Ekmeği Ekmekçiye Ver…

Ekmeği Ekmekçiye Ver…

Bu söz, bir Anadolu deyişinin ilk bölümü. Yorumu; her işi o işin ustasına, bilenine yaptır, “Ekmeği ekmekçiye ver” sözünün devamı en az ilk bölümü kadar etkileyici;  “Bir ekmek de üste ver”.

Bu söz, bir Anadolu deyişinin ilk bölümü. Yorumu; her işi o işin ustasına, bilenine yaptır, “Ekmeği ekmekçiye ver” sözünün devamı en az ilk bölümü kadar etkileyici;  “Bir ekmek de üste ver”

Bu Anadolu deyişini çok sık tekrarlayan, ekibiyle yaptığı toplantılarda çok sık kullanan bir sağlık yatırımcısını anmak için bu başlığı atmak istedim. 12 Şubat 2026’da vefat eden soyadı gibi güzel bir insanı yad edeceğim. Daha çok bilineni ile Biruni ama aynı zamanda Centro ve Çevre Laboratuvarlarının Kurucusu Rahmetli Ömer Güzel’den söz ediyorum. Geçekten de çok özel ve güzel bir insandı, belki sayfalarca, saatlerce anlatılsa eksiklikler kalabilecek bir insandı.

Kişisel dostluğum, ailemizin vefası ve sektöre kazandırdıklarına saygım gereği, bu satırları yazmak istedim. Yazarken iki konuyu çok önemsiyorum. İlki bilinenleri hatırlatmak, ikincisi ve hatta belki daha önemlisi az bilinen, birlikte çalışanların yaşadıklarını buraya taşımak…

Her şeyden önce, 1980’li yıllardan bugüne uzun yıllar laboratuvar hizmetleri ve sağlık yönetiminde önemli çalışmalarda öncülüğü, kuruculuğu ve imzası vardı.

1953 yılında Gaziantep’te dünyaya gelmiş. Tıp eğitimini İstanbul’da tamamladıktan sonra biyokimya ve moleküler biyoloji alanında akademik çalışmalar yürütmüş. Yurt dışında aldığı eğitimlerle bilimsel perspektifini genişletmiş. Türkiye’ye döndükten sonra özellikle tıbbi laboratuvar hizmetlerinin gelişimi için çok çaba sarf etmiş.

Kurucusu ve yöneticisi olduğu kuruluşlarla sağlık sektöründe kalitenin artmasına kendini adamıştı. Laboratuvar tıbbında akreditasyon süreçleri, kalite kontrol mekanizmaları ve modern tanı altyapılarının yaygınlaştırılması konularında, ulusal ve uluslararası camialarda aktif görevler üstlenmişti.

Kamu ve özel sektör arasında samimi bir köprü olmuştu. Sağlık politikalarının geliştirilmesi, başta Özel Hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) olmak üzere sadece özel sağlık kuruluşlarının değil sivil toplum kuruluşlarının da kurumsallaşması ile kalite odaklı anlayışın yaygınlaşmasında hep baş rol oyuncusu olmuştu. Laboratuvar ve kalite derneklerinin Türkiye’yi temsil eden rolleri de olmuştu, gerektiğinde kendisinin devamı için tüzük değişikliği yapan uluslararası dernek örnekleri bile anlatılır. Türkiye Sigorta Birliği ile OHSAD ve fiyat tarifeleri bağlamında Türk Tabipleri Birliği arasında iyi çalışan bir köprü olmak için gösterdiği gayretlerin canlı tanığıyım.

Gelelim az bilinen yönlerine…

Birlikte çok çalıştık. Özellikle son 15 yılda, bir çok projede, hazırlıkta, organizasyonda  sivil toplum kuruluşunda yakın çalışma arkadaşı ve ekip olduk. 1990’lı yıllarda Sağlık Bakanlığı’nı temsilen bürokrat olarak katıldığım toplantılarda başlayan bu tanışıklığımız, her geçen gün derinliği artan dostluğa dönüştü. Sağlık reformu tartışmalarının yeni başladığı o yıllardaki mülkiyetten bağımsız ilkesel dik duruşu ve kamu sağlığına yönelik netliği hep aklımdadır. Hatta zaman zaman inatçı tavrını bile hatırlıyorum.

Doğru bildiği konularda, bürokratik saygı ve nezaket sınırları içinde, Sağlık Bakanlarına bile itirazında devam ederdi. Son 15 yıllık beraber olduğumuz birkaç toplantıdaki zarif karşı çıkışları gözümün önünden hızla akıp gidiyor. Bürokratlığım döneminde, birlikte konuşmacı olduğumuz ve farklı bakış açısı beklenen paneller ile çalıştaylarda bile, sıklıkla aynı pencereden bakabilmenin mutluluğunu yaşamıştım. Hatta her Ankara’ya dönüşümde çalıştığım dönemin Sağlık Bakanlarına bu yaklaşımları aktardığım anlar, sanki dün yaşanmış gibi…

Kendi kurdukları dahil, çalıştığı ve katkı verdiği her yapıyı, tıpkı sık sık kullandığı Anadolu sözlerinden biri olan “Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste ver” yaklaşımında olduğu gibi, uzmanlaşmaya değer veren ama onun da hakkını veren noktaya taşımıştı. Çünkü, bu bakış, sanki bir hayat felsefesiydi, kurumsallaşmanın bir kanıtıydı. Şirketleri için aldığı danışmanlık hizmetlerini yıllar sonra, kendisi de, o hizmeti verenler de böyle anlatmışlardı.

Çok çalışkan, çok okuyan ve araştıran bir kişiliği vardı. Her toplantıya hazırlanarak gelir ve diğer katılımcılardan bile bunu beklerdi. 2022 yılında Değer Temelli Sağlık Derneği’ni (DETESADER) kendisinin de içinde olduğu 32 kurucu üye ile birlikte kurmuştuk. Vefatına kadar da Dernek Yönetim Kurulu Üyemizdi.

