Yaşam Bilimleri Eğilimleri ve Sağlık Sigortacılığına Olası Etkileri

Yaşam Bilimleri Eğilimleri ve Sağlık Sigortacılığına Olası Etkileri

Sağlık hizmet sunumu ve sağlık finansmanı özellikle de sağlık sigortacılığı bugünkünden farklılaşacak. Tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler oluşacak. Hem özel sağlık sigortaları hem de kamu sağlık sigortalarını bekleyen bu sürece hazırlıklı olunmalıdır. Hatta hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında da kamu ve özel sağlık sigortalarıyla birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin sağlıklı yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleler ve bazı teşvikler bu kapsamda değerlendirilmelidir.

2026 Davos Zirvesi, 19-23 Ocak 2026 tarihleri arasında İsviçre Davos’ta gerçekleşti (https://www.weforum.org/meetings/world-economic-forum-annual-meeting-2026/). Bu yıl, 56. kez düzenlenen toplantının teması, “Diyalog Ruhu” olarak ilan edildi.

Her yıl olduğu gibi, bu yıl da küresel ekonomik ve politik liderleri bir araya getiren Dünya Ekonomik Forumu; “küresel sağlık sektörü nasıl değişiyor ve sektör liderleri bundan sonra ne yapmalı” başlığında tartışmalara sahne oldu. Bu tartışmalar, temada belirtildiği gibi, “Diyalog Ruhu” ile çok muhtemeldir ki, sağlık sigortacılığına yansıyarak ilerleyecektir.

Yaşam Bilimleri, Davos 2026

Bilindiği gibi, yaşam bilimleri sadece kendisini geliştirmiyor. Rekabet içinde teknolojilerin yarıştığı, hatta o an itibarıyla gelinen noktada, süreç ve kuralların bile yeniden oluşturulduğu bir etkileşim zemini içinde gelişiyor. Zaman zaman eğilimler, tek başına hareket edebiliyor ama çoğunlukla birbirlerini güçlendiriyor ve birden fazla sektörü de şekillendiriyor. Bu etkileşimlerin kesiştiği noktalar; ticaret ve politika, inovasyon, operasyonlar ve rekabet olarak tanımlanmış durumda.

Davos toplantılarında, bu noktaların, gelecek yıllarda yaşam bilimleri liderlerini beklenenden fazla zorlayabileceği belirtiliyor. Ticaret ve politika başlığı altında hükümetlerin sağlığı, enerji veya savunma gibi gördüğü vurgulanıyor. Bu bağlamda, rekabet ve jeopolitik dayanıklılıkta belirleyici unsur olarak değerlendirdikleri ifade ediliyor. Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin yerli üretim, stratejik stok ve yerel araştırma geliştirme teşvikleriyle büyük yatırımlar yaptığı örnekleniyor.

Sağlık Yöneticilerinin Yeni Müzakere Alanları 

Sağlıkla ilgili yöneticilerin, tıpkı jeopolitik müzakereciler gibi davranarak öncelikli konulara odaklandıklarına dikkat çekiliyor. Öncelikli konular arasında, hükümetlerle; fiyatlandırma, üretimi hızlandırma denemeleri, yerel üretim zorunlulukları, alım ve tedarik garantisi gibi alanlarda doğrudan müzakere ettikleri sıralanıyor.

Böylelikle, dönüştürücü yeni keşiflerin nerede bulunacağı değil, kişiler ve hastalara nerede ulaşacağına yönelindiği aktarılıyor. Sağlıkta da böyle bir yeni yapılanmanın, hükümetler ile sektör yönetici ve liderlerini; ülkelere özgü yatırım modelleri oluşturma ve politika esneklikleri geliştirme gibi stratejilerde entegrasyona odakladığına dikkat çekiliyor.

Konu, Davos’da tartışılan stratejilere gelmişken, geçtiğimiz ay yayınlanan sektör liderlerinin geleceğe odaklanan iş birliği, yenilik ve eylemlerini dönüştürme konusundaki bir makaleden kısa da olsa bazı alıntılar yapmam gerektiğini düşündüm.

Makale tartışma başlıkları ve detaylarını önümüzdeki hafta aktaracağım. Makale başlığı ve içeriği çok ilgi çekici; “Sonsuz Sağlık Hizmetleri: Değeri Ne Kadar?”
(https://a16z.com/infinite-healthcare-whats-it-worth/)

Sınırsız Talep Artan Kullanım

Makale, sağlık alanında kullanım artışının başarısızlık olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğu cümlesiyle başlıyor. Sağlık hizmet sunumunun, klinisyen maliyeti ve bulunabilirliğiyle sınırlandığı, finansal teşviklerin de bunu düzeltemeyeceği iddia ediliyor. Bu sınırlamanın yapay zekayla ortadan kaldırıldığı belirtiliyor.  Biterken ise, “Dönüştürücü Yeniliğin Önünde Olun” tavsiyesi ile düzenli içgörü ve öngörülerle, değişim zamanlarında organizasyonunuzun gelişmesine yardımcı olacak pratik araçlara odaklanma öneriliyor.

Mevcut durumda; sağlık hizmetlerinin sınırsız sayılabilecek sağlık talebine rağmen artan kullanımından söz edilerek, sağlık harcamalarının “daha fazla bakım = daha pahalı” kısıtlamasına sabitlendiği aktarılıyor.

Oysa, yapay zekanın bu kısıtlamayı ortadan kaldırdığı bol ve düşük marjinal maliyetli bakım ile fırsat oluşturduğu ifade ediliyor. Stratejik sorunun, artan kullanımın sağlık ve ekonomik değerde ne ürettiği olduğu belirtiliyor. Proaktif yapay zeka destekli bakımla, kronik ve yüksek maliyetli toplumlarda yoğunlaşan önlenebilir harcamaların azaltılabileceği vurgulanıyor. Sonuçta da, daha sağlıklı bireylerle, iş gücüne katılımın artacağı, GSYİH’yı ek verimli yıllarla artıracağı paylaşılıyor.

