eş zamanlı hareket ederek riskleri yönetmelidir. Dönüştürücü yeniliğin temelini buna dayandırmak gerekir. Paylaşılan bilgi ve öngörü, ekosistemin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar.

Ama unutulmamalıdır ki, amaç ne kadar genişlerse, odaklanmış bir uygulamaya dönüşme o kadar zorlaşabilir. Paydaşların karşılıklı güveni zayıflar ve hatta birlikte olmanın gereği bile  sorgulanır hale gelebilir.

İşte onun için yeniden hizalanma gerekebilir. Hizalanmak bir referans noktasına göre uyum sağlanması olarak ifade edilir. Ekosistemin, bir ortak öncelik etrafında yeniden odaklanması, daha sıkı bir sahiplenme ve kararları yoğunlaştırma ile uygulamaların iyileştirilmesi mümkün olabilir. Sonuç olarak dönüştürücü yeniliğin sağlık ekosistemimde gerçekleşmesi yönetim modelinin ayrı yollarla değil, birlikte tasarlanmasıyla mümkündür. Hiçbir kısıtlama olmaksızın amacı ve yapıyı uyumlulaştırmak mümkündür.

Sağlığın tedavi edicilikteki ağırlığını, koruyuculuk ve önleyiciliğe dönüştürmenin önemi, sadece ekonomik açıdan değil, hizmeti alanların fırsat eşitliği açısından da düşünerek, dönüştürücü yeniliğin tüm dinamiklerinden yararlanmak mümkündür. Karar vericiler için de, kural koyucular için de, hizmet sunucular için de, her şeyden önce risk yöneten sigortacılar için de bu geçerlidir. Dolayısıyla daha güçlü sağlık ve daha güçlü ekonomi sonucuna ulaşmak kolaylaşacaktır.