DETESADER’de her Çarşamba sabahı çevrimiçi Yönetim Kurulu Toplantısı yapıyoruz. Son dönemi hariç, her toplantımızda gündemde kendisine bir bölüm ayrılmıştı; “Ömer Güzel İle Son Beş Dakika”. Sanki Üniversite’deyiz, sanki Makale Saati ve Ömer Güzel son yayınlanmış bir makaleyi özetliyor. O kadar etkileyici ve çarpıcı değişimleri aktarırdı ki, sanki her hafta yeni bir şeyler öğrenmiş ilk yıl asistanı gibi mutlulukla ayrılırdık ama tartışmalarımızın birkaç telefonla uzadığını bile yaşardık. Çoğu zaman da toplantıyı planlanan saatinde bitirerek. Ayrıca, vefatından neredeyse bir ay kadar önce katıldığı bir başka çevrimiçi toplantıdaki katkıları camiaya son seslenişiydi belki de…

Bu toplantılarda yaşadığım bir başka özelliğini de hiç unutmam mümkün değil; toplantılarda not alma. O nasıl bir dikkat, o nasıl bir özendi. A4 kağıdının yarısı kadar ölçüde not defterleri vardı. Her gittiği toplantıda, o hiç bozulmayan eskilerin inci gibi diyerek tanımladığı yazısı ile notlar tutar, araştırılması gereken konulara soru işaretleri koyardı, hatta farklı renklerle işaretler bile kullanırdı. O notların kim bilir ne kadar tarihi değeri vardır? Keşke sağlık camiası o notları değerlendirebilse… Yakın çalışma arkadaşları, o toplantı notlarıyla katılamadıkları toplantılardan fazlasıyla bilgilendirildiklerini anlatırlardı. DETESADER Yönetim Kurulu Toplantılarında, o özenli notlarını paylaştığını hatırlarım.

Belki de en az bilinen bir yönüyle tamamlamak istiyorum. Kimseye belli etmeden çok yardımsever bir kişiymiş. Bir söz var ya, “Bir elin verdiğini diğer el görmeyecek”. İşte tam da bu. Bir kısım dostları yaptığı hayırları, kendi ağzından değil, çevresinden duyarmış.

Ömer Güzel olmadan gerçekleşen ilk OHSAD toplantısında, Sevgili Eşi Nermin Abla’nın davetli olduğu bir anma programı düzenlendi. Vefa dolu bir davranış yaşandı, duygu yüklü bir anma oldu, kutluyorum.

Toplantı dönüşü sosyal medyamda, şu satırlarla duygularımı paylaşmıştım. “İlk defa bulunamadığı ve katkı veremediği 15.OHSAD Kurultayı’na; sağlık camiası duayeni, ulusal ve uluslararası kalıcı izleri ve nezaketiyle hep hatırlatacağımız Biruni Laboratuvarları Kurucusu, Abimiz, Dostumuz, Üstadımız Ömer Güzel’i vefatının 44.gününde anarak başladık. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun, ailesine ve tüm sevenlerine sabırlar diliyorum”

Sağlık yönetici ve çalışanlarında kalıcı izler bırakan Ömer Güzel’in doğrudan ve etik yaklaşımlardan hiçbir şekilde ödün vermeden; üretmesi, çalışkanlığı, disiplinli bakışı ile çözüm odaklı tutumu, sağlık camiasında yaşayanların anılarından hiç çıkmayacak, hep hatırlatılacak ve hatırlanacaktır.

Yaşam Bilimleri Eğilimleri ve Sağlık Sigortacılığına Olası Etkileri

Yaşam Bilimleri Eğilimleri ve Sağlık Sigortacılığına Olası Etkileri

Sağlık hizmet sunumu ve sağlık finansmanı özellikle de sağlık sigortacılığı bugünkünden farklılaşacak. Tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler oluşacak. Hem özel sağlık sigortaları hem de kamu sağlık sigortalarını bekleyen bu sürece hazırlıklı olunmalıdır. Hatta hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında da kamu ve özel sağlık sigortalarıyla birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin sağlıklı yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleler ve bazı teşvikler bu kapsamda değerlendirilmelidir.

2026 Davos Zirvesi, 19-23 Ocak 2026 tarihleri arasında İsviçre Davos’ta gerçekleşti (https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2026/). Bu yıl, 56. kez düzenlenen toplantının teması, “Diyalog Ruhu” olarak ilan edildi.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da küresel ekonomik ve politik liderleri bir araya getiren Dünya Ekonomik Forumu; “küresel sağlık sektörü nasıl değişiyor ve sektör liderleri bundan sonra ne yapmalı” başlığında tartışmalara sahne oldu. Bu tartışmalar, temada belirtildiği gibi, “Diyalog Ruhu” ile çok muhtemeldir ki, sağlık sigortacılığına yansıyarak ilerleyecektir.

Yaşam Bilimleri, Davos 2026

Bilindiği gibi, yaşam bilimleri sadece kendisini geliştirmiyor. Rekabet içinde teknolojilerin yarıştığı, hatta o an itibarıyla gelinen noktada, süreç ve kuralların bile yeniden oluşturulduğu bir etkileşim zemini içinde gelişiyor. Zaman zaman eğilimler, tek başına hareket edebiliyor ama çoğunlukla birbirlerini güçlendiriyor ve birden fazla sektörü de şekillendiriyor. Bu etkileşimlerin kesiştiği noktalar; ticaret ve politika, inovasyon, operasyonlar ve rekabet olarak tanımlanmış durumda.

Davos toplantılarında, bu noktaların, gelecek yıllarda yaşam bilimleri liderlerini beklenenden fazla zorlayabileceği belirtiliyor. Ticaret ve politika başlığı altında hükümetlerin sağlığı, enerji veya savunma gibi gördüğü vurgulanıyor. Bu bağlamda, rekabet ve jeopolitik dayanıklılıkta belirleyici unsur olarak değerlendirdikleri ifade ediliyor. Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yerli üretim, stratejik stok ve yerel araştırma geliştirme teşvikleriyle büyük yatırımlar yaptığı örnekleniyor.

Sağlık Yöneticilerinin Yeni Müzakere Alanları 

Sağlıkla ilgili yöneticilerin, tıpkı jeopolitik müzakereciler gibi davranarak öncelikli konulara odaklandıklarına dikkat çekiliyor. Öncelikli konular arasında, hükümetlerle; fiyatlandırma, üretimi hızlandırma denemeleri, yerel üretim zorunlulukları, alım ve tedarik garantisi gibi alanlarda doğrudan müzakere ettikleri sıralanıyor.

Böylelikle, dönüştürücü yeni keşiflerin nerede bulunacağı değil, kişiler ve hastalara nerede ulaşacağına yönelindiği aktarılıyor. Sağlıkta da böyle bir yeni yapılanmanın, hükümetler ile sektör yönetici ve liderlerini; ülkelere özgü yatırım modelleri oluşturma ve politika esneklikleri geliştirme gibi stratejilerde entegrasyona odakladığına dikkat çekiliyor.

Konu, Davos’da tartışılan stratejilere gelmişken, geçtiğimiz ay yayınlanan sektör liderlerinin geleceğe odaklanan iş birliği, yenilik ve eylemlerini dönüştürme konusundaki bir makaleden kısa da olsa bazı alıntılar yapmam gerektiğini düşündüm.