Sonuç olarak, sadece kapasite yerine değer ve toplam üretilen sağlık hizmetini önemsemenin uzun vadeli sonuçlara odaklanmanın ekonomik avantaj ve sağlıklılık başına gelirin de yakalanacağı savunuluyor.

Önümüzdeki hafta, bu makale ile ilgili, çok ilginç bulabileceğinizi sandığım yaklaşımları aktarmaya devam edeceğim.

Başlarken belirtildiği gibi, Dünya Ekonomik Forumu’nda bu yıl; “küresel sağlık sektörü nasıl değişiyor ve sektör liderleri bundan sonra ne yapmalı” tartışmalarında sağlık hizmetleri dönüşümcülükte de gündem olmuş. Bu bağlamda önümüzdeki yıllarda sağlık sigortacılığı bu farklılaşmaya şimdikinden daha fazla ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranını yakından takip ederek düşürmeye ve geçtiğimiz hafta yazdığım gibi teknik verimliliğini artırmaya odaklanan sigorta şirketleri, ürün zenginleştirme yoluna gidecekler. Hep gündemde tutmaya çalıştığım gibi, göreceksiniz, genç yaşta sigortalılarını biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzına yönlendirebilecekler.  önleyici müdahalelerle takip edecekler. Mevzuat boyutunda bile, buna yönelik genel şartlar değişikliklerini talep edecekler.

Kamu sağlık sigortacılığında artan duyarlılık, bu mevzuat değişikliklerini hızlandıracak, yapılacak etki değerlendirmeleriyle en uygun stratejilerin planlamasından uygulanmasına, sonuçların izlenip değerlendirilmesine ve güncellemesine kadar ardışık bir çok adım birbirini tetikleyebilecektir.

Böylelikle, rasyonel ölçülerde işleyecek özel sigortacılığının tamamlayıcı rolü de aynı rasyonellikte tanımlanabilecektir.

Görüldüğü gibi, sağlık hizmet sunumu ve sağlık finansmanı özellikle de sağlık sigortacılığı bugünkünden farklılaşacak. Geçenlerde de aktarmıştım; tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler oluşacak. Hem özel sağlık sigortaları hem de kamu sağlık sigortalarını bekleyen bu sürece hazırlıklı olunmalıdır. Hatta, hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında da kamu ve özel sağlık sigortalarıyla birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin sağlıklı yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleler ve bazı teşvikler bu kapsamda değerlendirilmelidir.

“Demografik fırsat penceresi” artık kapanmaktayken sağlıklı yaşlanmayı hedef alan sağlık ve sigorta yöneticileri, tıpkı Davos toplantılarında sözü edilen jeopolitik müzakereciler gibi, belirleyecekleri öncelikli alanlarda doğrudan müzakere edebileceklerdir.

Bu yazıya hazırlanırken, akademisyen bir arkadaşımın literatür tarayarak ulaştığı ve kendi sosyal medyasında paylaştığı, şu sözlerle noktalamamın daha doğru olacağına karar verdim;

Aynı hatayı tekrar eden insan, genelde bilgisiz olduğu için değil, yanılabileceğini kabul edemediği için hata yaparmış. Zihin çoğu zaman gerçeği aramadan, kendini korumak adına özgüvenine sarılabiliyor. Günümüzde bunun dozu biraz daha yükseldi maalesef…

Bu yüzden en zor dile gelen cümle şudur: “Yanılıyor olabilirim.”

Oysa doğru karar… Daha çok bilmekten değil, durup gerçekten düşünebilmekten doğar.”

Sağlık Sigortalarında Teknik Kârlılık Yüzde 181 Artmış

Sağlık Sigortalarında Teknik Kârlılık Yüzde 181 Artmış

Bu başlığı görenlerin, “ne güzel iş, bu kadar da kar ediyorlarmış” dediklerini duyuyor gibiyim. Yazının tamamını okuduğunuzda, bilinen bazı teorik bilgilerin paylaşıldığını ve böylece bazı rakamlardaki artışların sağlık sigortacılığının sağlıklı işlemesine yol açtığını da düşünebileceksiniz.

Öncelikle verilerin kaynağının, Türkiye Sigorta Birliği olduğunu vurgulamakla başlamak isterim. Açıklanan 2025 mali ve teknik sonuçlarına göre, genel olarak, sigorta sektörünün mali göstergelerinde güçlü artış gözlenmektedir (https://www.tsb.org.tr/tr/istatistik/finansal-tablolar/sirket-bazinda-mali-ve-teknik-tablolar).

En Yüksek Teknik Kâr Sağlık Sigortalarında

2025 yılı 41 milyar TL mali kârla kapatan sigorta sektöründe bu artış, bir önceki yıla göre yüzde 28,5 olarak olmuştur. 2024 yılında 264,8 milyar TL olan özkaynak büyüklüğü, 2025 yılında yüzde 64,2 artmış ve 435 milyar TL miktarına ulaşmıştır. Böylelikle sigorta sektörü aktif toplamı, 2025 yılında 3,8 trilyon TL ile bir önceki yıla göre yüzde 67,5 artmıştır. Ayrıca, sigorta şirketleri toplam bilanço kârı da 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 63 artış ile 168 milyar TL’ye yükselmiştir.

Bu verilere göre, sigorta sektörünün teknik kârlılığı bir önceki yıla göre yüzde 85 artmış ve 192,4 milyar TL’ye yükselmiş. Sağlık, yangın ve kasko branşları bu artan teknik kârlılık örneklerini oluştururken, trafik sigortası ise 59,1 milyar TL ile tam tersine teknik zarara neden olmuştur.