Makale tartışma başlıkları ve detaylarını önümüzdeki hafta aktaracağım. Makale başlığı ve içeriği çok ilgi çekici; “Sonsuz Sağlık Hizmetleri: Değeri Ne Kadar?”
(https://a16z.com/infinite-healthcare-whats-it-worth/)

Sınırsız Talep Artan Kullanım

Makale, sağlık alanında kullanım artışının başarısızlık olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğu cümlesiyle başlıyor. Sağlık hizmet sunumunun, klinisyen maliyeti ve bulunabilirliğiyle sınırlandığı, finansal teşviklerin de bunu düzeltemeyeceği iddia ediliyor. Bu sınırlamanın yapay zekayla ortadan kaldırıldığı belirtiliyor.  Biterken ise, “Dönüştürücü Yeniliğin Önünde Olun” tavsiyesi ile düzenli içgörü ve öngörülerle, değişim zamanlarında organizasyonunuzun gelişmesine yardımcı olacak pratik araçlara odaklanma öneriliyor.

Mevcut durumda; sağlık hizmetlerinin sınırsız sayılabilecek sağlık talebine rağmen artan kullanımından söz edilerek, sağlık harcamalarının “daha fazla bakım = daha pahalı” kısıtlamasına sabitlendiği aktarılıyor.

Oysa, yapay zekanın bu kısıtlamayı ortadan kaldırdığı bol ve düşük marjinal maliyetli bakım ile fırsat oluşturduğu ifade ediliyor. Stratejik sorunun, artan kullanımın sağlık ve ekonomik değerde ne ürettiği olduğu belirtiliyor. Proaktif yapay zeka destekli bakımla, kronik ve yüksek maliyetli toplumlarda yoğunlaşan önlenebilir harcamaların azaltılabileceği vurgulanıyor. Sonuçta da, daha sağlıklı bireylerle, iş gücüne katılımın artacağı, GSYİH’yı ek verimli yıllarla artıracağı paylaşılıyor.

Sonuç olarak, sadece kapasite yerine değer ve toplam üretilen sağlık hizmetini önemsemenin uzun vadeli sonuçlara odaklanmanın ekonomik avantaj ve sağlıklılık başına gelirin de yakalanacağı savunuluyor.

Önümüzdeki hafta, bu makale ile ilgili, çok ilginç bulabileceğinizi sandığım yaklaşımları aktarmaya devam edeceğim.

Başlarken belirtildiği gibi, Dünya Ekonomik Forumu’nda bu yıl; “küresel sağlık sektörü nasıl değişiyor ve sektör liderleri bundan sonra ne yapmalı” tartışmalarında sağlık hizmetleri dönüşümcülükte de gündem olmuş. Bu bağlamda önümüzdeki yıllarda sağlık sigortacılığı bu farklılaşmaya şimdikinden daha fazla ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranını yakından takip ederek düşürmeye ve geçtiğimiz hafta yazdığım gibi teknik verimliliğini artırmaya odaklanan sigorta şirketleri, ürün zenginleştirme yoluna gidecekler. Hep gündemde tutmaya çalıştığım gibi, göreceksiniz, genç yaşta sigortalılarını biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzına yönlendirebilecekler.  önleyici müdahalelerle takip edecekler. Mevzuat boyutunda bile, buna yönelik genel şartlar değişikliklerini talep edecekler.

Kamu sağlık sigortacılığında artan duyarlılık, bu mevzuat değişikliklerini hızlandıracak, yapılacak etki değerlendirmeleriyle en uygun stratejilerin planlamasından uygulanmasına, sonuçların izlenip değerlendirilmesine ve güncellemesine kadar ardışık bir çok adım birbirini tetikleyebilecektir.

Böylelikle, rasyonel ölçülerde işleyecek özel sigortacılığının tamamlayıcı rolü de aynı rasyonellikte tanımlanabilecektir.

Görüldüğü gibi, sağlık hizmet sunumu ve sağlık finansmanı özellikle de sağlık sigortacılığı bugünkünden farklılaşacak. Geçenlerde de aktarmıştım; tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler oluşacak. Hem özel sağlık sigortaları hem de kamu sağlık sigortalarını bekleyen bu sürece hazırlıklı olunmalıdır. Hatta, hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında da kamu ve özel sağlık sigortalarıyla birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin sağlıklı yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleler ve bazı teşvikler bu kapsamda değerlendirilmelidir.

“Demografik fırsat penceresi” artık kapanmaktayken sağlıklı yaşlanmayı hedef alan sağlık ve sigorta yöneticileri, tıpkı Davos toplantılarında sözü edilen jeopolitik müzakereciler gibi, belirleyecekleri öncelikli alanlarda doğrudan müzakere edebileceklerdir.

Bu yazıya hazırlanırken, akademisyen bir arkadaşımın literatür tarayarak ulaştığı ve kendi sosyal medyasında paylaştığı, şu sözlerle noktalamamın daha doğru olacağına karar verdim;

Aynı hatayı tekrar eden insan, genelde bilgisiz olduğu için değil, yanılabileceğini kabul edemediği için hata yaparmış. Zihin çoğu zaman gerçeği aramadan, kendini korumak adına özgüvenine sarılabiliyor. Günümüzde bunun dozu biraz daha yükseldi maalesef…

Bu yüzden en zor dile gelen cümle şudur: “Yanılıyor olabilirim.”

Oysa doğru karar… Daha çok bilmekten değil, durup gerçekten düşünebilmekten doğar.”

İnsanlığa Adanmış Yaşamlar

İnsanlığa Adanmış Yaşamlar

14-21 Mart haftasının tarihi önemi nedeniyle, bu yazımda bazı tarihi gerçekleri tekrar hatırlatmak istedim. Bir yanda, mezun olamadan Çanakkale Savaşları’nın da içinde olduğu istiklal mücadelemiz için şehit olan Tıp Fakültesi öğrencileri, diğer yanda işgali protesto için kuleler arasına asılan Türk Bayrağı…

14-21 Mart haftasının tarihi önemi nedeniyle, bu yazımda bazı tarihi gerçekleri tekrar hatırlatmak istedim. Aynı bakışla, geçtiğimiz 14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle yazdığım yazı da “Başkaları İçin Yaşayanlar” başlığını taşıyordu. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Kurtuluş Savaşı boyunca toplam 765 öğrencisinden 346’sı şehit düştüğü tarih kayıtlarda yer almaktadır (https://iletim.istanbul.edu.tr/index.php/2019/03/14/100-yilinda-14-mart-tip-bayrami-mesleki-bir-kutlamadan-ote-milli-direnisin-simgesi/).

Hatta, Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı döneminde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğrencileri cepheye gittiği için, özellikle 1915 yılında tüm öğrencilerin Çanakkale’de şehit düşmesi veya askere gitmesi sonucu mezun verilemediği, dönemin ağır savaş şartlarının bir göstergesi olarak tarihe geçmiştir. Aynı dönemde; İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray Lisesi, İzmir Lisesi, Konya Lisesi, Balıkesir LisesiKastamonu Abdurrahmanpaşa LisesiVefa Lisesi, Çapa Erkek Öğretmen Lisesi, Sivas Lisesi, Erzurum Lisesi gibi liselerin de öğrencilerini cepheye gönderdiği için mezun veremediği bilinmektedir.

Sadece bu bilgiler bile, mesleklerin sadece bir meslek olmadığını, insanlığa adanmış bir yaşam olduğunu göstermektedir. Öğrencilik yıllarında öğretilmeye başlanan bu adanmışlık felsefesinin, meslek yaşamını da aşan bir dünya görüşüne uzandığını unutmamak gerekir.

Bu konuda, hekimlik mesleği ile ilgili daha fazla anıyı, geçtiğimiz aylarda vefat eden Rahmetli Metin Özata’nın yazdığı “Atatürk ve Tıbbiyeliler” kitabında da bulabilirsiniz (Atatürk ve Tıbbiyeliler, Metin Özata, Umay yayınları, Mayıs 2007).

Nuran Yıldırım Hoca’dan 14 Mart

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuran Yıldırım, Tıp Bayramı’nın ortaya çıkışı ve önemi üzerine 2019 yılında yaptığı konuşmada, 14 Mart Tıp Bayramı’nın mesleki bir kutlamanın yanı sıra tıp öğrencilerinin işgale karşı başlatmış olduğu mücadele hareketinin de adı olduğuna dikkat çekmiştir(https://iletim.istanbul.edu.tr/index.php/2019/03/14/100-yilinda-14-mart-tip-bayrami-mesleki-bir-kutlamadan-ote-milli-direnisin-simgesi/).

Tıp Fakültesi’nin cephelere hekim yetiştirmesinden bahseden Yıldırım Hoca, “Savaş başlar başlamaz Tıp Fakültesi Kasım 1914’te tatil edilmiş, Çanakkale cephesindeki şiddetli çarpışmalarda yaralananlar İstanbul’a gönderilmeye başlamıştı. Haydarpaşa’daki Tıp Fakültesi de Hilal-i Ahmer Tıp Fakültesi Hastanesi ile yaralı kabul ediyordu. Bu hastane 1916’da lağvedildikten sonra açılan Tıp Fakültesi, tatil yapmadan hızlandırılmış bir eğitimle cephelere hekim yetiştirmeye başlamıştı. Ordumuzun sağlık işlerini, Sıhhiye Dairesi Reisi ve Sahra Sıhhiye Müfettiş-i Umumisi tayin edilen Tıp Fakültesi Dâhiliye Müderrisi Dr. Süleyman Numan Paşa organize ediyordu. Hocalar ve tıp öğrencileri cephelerdeki hastanelere dağılmıştı. Son sınıf öğrencilerinin çoğu Kafkas cephesinde tifüsten öldü” diyor.

İstanbul’un işgali ve sonrası gelişmeleri aktaran Prof. Dr. Nuran Yıldırım, “Birinci Dünya Savaşı boyunca cephelerdeki hastanelerde çalışan Tıbbiyeliler, savaş bitince okullarına döndüler. 13 Kasım 1918 sabahı, İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişini büyük bir üzüntüyle seyrettiler. Çok geçmeden 1919 yılı Ocak ayında İngilizler, Tıbbiyenin bir bölümüne yerleştiler. İstanbul Hükümeti İngilizlerin baskısıyla tutuklamalara girişti. Tutuklanıp apar topar Malta’ya sürülenler arasında hocaları, Sıhhiye Dairesi Reisi ve Ordu Sıhhiye Müfettiş-i Umumisi Dr. Süleyman Numan Paşa ile Dr. Esat Paşa (Işık) da vardı. Bazı öğrenciler gizlice Anadolu’ya geçip Kuvâ-yı Milliye saflarına katılmaya başladılar. Okulda kalan öğrenciler, işgal kuvvetlerine ülkenin sahipsiz olmadığını göstermek niyetiyle bir protesto yapmak istiyorlardı ama ne yapsalar tutuklanacaklardı. Bunu çok zekice yapmak zorundalardı. Sonunda masum bir yol buldular, ‘14 Mart 1827’de açılan okulumuzun 92. yıldönümünü kutlayacağız’ gerekçesiyle bir kutlama töreni düzenlemek için gerekli izni aldılar” ifadelerini kullanıyor.

Prof. Dr. Yıldırım, 14 Mart 1919 günü ilk Tıp Bayramı’nın nasıl kutlandığını şu sözlerle açıklıyor: “İstanbul Dârülfünunu Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti, Zeynep Hanım Konağı’nda düzenlediği toplantıya; Dârülfünun ve Tıp Fakültesi hocalarını, İnas Dârülfünunu öğrencilerini ve törende konuşulanları işgal kuvvetlerine yetiştirsinler diye İngiliz-Amerikan-Fransız Kızılhaç temsilcileri ile Fransız Sıhhiye Müfettiş-i Umumisini davet ediyorlar. Konuşmalarda tıp eğitimimizin ne kadar köklü olduğunu, eski tıp hocalarının hizmetlerini, tıp eğitiminin Türkçe yapılması için verilen mücadeleyi anlatarak dolaylı mesajlar veriyorlar.”

1919 yılı 14 Mart Tıp Bayramı’nın zekice kurgulanmış bir bayram olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Yıldırım konuşmasını şu şekilde sonlandırıyor: “İşgal kuvvetleri askerlerinin İstanbul’daki taşkınlıkları devam ettiğinden 1920 ve 1921 yıllarında Kadıköy Apollon (sonraları Hale ve günümüzde Reks) sinemasında törenler düzenliyorlar. Bu törenler, Tıbbiyeliler Bayramı olarak yerleşip gelenekselleşiyor.”

İşgali Protesto İçin Asılan Türk Bayrağı

Geçmişimizde ilk defa 1.Mahmut döneminde, 1827 yılında, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kuruluş günü olan 14 Mart’ın; Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edildiği ve “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaya başlandığını tekrar hatırlatmak isterim.

İlk kutlamanın ise, 14 Mart 1919’da itilaf devletlerinin işgali altındaki İstanbul’da yapıldığı bilinir. Tıbbiye 3. sınıf öğrencisi olan, toplumumuzun yakından tanıdığı Orhan Boran’ın babası Hikmet Bey önderliğinde işgali protesto için Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’de toplanıldığı hep anlatılır.

Öğrenciler, binanın kuleleri arasına İstanbul’un her yerinden görünecek şekilde bir Türk Bayrağı asarak işgalcilere karşı mücadele başlatmış ve böylece Tıp Bayramı yurt savunma hareketi olarak çok derin bir anlam kazanmıştır. İngiliz askerlerinin müdahalesine rağmen toplanan öğrencilere, dönemin ünlü hocaları Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer Paşa ve Dr. Akil Muhtar (Özden) da katılarak destek vermiştir.