Branş bazında, 2025 yılında en yüksek teknik kâr sağlık sigortalarında yaşanmış. Sağlık branşında teknik kârlılık 2024 yılına göre 2025 yılında yüzde 181 artarak 55,6 milyar TL’ye ulaşırken, genel anlamda sigortacılıkta hasar/prim oranı olarak ifade edilen tazminat prim oranı ise yüzde 74 olarak gerçekleşmiş.

İşi Doğru Yapmak

Kendi bütçelerinizden bile iyi takip edebildiğiniz gibi, ekonomide çok kaba olarak tüm diğer kalemleri hesaba katarak, toplam gelirlerinizden toplam giderlerinizi çıkardığınızda kalan miktar kâr olarak adlandırılabilir. Kârınızı da mutlaka bir şekilde değerlendirirsiniz. Şirketseniz, kâr ettiğinizde; yatırım yapabilirsiniz, özkaynağınızı arttırmak için sermayenize ekleyebilirsiniz ya da bir biçimde faiz, hisse senedi gibi gelir getirici araçlarla değerlendirebilirsiniz.

Sağlık ekonomisinde ve doğaldır ki sağlık sigortacılığında da geçerli olduğu için takip edilen iki oran vardır. Bunlar; teknik kârlılık ve mali kârlılıktır. Kârınızı yaptığınız işten kazanıyorsanız bu teknik kar olarak ifade edilir.

Kazandığınız paranın bir bölümünü, banka gibi gelir getirici bir araç üzerinden değerlendiriyorsanız bu da mali kardır.  Bir başka deyişle, sağlık sigortacılığında teknik kârlılık yaptığınız iş olan sağlık sigortacılığından kâr etmekmali kâr ise kâr ettiğinizi, ekonomik olarak değerlendirdiğiniz faiz, hisse senedi gibi araçlarla artırmak, yani paradan para kazanmaktır.

Teknik kârlılık için, genellikle yapılan işin doğru yapılması örneği verilir. İşte böyle baktığınızda sağlık sigortacılığında artan teknik kâr, sağlık sigortacılığının doğru yapıldığını da gösterir.

Hasar Yerine Tazminat

Sigortacılığın alfabesinde yer alan bir başka kavramı hatırlatarak bu iki konuyu birleştirmek istiyorum.  Risk oluştuğunda poliçede taahhüt edilen ödemenin alınan prime oranına, sağlık sigortacılığında tazminat prim oranı ifadesinin kullanılması istenir. Genel olarak mal sigortalarında hasar kelimesiyle ifade edilen bu kavramın, konu can sigortası olduğu için tazminat olarak ifade edilmesi, yıllardır sağlık sigortacılığıyla ilgili sektör çalışanlarında önemli bir duyarlılık noktası olduğu hatırlanacaktır.

Hatta, 2000’li yılların ilk yarısında bir sigorta şirketinde birlikte Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptığımız Sevgili Ömer Karahan ile “hasar” kelimesini yanlışlıkla ağzından kaçıranlara bile para cezası vererek, toplanan parayla her Cuma iş bitinde kahve-pasta ikramında bulunulan bir organizasyon bile oluşturmuştuk.

Tazminat prim oranının 1’den küçük olmalıdırbunu beklemek doğaldır. Örneğin 12.000 TL. tazminat ödeyip 10.000 TL prim alındıysa, bu oran 1.2 çıkacaktır. Hak verirsiniz ki, özel sağlık sigortacılığında böyle bir zarar edici oranın, orta ve uzun dönem sürdürülebilirliği kabul edilemez.

Etkililik amaca ulaşma derecesi olarak tanımlanır. Etkililik açısından, teknik verimliliğin tazminat prim oranıyla birlikte değerlendirilmesi tercih edilmektedir. Gerek sigorta ürününün gerekse sigortalı(lar)nın etkililik değerlendirmesinde, 2025 yılı sağlık sigortacılığı tazminat prim oranı şirketler ortalamasının 0.74 olarak bildirilmesi işte bu açıdan daha da değerlidir. Ülkemiz koşullarında, sigortalılık bilinci ve kişinin sağlığını yönetme konusundaki farkındalığı bir arada düşünüldüğünde, bu iki gösterge sağlık sigortası şirketlerinin sağlığa özel değerlendirme ölçütlerini dikkate aldıklarını göstermektedir.

Tüm bunlar, birlikte düşünüldüğünde, sağlık sigortacılığını bekleyen yepyeni fırsatları görmemek mümkün değildir. Bir yandan teknik kârlılığın artışı, bir yandan tazminat prim oranın azaltılması sağlık sigortacılığında umut verici gelişmeler olarak değerlendirilmelidir. Bu fırsatlara ek olarak, uygun ve zamanında yapılacak müdahalelerle fırsata dönüştürülebilecek bir tehdit de gözden uzak tutulmamalıdır.

Örneğin sağlıklı yaş alma… TÜİK, yaşa göre ortalama kalan yaşam süresini 50 yaşında 30,9 yıl, 65 yaşında 18 yıl olarak belirlenmiştir. Yine TÜİK kayıtlarında; belirli yaşta günlük yaşamı sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşanması beklenen yıl sayısı şeklinde tanımlanan sağlıklı yaşam süresi ortalama 57,6 yıldır. Türkiye’de 65 yaşındaki bir kişinin kalan yaşam süresi düşünüldüğünde, ortalama 25,4 yıl sağlıklı olmayan yani en az bir, çoğunlukla da birden fazla hastalıkla birlikte yaşanan süre olarak geçebilecektir.

Bu bağlamda, geçen haftalarda yazdığım bir yazıda, sadece önümüzdeki beş veya on yılda bile, sağlık hizmetlerinin farklılaşacağından söz ederek, sağlık sigortacılığının bu farklılaşmadan fazlasıyla etkileneceğine değindiğimi tekrar vurgulamak isterim.

Daha da ileri bir öngörüyle, tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımının eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler gündeme getireceği dikkate alındığında, mülkiyetinden bağımsız olarak kamu ve özel sağlık sigortalarının bu sürece hazırlıklı olması tavsiyesinde bulunmuştum.

Yenilikçi uygulamalarla yaklaşımıyla, kişilerin yaşam tarzı değişiklikleriyle beraber bunları teşviki eden sağlığı koruyucu-geliştirici-önleyici müdahalelerinin sigorta kapsamındolması; sağlık hizmetlerine ve sağlık sigortacılığına dönüşümcü müdahale alanları açacaktır.

Bunların arasına; yapay zeka, biyoteknoloji ve dijital sağlığın birleşimi, hasta kazanımlarını iyileştirmek, erişimi artırmak ve hastalık önleme ile tedavi yaklaşımlarındaki yenilikçi müdahale alanları da eklendiğinde, sağlık sigortacılığının verimlilik artışının sigortalı ve sigorta şirketi açısından önemi daha belirgin olacaktır.

Sosyal Korumanın Geleceği ve Sigortacılık

Sosyal Korumanın Geleceği ve Sigortacılık

Nüfus yaşlandıkça, sosyal korumanın önemi artıyor. Bu yüzden, ülkemize benzer şartlardaki ülkelerin, bir yandan yaşlanan diğer yandan da sağlıklı yaşlanma çabaları artan dünyadan alacağı pek çok örnek olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alt başlıklar, kamu kadar tamamlayıcı bir çok boyutu ile özel sigortaları da ilgilendiriyor.

Sağlıklı yaşam ile ilgili konuyu aktarmaya başladığımda, bu raporu paylaşmak istediğim için özellikle beklettim. Çünkü rapor, Kasım 2024 tarihinde yayınlanmıştı. OECD, Megatrends and the Future of Social Protection (Megatrendler ve Sosyal Korumanın Geleceğı̇) adlı rapor ile konuya ilişkin bir çok değişim faktörünün incelendiği görülecektir.

Rapor’da, sosyal koruma sistemlerini etkileyen sosyodemografik, ekonomik, teknolojik, çevresel gibi değişim faktörleri değerlendirilerek mevcut ve olası etkileri öngörülmüş ve aktarılmış (https://www.oecd.org/en/publications/megatrends-and-the-future-of-social-protection_6c9202e8-en.html).

Nüfus yaşlandıkça, sosyal korumanın önemi artıyor. Bu yüzden, ülkemize benzer şartlardaki ülkelerin, bir yandan yaşlanan diğer yandan da sağlıklı yaşlanma çabaları artan dünyadan alacağı pek çok örnek olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alt başlıklar, kamu kadar tamamlayıcı bir çok boyutu ile özel sigortaları da ilgilendiriyor. Hatta, sadece sağlık sigortacılığını değil sosyal yardımlar ve sosyal güvenliğin bütününü de ilgilendiriyor. Özellikle, bizden önce yaşlanan ülkelerin deneyimlerini iyi değerlendirmek gerekiyor.

Yaşlanan nüfus sonucu değişen işgücü ve iklim, bizleri henüz çok etkilememiş gibi gözükse bile, OECD ülkeleri etkilenmiş durumda. İşte onun için, “mega trend” olarak tanımlanan bu eğilimler, başta sosyal koruma sistemleri olmak üzere, nasıl zorluklara yol açıyor? Bunların, sosyal koruma paketlerine, içeriklerine ve finansman kaynaklarına etkileri için yapılanlar ve yapılması gerekenler nelerdir? Tüm bu soruları düşünerek, bu raporu okumakta yarar olacak.

Rapor’da vurgulanan önemsediğim bazı tespitleri sıralamak istiyorum;

  • Bir yandan doğum oranları düşüyor, diğer yandan yaşam beklentisi artıyor. Örneğin, doğurganlık oranı 1960 yılında ortalama 3,3 iken 62 yıl sonra 2022 yılında yarısının bile altına düşmüş duruma ulaşıyor.
  • 65 yaş üstü nüfus artarken, üreten nüfus azaldığından, emeklilik, sağlık ve bakım harcamaları artışı yaygınlaşıyor.
  • Ülkeler de emeklilik yaşını yükselten müdahaleler yapılmaya başlanıyor.
  • OECD ülkeleri kadınlarının iş gücüne katılım oranı, 1995-2022 arasında yüzde 8 oranında yükseliyor (yüzde 58’den yüzde 66’ya).
  • Aynı yıllarda, erkeklerin yarı zamanlı çalışma oranı yüzde 1 (yüzde 6’dan yüzde 7’ye) artıyor. Örnek olarak, bu oran; Hollanda’da yüzde 8, Finlandiya’da yüzde 7, Almanya ve Avusturya’da yüzde 6 olarak gerçekleşiyor.
  • Artan iş gücü katılımı kadınlarda iş gücü açığını hafifletiyor ve sosyal koruma haklarını iyileştiriyor, ancak erkeklerde ters etki yaptığından; toplam iş gücü arzının azalmasına ve finansal sürdürülebilirlik yönünden emeklilik sistemlerinin olumsuz etkilenmesine yol açabileceği söyleniyor.
  • Dolayısıyla yaşlanan nüfusun, sosyal koruma sistemlerini hem katkı hem de harcama açısından zorlayabilecek sonuçlar doğurabileceği düşünülüyor.
  • Kendi hesabına çalışma oranları, OECD ülkeleri genelinde yetmiş beş yıldır düşüyor. Bu nedenle oluşan gelir kaybı, yardımlarla telafi edilmek zorunda kalınıyor.
  • Çalışanlara katkı ve yan haklar istihdam biçimleri arasında yer aldıkça, işverenlerin daha az sosyal koruma hakkına sahip çalışma düzenlemelerini seçerek işgücü maliyetlerini düşürme eğiliminin önlenmesine de destek olabileceği vurgulanıyor.
  • Teknolojideki ilerlemeler, rutin görevlerin otomasyonuyla ilgiliyken, yapay zeka gelişmeleri, rutin olmayan bilişsel görevlerin de otomatikleştirilebileceği gerçeğini gündeme getirdiği ifade ediliyor. Bu durumun ise, geçmiş süreçlerin aksine yüksek beceri gerektiren çalışanları da olumsuz etkileyebileceği düşünülüyor.
  • Üretken yapay zeka ile, aynı meslekte performans farklılıkları oluşturabileceği ve ücret eşitsizliğini azaltabileceği yönünde gelişmeler olduğu belirtiliyor. Hatta, bu yüzden düşük performans gösterenlerin yapay zeka kullanımından daha fazla kazanç sağlayacağı ifade ediliyor. Yapay zeka tabanlı tahminleme araçlarına uyum sağlayamayan bazı hisse senedi analistlerinin mesleği bırakabileceği örnekleniyor.
  • Düşük gelirli hanelerin, gelirlerinden fazlasını harcayabildikleri için iklim değişikliğinin getirebileceği bazı tüketim vergilerinden daha fazla etkilebilecekleri öngörülmektedir. Bu tür vergi gelirlerinin düşük ve yüksek gelirli haneler arasında yeniden dağıtılması ile gelir dağılımının en altındaki haneleri daha iyi duruma getireceği düşünülmektedir.
  • OECD ülkelerinde çoğunluğun iklim değişikliğinden endişe duyduğu aktarılmaktadır. Kısa dönemde, net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda karbon fiyatlarında gerçekleşecek artış, düşük fiyatlara sahip ülkelerde yaklaşık yüzde 500’ü bulan hane halkı bütçesine artış getirebilecek olarak öngörülmektedir.