1929-1937 yılları arasında 12 Mayıs günü Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası’nda ilk Türkçe tıp derslerinin başladığı tarihi temel alınarak Tıp Bayramı olarak kutlanmışsa da 1935 yılında bu uygulamadan vazgeçilmiştir.

Dr. Kemal Demir’in Sağlık Bakanlığı yaptığı 1976 yılında alınan bir karar ile de, sadece 14 Mart günü değil, 14 Mart’ı içine alan hafta Tıp Haftası olarak kutlanmaya başlanmıştır. Bu karar halen yürürlüktedir.

Sivas Kongresi Tıbbiye Temsilcisi

14 Mart direnişi öncüsü 3. Sınıf öğrencisi Hikmet, o dönem tıbbiyelilerinin vekili olarak seçilmiş ve tıbbiyelilerin aralarında topladıkları 9,5 Lira ile sivil ve askeri tüm tıp öğrencilerinin vekil tayin ettiklerini gösterir imzalı belge ile Sivas Kongresi’ne katılmıştır.

Sivas Kongresi’nin 7 Eylül 1919’da yapılan ikinci oturumunda verilen önergede Hikmet Bey’in imzası bulunmaktadır. Kongrenin 9 Eylül 1919 gecesi, mandacılık tartışmasında, Atatürk’e hitaben yaptığı konuşmada; “Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz.” demiştir. Coşku ve heyecanla söylenmiş bu sözlerin büyük etki oluşturması sonrası Mustafa Kemal’in değerlendirmesi de bir o kadar kayda değerdir; “Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır,’” diyerek Hikmet Bey’e “Evlat; müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm” Mustafa Kemal’in bu sözleri üzerine Hikmet Bey yerinden fırlayıp Mustafa Kemal’in elini öperek “Var ol Paşam” dediği kayıtlarda yazmaktadır. Bu konunun da yer aldığı Mazhar Müfit Kansu’nun anıları “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adıyla, 1966’da Türk Tarih Kurumu tarafından iki cilt olarak basılmıştır (Bakınız: Mazhar Müfit Kansu’nun anıları).

1903 yılından başlayarak; Askeri Tıp Mektebi, Sivil Tıp Mektebi, Tıp Fakültesi, Haydarpaşa Lisesi, Marmara Üniversitesi olarak hizmet veren ve 1919 yılı 14 Mart direnişine ev sahipliği yapan Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne binası, 15 Nisan 2015 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 27.03.2015 tarih ve 6639 sayılı Kanun gereğince, Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne tahsis edilmiştir.

Sivas Kongresi Sonrası Tıbbiyeli Hikmet

Sivas Kongresi’nden sonra Tıbbiyeli Hikmet, yakın arkadaşı Yusuf Bey (Balkan) ile birlikte, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Sağlık Bakanı da olan Dr. Adnan Adıvar’ın başhekim olduğu hastanede, bakteriyoloji uzmanı İbrahim Tali (Öngören)’in başında bulunduğu laboratuvarda aşı yapımında çalışmıştır. Kendi üzerlerinde tifüs aşısı denenmesini gönüllü olarak kabul ettikleri için Mustafa Kemal Atatürk tarafından rütbe verilerek maaş bağlanmıştır (https://tr.wikipedia.org/wiki/Hikmet_Boran#cite_note-2).

Cumhuriyet ilanı sonrasında, Mustafa Kemal Atatürk, Tıbbiyeli Hikmet’in bulunarak Milletvekilliği teklif edilmesini istemiş ancak bulunamayıp, yanlış haber olarak öldüğü bilgisi ulaşmıştır. Atatürk’ün vefatından sonra, Tıbbiyeli Hikmet’in sağ olduğu ve Albay Hikmet Boran olarak bir askerî hastanenin başhekimliğini yapmakta olduğu öğrenilmiştir.

1940’larda gönüllü olarak Sarıkamış’a giden Hikmet Boran, karda mahsur kalan askerleri kurtarma çalışmaları sırasında yakalandığı verem hastalığı nedeniyle, 1945 yılında 44 yaşında İstanbul’da vefat etmiştir.

 Aynı Haftadaki Bayramlarımız

Adanmışlık örneklerini, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, iki gün önce kutladığımız 14 Mart Tıp Bayramı ve iki gün sonra kutlayacağımız 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi Yıldönümü ile tamamlamak istiyorum.

Bir yanda, mezun olamadan Çanakkale Savaşları’nın da içinde olduğu istiklal mücadelemiz için şehit olan Tıp Fakültesi öğrencileri, diğer yanda işgali protesto için kuleler arasına asılan Türk Bayrağı…

İşte bu iki konuyu, “adanmışlık” kavramı ile birleştirerek bitirmek istedim.

 Öncelikle 14 Mart ve 18 Mart Bayramlarını içtenlikle kutluyorum. Ayrıca, bu bayramların, 2026 yılına özgü olarak, Ramazan Bayramı ile noktalanan bir haftada birlikte kutlanmasını da güzel bir tesadüf olarak görüyorum. Bayramlarımız kutlu olsun.

Harekete Geçme Zamanı

Harekete Geçme Zamanı

Bugün dünyada sağlık politikaları; daha fazla önleme ve erken müdahale üzerine kurgulanıyor. Hep söylendiği gibi, tedavi önlemekten pahalıdır. Bunun için bütüncül stratejiler geliştirilmelidir. Bu kapsamda; sağlık sisteminin yükü azaltılabilir, hasta ve hasta yakınlarının yaşadığı zorlukları azaltabilir, sağlık kaynaklarının daha verimli ve hakkaniyetli kullanılabilir. Tam bu noktada, sağlık sistemlerinin sürdürülebilirliğine yönelik olarak, veri temelli politika geliştirmek her zamankinden daha kritikleşmektedir. Risk paylaşımı yaklaşımıyla bakıldığında, sağlık sigortacılığında da çok önemli hale gelmektedir. Hastalananı tedavi etmek yerine hastalanmamayı teşvik etmek sağlık sigortacılığının da odağına yerleştirilmelidir. 

Bu haftaki başlık, üç sivil toplum kuruluşuyla bir Üniversite’nin ortaklaşa yaptığı projenin yayınından alındı.   Aslında, “harekete geçme zamanı” kavramı son zamanlarda sağlıkla ilgili birçok konuda kullanılan slogan haline geldi. Özelikle, koruyucu ve sağlığı geliştirici hizmetler açısından bakıldığında çok önemli bir eylemi tanımlıyor. Ayrıca, risk paylaşımı yaklaşımıyla düşünüldüğünde, sigortacılığında da önemli hale geliyor.