Ekonominin genel kuralı gibi kaynakların sınırlı ihtiyaçların sınırsızlığı dikkate alındığında; önce eğilimlere ve beklentilere cevap veren bir sistem kurmak, daha sonrasında da onu sürdürülebilir finansman önemli olarak niteleniyor.

OECD Raporu’nu okuyanlar, eminim kamunun üstleneceği tasarım ve koordinasyon sorumluluğunu da düşünmüşlerdir. Gerçekten de, içinde sağlık sigortacılığının olduğu sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ve sağlık sigortacılığı ile sosyal yardım politikalarında uygun stratejileri şimdiden planlamasında, uygulamaya başlamasında ve sonuçlarını izleyip değerlendirerek gerekiyorsa güncellemesinde çok büyük yarar olacaktır.

Bu yararın bir boyutu da, özel sigortacılığın rasyonel ölçülerde tamamlayıcı rolünün tanımlamasında yatmaktadır. Hızlı yaşlanan, “demografik fırsat penceresinin” neredeyse kapanmakta olduğu gerçeğini hiç unutmadan, strateji üretme sorumluluğumuz için zaman hızla akıp gitmektedir. Sağlıklı yaşlanma ile birlikte sosyal koruma yaklaşımını dikkate almak için geç kalınmamalıdır.

Önceki yıllarda yaşlanarak demografik değişimi yaşamış ülke deneyimlerini değerlendirerek ülkemize ait özgün modeller kurgulandığında “mega trend” olarak tanımlanan eğilimlerin, sosyal koruma sistemlerinde oluşturabileceği zorluklarla baş etme daha kolaylaşmış olacaktır. Böylece, bir yandan sosyal koruma paketlerinin sürdürülebilirliğine yönelik güven artarken, diğer yandan kamusal karar vericilerin bu politikaları içselleştirmesindeki  tutarlıkları uzun dönemde güçlenecektir.

Sağlık Hizmetleri Fiyatları, Ne Kadar Gerçekçi?

Sağlık Hizmetleri Fiyatları, Ne Kadar Gerçekçi?

Sağlık finansmanında her şey primlerle karşılanamayacağı gibi, geri ödeme yöntemlerinde de tek bir doğru yoktur. Hem finansman kaynaklarını hem de geri ödeme yöntemlerini çeşitlendirmek gerekir. Çünkü, doğrular her hizmet için aynı olmayabilir. Önemli olan, rasyonel bir bakışla hizmete göre en doğru yöntemi, ekosistemdeki ilgili paydaşların görüş ve önerilerini de alarak belirlemektir. Örneğin, son yıllarda pilot uygulamalarla dünyada hızla yaygınlaşan değer temelli sağlık hizmeti yaklaşıma aşamalı olarak geçmekte yarar olacaktır.

Son yazımı takip eden hafta, 18 Aralık Sağlık Yöneticileri Günü kutlandı. Öncelikle buna değinerek başlamak istiyorum. Her yıl olduğu gibi, bu yıl da birçok kurum ve üniversitede, özellikle öğrencilerin düzenlediği ve bir kısmına onur duyarak katılabildiğim bu etkinliklerde, sağlık ekosisteminin üst düzey yöneticileri çok değerli bilgi ve deneyim paylaşımında bulundu.

Öncelikle, bir Sağlık Yönetimi akademisyeni olarak, 18 Aralık Sağlık Yöneticileri Günümüzü içtenlikle kutluyorum.

Neden Sağlık Yöneticileri Günü

Tarihçesine baktığımızda, 1963 yılının 18 Aralık tarihinde, sağlık kurum ve kuruluşlarına profesyonel yönetici yetiştirilmesi amacıyla, Sağlık Bakanlığı’nda ülkemizin ilk Sağlık İdaresi Yüksek Okulu kurulduğunu görüyoruz. 1970 yılında Hacettepe Üniversite Senatosu kararıyla Üniversite’de Hastane İdaresi Yüksek Okulu ile 1975 yılına kadar ilk lisansüstü eğitimler verilmiştir. 1975 yılında ise Hacettepe Üniversitesi’ndeki bu program lisans düzeyinde eğitime de açılarak okulun adı “Sağlık İdaresi Yüksek Okulu” olarak değiştirilmiştir.