RSV’ye Karşı Harekete Geçelim

İki yıl kadar önce “RSV’ye Karşı Güç Birliği” yapılanması oluşturulmuştu. Bu yapılanma, Değer Temelli Sağlık Derneği (DETESADER)  liderliğinde El Bebek Gül Bebek Derneği, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları ve Bağışıklama Derneği ile Başkent Üniversitesi, katkılarına Sanofi Türkiye’nin koşulsuz desteği ile ECONiX Research tarafından hazırlanan “RSV’ye Karşı Harekete Geçelim Raporu”  yayınladı. Benim de içinde olduğum editörler arasında; Zafer Çalışkan, Simten Malhan, Binnur Peker, İlknur Okay bulunuyor. Yazarları; Ekin Begüm Özdemir, Selin Ökçün Kurnaz, Mustafa Kurnaz, Öznur Seyhun, Güvenç Koçkaya’dan oluşuyor (http://www.detesader.org.tr/wp-content/uploads/2026/03/RSVye-Karsi-Harekete-Gecelim-Rev3.pdf.)

RSV nedir?

Bu soru, ilk cevaplanacak soru olmalı. RSV tam tercümesi ile Solunum Sinsityal Virüsü anlamına gelen bir kısaltmadır. Özellikle bebeklerde, küçük çocuk ve yaşlılarda alt solunum yolu enfeksiyonları olarak ifade edilen zarürre ve bronşiyolite neden olan yaygın, bulaşıcı bir RNA virusudur.

Klinisyenlere Göre RSV

Kış ve erken bahar aylarında sık görülüyor, burun akıntısı, öksürük ve hırıltılı solunum gibi soğuk algınlığı benzeri belirtileriyle başladığı belirtiliyor. RSV, enfekte bir kişinin öksürme, hapşırma veya öpme gibi havayollarındaki damlacıklara temasla veya virüs bulaşmış yüzeylere dokunduktan sonra gözlere, buruna veya ağıza dokunma yoluyla yayılıyor. RSV, masalar ve beşik korkulukları gibi sert yüzeylerde saatlerce yaşayabiliyor. Virüs tipik olarak dokular ve eller gibi yumuşak yüzeylerde ise daha kısa süre yaşıyor. Çocuklar RSV’ye genellikle ev dışında, okulda veya kreşlerde maruz kalmaktadır. Daha sonra virüsü ailenin diğer üyelerine bulaştırabiliyorlar.

RSV, bazı riskli gruplar başta olmak üzere, ölümle sonuçlanabilen ciddi enfeksiyonlara neden olabilmektedir. Bu gruplar arasında; altı aydan küçük bebekler, kronik akciğer hastalığı bulunanlar, 35. gebelik haftasından önce doğan bebekler, doğuştan kalp hastalığı olan bebekler ve çocuklar, lösemi ve ağır bağışıklık sistemi  yetersizliği olan hastalar, bakımevinde kalan yaşlılar sıralanabilir.

RSV hastaları için evde alınabilecek önlemler hastalık süresini kısaltabilir, belirtileri  azaltabilir. Bunlar arasında; mekanı nemlendirme, bebeklere anne sütü, mama, diğer hastalara da su ve çorba gibi gıdalarla sıvı desteği verme, sprey veya damlalar ile burnun açık tutulmasısigara dumanından uzak durulması yer alabilir.

“RSV’ye Karşı Harekete Geçelim Raporu”

Rapor’a göre, Türkiye açısından RSV yalnızca bir enfeksiyon değil sağlık sistemi için ciddi bir ekonomik ve toplumsal yük oluşturmaktadır. Yapılan analizlere göre, Türkiye’de; 2019–2023 döneminde 0–5 yaş grubunda; 894 binden fazla RSV vakası, 102 bin hastane yatışı, 12 bin yoğun bakım vakasının sağlık sistemine maliyeti 34.7 milyar TL’yi aşıyor. Rapor, RSV’nin yalnızca riskli bebekleri değil, sağlıklı ve zamanında doğmuş bebekleri de etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu vurgulamaktadır. ABD verilerine göre, RSV yıllık 2,6 milyar Amerikan Doları doğrudan maliyet oluşturmaktadır. Spesifik bir tedavisinin bulunmaması nedeniyle, kanıta dayalı bağışıklama stratejilerinin ulusal düzeyde değerlendirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekliliğine dikkat çekilen raporda; özellikle yaşamın ilk yılında uygulanacak koruyucu yaklaşımların, bebek sağlığının korunması ve sağlık sistemi üzerindeki yükün azaltılması açısından kritik rol oynadığı ifade edilmektedir (https://www.detesader.org.tr/rsvye-karsi-harekete-gecelim/).

Rapor kapsamında ayrıca “Ebeveynlerin Gözünden RSV: Türkiye’de Bebek Sağlığı ve Hasta Deneyimleri Anketi” bulgularına ve gerçek yaşamdan hasta hikâyelerine yer verilerek, RSV’nin aileler ve sağlık sistemi üzerindeki klinik, operasyonel, sosyal ve  ekonomik etkileri anket sonuçlarıyla birlikte çok boyutlu biçimde ele alınmaktadır (http://www.detesader.org.tr/wp-content/uploads/2026/03/RSV-Hasta-Deneyimleri-Rev.pdf.).

Çocuk Hastalıkları servis yataklarının yaklaşık yüzde 40’ı RSV sezonunda RSV hastalarıyla dolmaktadır. Acil servis başvuruları, poliklinik yoğunluğu ve yatış süreleri belirgin şekilde artmaktadır. Yoğun bakım ihtiyacı özellikle 0–6 ay bebeklerde kritik düzeydedir.

Analiz sonuçlarına göre katılımcıların ezici çoğunluğu, RSV’nin yol açtığı sistem aksaklıkları dolayısıyla:

  • bekleme alanlarında nozokomiyal bulaş riskinin arttığını (yüzde 89),
  • sağlık personeli için hastane kaynaklı bulaş riskinin yükseldiğini (yüzde 91), 
  • ayaktan kliniklerde bekleme sürelerinin uzadığını (yüzde 85),
  • acil ve kritik tedavilerde gecikmeler yaşandığını (yüzde 82) ve
  • kronik hastalıkların takibinin ertelendiğini (yüzde 85)ifade etmiştir.

Ankete katılan sağlık çalışanlarının:

  • yüzde 92’si iş yükünün arttığını
  • yüzde 81’i stres yaşadığını
  • yüzde 73’ü bunun tükenmişliğe yol açtığını belirtmiş
  • Ayrıca, izinlerin arttığı, hizmet sürekliliğinin zorlandığı belirtilmektedir.