Sağlık Bakanlığı’na bağlı okul ile Hacettepe Üniversitesi’ne bağlı iki okul, 20 Temmuz 1982’de tek bir okul olarak Hacettepe Üniversitesi’nde  birleştirilmiştir. 2006 yılında ise bugün halen bazı Üniversitelerde olduğu gibi, İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’ne (İİBF) “Sağlık İdaresi Bölümü” olarak bağlanmıştır. Bazı Üniversitelerde ise Sağlık Bilimleri Fakültesi’nde Sağlık Yönetimi Bölümü olarak faaliyet göstermektedir.

Sağlık Yönetimi lisans müfredatı içinde; Temel Sağlık, Tıbbi Terminoloji ve Hastalıklar Bilgisi, Sağlık Hukuku, İlk Yardım ve Acil Sağlık Hizmetleri, Sağlık Kurumları Yönetimi ana çerçevesiyle birlikte Sağlıkta İnsan Kaynakları, Maliyet ve Finansal Yönetim, Tıbbi Kayıt ve Hastane Otomasyon Sistemleri, Sağlık Ekonomisi, Sağlık Sosyolojisi, Hasta ve Çalışan Güvenliği, Sosyal Güvenlik ve Sağlık Sigorta Sistemleri, Halk Sağlığı, Biyoistatistik, Epidemiyoloji gibi dersler yer alır.

“Okul Bitince Hastane Müdürü Olmak”

Öğrenciler hastaneler, sağlık sigortası şirketleri, ilaç firmaları, medikal firmalar, sağlık bilişimi firmaları, akademi gibi sağlık yönetiminin makro ve mikro düzeyinde önce staj yapmakta mezuniyet sonrası da görev almaktadır. Son yıllarda, kendi yatırımını yapan girişimciler içinden de bu eğitimi almış olanlar bulunmaktadır. Sağlık kurum ve kuruluşlarına profesyonel olarak liderlik yapabilmek, çok yönlü bilgi, deneyim ve yönetsel yetenek gerektirir. Geçmişte kalan “mezunların sadece hastane müdürü olacağı” bakışı artık gülümsemeyle anılmaktadır. Müdürlük bir görev unvanı olduğu için, okuldan müdür olarak mezun olunmayacağı yaşanarak öğrenilmiştir.

Hepimizin bildiği gibi, sağlık hizmeti bir ekip hizmetidir. Ekibin bileşenleri de sağlık çalışanlarıdır. Hizmetin amacına uygun biçimde sunulması, sağlığın farklı alanlarında eğitim görmüş profesyonellerin, bu ortak amaç doğrultusunda çalışmasıyla mümkün olabilmektedir. Sağlığın çok boyutlu özelliğinden kaynaklanan ayrıcalığı, eğitim programlarına duyulan ihtiyacı da beraberinde getirmektedir. Sağlık yöneticileri bu ekibin vazgeçilmezidir. Doğru işi yaparken, işini de doğru yapan ve yaptıran sağlık yönetimi eğitimi almış yöneticilerin, sağlık ekosisteminin tüm paydaşlarıyla birlikte sektörde kalıcı izler bırakan katkılara neden olmaktadır. Dünün bugünün ve yarınların sağlık yöneticileri, sağlıklı nesillerin yetişmesine katkı sağlayan bu bakışlarıyla; üretime, kalkınmaya, toplum refahına doğrudan müdahaleyi de doğurmaktadır ve buna devam edecektir.

Reel Kur İlan Edilen Kur Farkı

Geçtiğimiz haftanın bir önemli gelişmesi de, sağlık hizmet fiyatlarına yönelik iki önemli düzenlemenin yapılmış olmasıdır. Bunlar; ilaç fiyatlandırmasında uygulanan referans fiyatlandırmanın temel unsurlarından olan Avro kurunun Türk Lirasına çevrilmesine ilişkin düzenleme ile Sağlık Uygulama Tebliği düzenlemesidir. Bu hafta, sıcağı sıcağına, bu düzenlemeler ve sektördeki izlenimleri de paylaşmak ihtiyacı duydum.

Önce ilaç fiyatlandırmasından başlamak isterim. Türkiye’de uygulanan referans fiyatlandırma sisteminde, özellikle 2015 yılı sonrasında yapılan değişiklikler sonucunda gelinen noktada, ilaç fiyatlama modelinin, genellikle kırılgan bir yapı sergilediği sektörde hep tartışılmaktadır. Referans fiyat sisteminin en temel dayanağı olan Avro kurunun Türk Lirasına çevrilme işleminde de, sektörün yıllardır savunduğu bazı tespitler vardır. Bunların özü, Türkiye’deki hastaların yenilikçi ilaçlara erişimine yönelik darboğazlara dayanmaktadır. Bir yandan yenilikçi ilaçlara ulaşımdaki sıkıntıların doğduğu, diğer yandan ilaçların kontrolsüz başka ülkelere çıkışına neden olduğu iddia edilirken, bu durumun üçüncü ülkeler tarafından referans alınmaya, hatta sahte ve kaçak ilaç gibi öngörülemeyen birçok olumsuzluğa da yol açtığı savunulmaktadır. Sonucunda da, ilaç sektöründe sürdürülebilirlik konusunun gündeme geldiği ifade edilmektedir. Her düzeyde tartışılan bu konunun, aynı yıl içinde ikinci bir kur düzenlemesi yapılması talebi ile aktarılmasına rağmen, böyle bir düzenlemenin ekonomi politikaları gereği hayata geçirilemediği bilinmektedir. 2025 yılında geçerli olan kur ayarlaması, 24 Ekim 2024 tarihli ve 32702 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan “Beşeri Tıbbi Ürünlerin Fiyatlandırılmasına Dair Kararda Değişiklik Yapılması Hakkında Karar” ile düzenlenmiştir. 25 Ekim 2024 itibarıyla yürürlüğe giren bu döviz kuru, yüzde 23,5 oranında artırılmış haliyle 21,67 TL olarak belirlenmiştir. O gün için Avro kuru; alışta 37.16 TL., satışta 37.19 TL idi. İlan edilen kurun reel kura oranı, yüzde 58,13’dü.

Bu düzenlemeden 14 ay sonra, 19 Aralık 2025 tarihli ve 33112 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan yeni düzenleme ile beşeri tıbbi ürünlerin fiyatlandırılmasında esas alınacak Avro değeri yüzde 16,9 oranında artırılmış ve yeni Avro kuru 25,33 TL olarak açıklanmıştır. Bu düzenlemenin yayımlandığı tarih itibarıyla reel Avro kuru ise 50,12 TL. olarak kayıtlardadır. Dolayısıyla,  geçtiğimiz hafta ilaç fiyatlandırmasında kullanılan Avro değeri reel kurun yüzde 50,54’ünü karşılamaktadır.

10 Aralık 2025 tarihli Resmi Gazete’de Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu kararı yayımlandı (https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2025/12/20251210-9.pdf). Yapılan SUT düzenlemesiyle ilgili olarak bir haber sitesinin isteğiyle yaptığım değerlendirmelerimin bir kısmını burada da paylaşmak isterim (https://www.finansingundemi.com/haber/sgk-sut-tarifelerini-guncelledi-hastaneler-ve-hastalar-icin-ne-degisecek/1878011).

Sosyal Güvenlik Kurumu’nun hastane, eczane gibi sağlık hizmet sunucularına geri ödeme mekanizmalarının dayanağı, Sağlık Uygulama Tebliği’dir (SUT). Yani SUT, kamu sağlık sigortacılığı fiyat listesidir.

SUT fiyatlarındaki artışlar, klinik ve mali etkiye göre SGK tarafından düzenlenir. 5510 sayılı Kanun’da tanımlanan Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu bu konuda en üst karar vericidir. SGK kurulduğundan bu yana  fiyatların maliyetleri karşılamadığı her zaman ve zeminde söylenmektedir.

Her hangi bir sağlık hizmetinin fiyat artışı veya SUT içine yeni eklenmesi söz konusu olduğunda, maliyet etkisi yani bütçeye getireceği yük karar vericiler için belirleyici olmaktadır. Bütçe büyüklükleri ile düşünmek zorunda olan karar vericiler için bundan daha doğal bir ölçüt de zaten yoktur.

SUT fiyatlarında hizmete göre değişen bazı işlem oranları artışları şu şekildedir;

Yoğun bakım yüzde 55,

Acil hemodiyaliz yüzde 35,

Muayene yüzde 30,

Kemoterapi yüzde 20,

Yatak Hizmetleri yüzde 20,

Laboratuvar yüzde 10,

Malzeme grubunda yapılan bazı artış yüzde oranları ise şu şekildedir;

Beyin cerrahisi yüzde 35-40,

Ortopedi yüzde 30,

Omurga cerrahisi yüzde 30,

Kardiyoloji yüzde 10,

Kalp damar cerrahisi yüzde 10.

Sadece enflasyon etkisiyle değil, Fiyat Tarifesi kapsamında geri ödenen her türlü sağlık hizmetinin maliyeti karşılamaması durumunda, ilgili hizmet sunucular doğaldır ki zarar ederler.  Zarar eden kurum ise ya zararını hastadan fiyat farkı gibi yollarla kapatmak isteyecektir ya da sağlık hizmeti vermeyi bırakmak zorunda kalacaktır.

Her türlü maliyeti kendi üstlenen özel sektör açısından zarar daha yüksek olarak değerlendirilebilir. Kamu hastaneleri olan Sağlık Bakanlığı ve Üniversite Hastaneleri ise zarar etseler bile, kamusal sorumlulukları gereği hizmetlerini devam ettireceklerdir. Özellikle yapısı nedeniyle Üniversite Hastanelerinin hizmet maliyetleri her zaman, diğer hastanelere göre daha yüksektir.

Her iki durumda da, yapısal riskler doğabilir. Sağlık hizmeti alıcısı olan kişiler (genel anlamda hastalar); ya imkanı varsa cepten ödeme yapabilir ya da hizmete ulaşmakta sıkıntı çekebilir.  Cepten ödemede de kişilerin ödeyebileceği geliriyle ilişkili bir üst sınır vardır. Bu sınır aşıldığında, katastrofik sağlık harcaması olarak adlandırılan, yıkıcı sağlık harcamasına ulaşılabilir. Kamusal karar vericiler, bu durumun oluşmaması için sürekli önlem alır.

Sağlık finansmanında her şey primlerle karşılanamayacağı gibi, geri ödeme yöntemlerinde de tek bir doğru yoktur. Hem finansman kaynaklarını hem de geri ödeme yöntemlerini çeşitlendirmek gerekir. Çünkü, doğrular her hizmet için aynı olmayabilir. Önemli olan, rasyonel bir bakışla hizmete göre en doğru yöntemi, ekosistemdeki ilgili paydaşların görüş ve önerilerini de alarak belirlemektir. Örneğin, son yıllarda pilot uygulamalarla dünyada hızla yaygınlaşan değer temelli sağlık hizmeti yaklaşıma aşamalı olarak geçmekte yarar olacaktır. Bu yöntemde, yapılan tedavinin hasta sağlığına yaptığı katkıya göre ödeme yapılması ve hastanın kendi sağlığını yönetme sorumluluğunun ödüllendirme yoluyla verilmektedir. Sigara içmeyenlerin primlerinde indirim yapılması bu kapsamda düşünülebilir. Keza, prim sistemini sosyal devlet olmanın gereği, başka fonlamalarla desteklemek gerekir. Dünya örneklerinde de olduğu gibi yenilikçi tedaviler, nadir hastalıklar, kanser gibi alanlarda bu tür fonlar oluşturulabilir.