Hastalıkları Önlemek Daha Kolay

Simten Malhan Hoca’nın yaptığı analizlere göre maliyetlere ilişkin olarak aşağıdaki çarpıcı veriler ortaya çıkmıştır;

  • Ayakta tedavi:yaklaşık 5.879 TL / hasta
  • Serviste yatan hasta:yaklaşık 30.554 TL / hasta
  • Yoğun bakım hastası:yaklaşık 46.390 TL / hasta
  • Toplam direkt maliyet 7,97 milyar TL.

Doğrudan tıbbi olmayan maliyetler olarak ulaşım ve şehir dışı gelişler önemli bir ek yük yaratmaktadır;

  • Hasta başı ortalama tıbbi olmayan direkt maliyet:yaklaşık 3.074 TL
  • Toplam tıbbi olmayan direkt maliyet:yaklaşık 2,75 milyar TL

Görünmeyen maliyet olarak Simten Malhan Hoca’nın ifade ettiği indirekt maliyetler ise şöyle özetlenebilir (ebeveyn iş gücü kaybı, profesyonel ve profesyonel olmayan bakıcı ihtiyacı);

  • Hasta başı indirekt maliyet 820 TL / hasta
  • Toplam indirekt maliyet:yaklaşık 23,9 milyar TL / 799 milyon Amerikan Doları

Toplam ekonomik yük olarak ise (0–5 yaş): yaklaşık 34,7 milyar TL olup bu rakam;

  • 2024 toplam sağlık harcamasınınyüzde 1,95’i
  • 2024 SGK sağlık harcamasınınyüzde 4,62’si
  • 2024 Sağlık Bakanlığı bütçesininyüzde 0,78’i olmaktadır.

Bugün dünyada sağlık politikaları; daha fazla önleme ve erken müdahale üzerine kurgulanıyor. Hep söylendiği gibi, tedavi önlemekten pahalıdır.

Bunun için bütüncül stratejiler geliştirilmelidir. Bu kapsamda; sağlık sisteminin yükü azaltılabilir, hasta ve hasta yakınlarının yaşadığı zorlukları azaltabilir, sağlık kaynaklarının daha verimli ve hakkaniyetli kullanılabilir. Tam bu noktada, sağlık sistemlerinin sürdürülebilirliğine yönelik olarak, veri temelli politika geliştirmek her zamankinden daha kritikleşmektedir. İlk cümlelerimde de vurguladığım gibi, risk paylaşımı yaklaşımıyla bakıldığında, sağlık sigortacılığında da çok önemli hale gelmektedir. Hastalananı tedavi etmek yerine hastalanmamayı teşvik etmek sağlık sigortacılığının da odağına yerleştirilmelidir.

Laboratuvarda Zamanı Geri Sarmak

Laboratuvarda Zamanı Geri Sarmak

1990’lı yıllardan bugüne tanıdığım, özel sektörde ve sivil toplumda zaman zaman yollarımızın kesiştiği Sevgili Cenk Tezcan’ın “Yaşam Süresi: Neden Yaşlanıyoruz ve Neden Yaşlanmak Zorunda Değiliz?” adıyla yaptığı kitabın çevirisinde; “Longevity (Uzun Yaşam) bir çılgınlık mı, yoksa yeni bir tıp paradigması mı” sorusu soruluyor.

Bu hafta uzun yaşam ile ilgili farklı bir yaklaşımı paylaşmak istiyorum. Bu farklı yaklaşım, David Sinclair ile Matthew PaPlante’nin birlikte yazdığı “Lifespan: Why We Age—and Why We Don’t Have To?” adlı kitapta anlattıklarıyla ilgili olacak. Başlık, bu kitaptan alındı. 1990’lı yıllardan bugüne tanıdığım, özel sektörde ve sivil toplumda zaman zaman yollarımızın kesiştiği Sevgili Cenk Tezcan’ın “Yaşam Süresi: Neden Yaşlanıyoruz ve Neden Yaşlanmak Zorunda Değiliz?” adıyla yaptığı kitabın çevirisinde; “Longevity (Uzun Yaşam) bir çılgınlık mı, yoksa yeni bir tıp paradigması mı” sorusu soruluyor.

Tıp Doktoru olan Futurist Cenk Tezcan, geçtiğimiz hafta yaptığı sosyal medya paylaşımıyla 2022’de çevirisini üstlendiği bu kitaptaki bilgileri bir bülten serisine dönüştürdüğünü aktarıyor https://tr.linkedin.com/posts/cenktezcan_drcenktezcan-lifespan-yasamdöngüsü-activity-6919205920690348032-DwHD). Bu paylaşımı okuyunca, merakla hemen kitaba ulaşmaya çalıştım.

Kitabı aktarmaya başlamadan önce, Cenk Tezcan’ın “65 yaşımda hem sağlık, hem performans anlamında kırklı yaşlarımı yaşıyorum” tespitinin özellikle altını çizerek başlamak isterim.

Bilgi Kaybı

Bu Pazar dördüncüsü yayınlanan ilk bölümde Cenk Tezcan; yaşlanmayı bir hastalık olarak görmenin neyi değiştireceğinin, hücrelerin bilgi kaybının nasıl önleneceğinin, laboratuvarda zamanı geri sarmanın mümkün olup olmadığının sorgulandığını belirtiyor. Yaşlanmanın bir kader olmadığı ara başlığıyla, saçların beyazlayacağı, cildin kırışacağı, reflekslerin yavaşlayacağı doğal süreçte, “yaşlanma ya o kadar da kaçınılmaz değilse” sorusunun Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. David Sinclair tarafından sorulduğunu yorumlayarak devam ediyor. Sinclair söylediğinin basit ama devrimsel olduğunu, “yaşlanmanın, kaçınılmaz bir biyolojik çöküş değil, geri döndürülebilir bir bilgi kaybı olabileceğini” ifade ediyor.

TIME dergisinin “Dünyadaki En Etkili 100 Kişisi” listesindeki Sinclair kitabında, hücrelerimizin zamanla eskimelerinden değil; sahip oldukları bilgiyi doğru kullanamadıkları için yaşlandığını iddia ediyor, sorunun zaman değil bilgi olduğunu belirtiyor. Hücrelerin genç yaşlarda  bildiği ama yaşlandıkça bozulan biyolojik hatırlama sisteminden söz ederek, CD benzetmesiyle üzerine çizikler geldikçe müzik bozulur ama bilginin halâ diskin içinde durması örneğiyle yaşlanmanın bu çiziklerin toplamı olduğunu aktarıyor. Hatta, yaşlanmanın tedavi gerektiren biyolojik fonksiyon bozukluğu olduğu görülmezse değiştirilemeyeceğini belirtiyor.

Bunları okurken, ülser tedavisinde bizim öğrenciliğimizde bilinmeyen ve dolayısıyla mezun olduktan sonra öğrendiğimiz antibiyotik tedavisi aklıma geldi. Gerçekten de, sadece öğrenci olunan dönem ile hekimlik yapılan tek bir dekatlık dönem sonrasında biletıp dünyasında tedaviden korunmaya, tedavi içeriğinden kişilere sağlığını yönetme bilinci kazandırmaya kadar pek çok yeniliğin geldiğini unutmamak gerekir.

Gelelim hücrelerin unutkanlığı olarak adlandırılan benzetmeye… Sinclair’e göre, hücrelerin içindeki genlerin çalışma sıralamasının bozulması; fonksiyonlarını azaltabilir, onarım sürecini yavaşlatabilir ve böylece yaşlanmayı başlatabilir. Sinclair, hücrelere gençlikteki durumunu hatırlatmayı öneriyor, laboratuvar deneylerinden söz ediyor. Sinir hücrelerini yeniden programlayarak görme yetisini kaybetmiş farelere kısmen görmenin kazandırılması örneğinden yola çıkılarak, insan deneyleri için FDA onayı alınmasının “laboratuvar şartlarında zamanı geri sarmak” olabilir mi sorusunu soruyor?

Jeopolitik Müzakereciler Gibi CEO’lar

Tam bu noktada, 10 gün kadar önce rastladığım “How Patients Will Be Treated in 2035”, Hastalar 2035’te nasıl tedavi edilecek? adlı yayında yer alan ana başlıklardan söz etmek isterim (https://claude.ai/public/artifacts/18b69d31-e1c5-4c37-8664-b96af9a260e6).

Yayında, sağlık sistemi her zamankinden de hızlı geliştiği ifadesiyle, 2035’de hastanelerin tedavi merkezi olmanın yanı sıra veri odaklı karar merkezleri haline geleceği öngörüsünde bulunuluyor. Bu kapsamda; yapay zeka desteğiyle belirtiler ortaya çıkmadan hastalıkları tespit edeceği, her bireyin “dijital ikizi” ile klinik kararların müdahale öncesi simülasyona imkan tanınacağı, biyosensörlerle kronik durumların gerçek zamanlı olarak sürekli izleneceği, ve kişiselleştirilmiş ilaç üretimiyle standart tedavilerin yeniden tanımlanacağı sıralanıyor. Yani, sağlık hizmetlerinin geleceğinin süreç gerçekleşmeden öngören akışa yönleneceği belirtiyor.

Erken teşhis çalışmalarında yapay zekânın, teşhislerin yüzde 72’sinde ilgililerinden daha iyi sonuç aldığının, bu bağlamda 2035 yılına kadar küresel dijital sağlık pazarının da 13 trilyon dolara ulaşmasının beklendiğine dikkat çekilen yayında ilginç de bir benzetme var; önümüzdeki on yılda, sağlık hizmetlerinin “bir şey bozulana kadar bekle, sonra tamir et” yaklaşımının, atla yapılan ev ziyaretleri kadar eski moda görüneceği örnekleniyor. Gelecek olan şey, çoğu insanın fark ettiğinden daha hızlı, daha kişisel ve daha radikal olabilecek…

Sağlık Dayanıklılık İçin Bir Altyapı

Son olarak, 2026 Davos’dan bir makaleden söz edeceğim. “Yaşam Bilimlerinde Temel Trendler 2026” başlıklı (https://www.porsche-consulting.com/international/en/article/key-trends-life-sciences-davos-2026) adlı makale, küresel sağlık sektörünün nasıl değiştiğini ve  sektör liderlerinin ne yapması gerektiğini anlatıyor.

Egemen altyapı olarak sağlık alt başlığıyla, Hükümetlerin artık sağlığı, tarihsel olarak enerji veya savunmaya davrandıkları gibi, ulusal rekabet gücü ve jeopolitik dayanıklılık için gerekli egemen bir altyapı olarak ele aldıkları anlatılıyor. Almanya, ABD, Çin, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde, yerli üretime, stratejik stoklara, genomik egemenliğe ve yerel araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) teşviklerine büyük yatırımlar yapıldığı belirtiliyor. Bu çabaların, sanayi politikasının çok ötesine uzandığı ve küresel ilaç sektörü için etkileşim kurallarını yeniden tanımladığı ifade ediliyor. CEO’ların giderek jeopolitik müzakereciler gibi davranarak, fiyatlandırma, deneme hızlandırma, yerel üretim zorunlulukları ve tedarik güvencesi konularında hükümetlerle doğrudan görüştüklerini Davos’ta ortaya konulduğu yazılıyor. Ülkelerin ve blokların artık farklı hızlarda, beklentilerde, veri normlarında ve pazar erişim gereksinimlerinde faaliyet gösterdiği vurgulanarak, yeniden yapılanmanın, bilimsel buluşların nerede yapıldığını değil, hastalara nerede ulaşabileceğini de belirlediğine dikkat çekiliyor.

Makale ilk maddesinde stratejik altyapı olarak sağlıktan söz ederken, yapay zekayı; klinik, üretim ve operasyonel iş akışlarına entegre eden bir yapı olarak tanımlamaktadır. Hatta, birinci basamak sağlık hizmetlerinde ve iş gücü eksikliği olan bölgelerde en hızlı etkiyi göstereceğine değinmektedir. Bunu da, iş gücü eksikliği, yenilik, altyapı boşlukları yerine yetenekli mühendisler ve sağlık profesyonellerinin sınırlı bulunabilirliği nedeniyle stratejik bir erişim olarak göstermektedir. Artan sağlığa erişim boşluklarının, sağlık sistemlerine güveni korumak için kapsayıcı modellere ihtiyaç olduğundan yola çıkarak

Açıklanan tüm bu değişim eğilimini, sektör liderleri için acaba şöyle mi okumalıdır? Karar vericiler, o ülkeye ait ortaklık modelleri tasarlayarak küresel yansımalarını da oyun planlarında dikkate almalı, bunları yapısal gereklerle bir stratejiye dönüştürerek uygulamalıdır. Bu durum, ülke çapındaki sağlık gündemleriyle uyumlu olmayı ve bunu kararlarına entegre etmeyi gerektirecektir.

Sağlık açısından bakıldığında da, sonuçta yazılanların önemli bulduğunuz bölümlerini tekrar okuduğunuzda; artık sadece  tedavi değil, risk ve onun olmasını önlemeye odaklı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu görülüyor. Konunun en az sağlık hizmet sunumu kadar ilaç sektörü ile sağlık sigortacılığını da ilgilendirdiği gözden uzak tutulmamalıdır. Dolayısıyla, klasik sağlık sigortacılığından, yani “bozulana kadar bekle, sonra tamir et” yaklaşımından“koruyan ve geliştiren” yaklaşıma değişmesine önem verenleröncü olma avantajını yaşayacaklar ve sigortalılarıyla yenilikçi vizyonun karşılıklı güvenini paylaşacaklardır.