SUT fiyatlarıyla ilgili önemli olan bir başka konu da; bunların veriye dayalı, hakkaniyet ölçüsü içinde ve hastalık yükü bakışıyla ilgili paydaşlarla birlikte önceliklendirilerek düzenlenmesidir.

Tüm bunları; hastaların, ilaca ve tedaviye hatta sağlığı koruyucu ve geliştirici hizmetlere kesintisiz ve sürdürülebilir erişimi için düşünmek doğru olacaktır. Ekosistemin tüm paydaşlarıyla birlikte değerlendirerek, öngörülebilirlik açısından; ekonomik gerçekliklerle uyumlu, kalıcı bir çözüm mekanizmasına ihtiyaç her zaman devam edecektir.

10 Kasım’a özgü…

10 Kasım’a özgü…

Bu haftaki yazımı, sağlık ve sigortacılık dışında bir konudan seçtim, çünkü yayınlandığı anlamlı günü de dikkate alarak, 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü ve Atatürk Haftası için hazırlamaya gayret ettim. Hatta, hazırladığım taslak çok uzun olunca bazı ülke önde gelen isimlerine ilişkin derlediğim tespitleri de önümüzdeki haftaya ayırmam gerektiğini fark ettim.

Bu haftaki yazımı, sağlık ve sigortacılık dışında bir konudan seçtim, çünkü yayınlandığı anlamlı günü de dikkate alarak, 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü ve Atatürk Haftası için hazırlamaya gayret ettim. Hatta, hazırladığım taslak çok uzun olunca bazı ülke önde gelen isimlerine ilişkin derlediğim tespitleri de önümüzdeki haftaya ayırmam gerektiğini fark ettim.

Öncelikle, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün aramızdan ayrılışının 87. Yıldönümü’nde, 25 Eylül 1924’de Samsun İstiklal Ticaret Okulu’nda öğretmenler için yaptığı konuşmasındaki; “Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir” sözünü aktarmayı görev bildim. Kurtarıcı ve Kurucumuz Atatürk’ü rahmet ve minnetle anıyorum, ruhu şad olsun.

Çarpıcı Gerçekler

Yazılı ve görsel medyada zaman zaman karşılaştığınız “Bunları biliyor muydunuz” köşeleri olur. Bugünün özelliğine uygun olarak, yaptığım tarama sonucunda bunlardan bazılarını sıralamak içimden geldi. Eminim sizler de böyle bir tarama yapsanız, kim bilir başka daha nelerle karşılaşırsınız;

Kurtuluş Savaşı’nda rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz olduğu, dünya tarihine geçen tek bir üsteğmen olan Kara Fatma’nın 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfreze komutanlığına Atatürk tarafından atandığı,

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Atatürk’ün emriyle İstanbul’un adı resmen “İstanbul” olmuş ve “Kostantiniyye, Konstantinopol” gibi isimlerin kullanılması yasaklanmış. 3 Ocak 1929’da, Türkiye Posta Telgraf ve Telefon Genel Müdürlüğü, merkezi İsviçre’nin Bern şehrinde bulunan Uluslararası Posta Telgraf ve Telefon Teşkilatı’na bir mektup yazarak “bundan sonra “Constantinople” yerine “İstanbul” adının kullanılması gerektiğini, aksi takdirde gelen postaların iade edileceğinin” resmen bildirildiği,

30 Ağustos 1922 Yunanistan’ın “Küçük Asya Felaketi” olmuş ama 12 yıl sonra Yunanistan lideri Eleftherios Venizelos1934’te savaşın galibi Mustafa Kemal Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiği,

1935’teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şangay Meydanı’nda toplanan binlerce kişiye  seslenen Mao’nun ilk sözlerinin “Ben, Çin’in Atatürk’üyüm…” olduğu,

Yunan Başkomutanı Trikopis’in, her 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Atina’daki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’ne giderek, Atatürk`ün resminin önünde saygı duruşunda bulunduğu,

1938’deGeneral Mc. Arthur’un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, Danışman, Senatör ve Bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim” dediği,

Fidel Castro, 12 Mayıs 1961’de Havana’da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir’den Atatürk’ün Büyük Nutuk Kitabı’nı isteyerek ve hatta “Devrimci Mustafa Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?” dediği,

Che Guevara1967’de Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından  Atatürk’ün Büyük Nutku çıktığı,

Kitaplarını sürekli paylaşan Değerli Dostum Adnan Nur Baykal, Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderlik Sırları (Sayfa 257, 33.Baskı, 2022) kitabında şunu anlatır; “8 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi gecesi Atatürk yanındaki Mazhar Müfit Kansu’dan defterine not almasını isterzaferden sonra hükümet biçimi Cumhuriyet olacak hedefiyle başlayan 5 başlıklı liste yazdırır ve “defterin bu sayfasını kimseye gösterme” der. 1925 yılında sorar “kaçıncı maddeyiz”…

Atatürk’ün dünyada “Başöğretmen” sıfatlı tek lider olduğu,

Mustafa Kemal’in geometri kitabı yazarak; üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babalığını yaptığı,

Norveç’de “Atatürk gibi olmak” diye bir deyim bulunduğu ve ”Atatürk Çiçeği” adının çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi Profesörü Kirk Landın tarafından verilerek dünyada bu isimle üretilip satıldığı,

Bir röportajda “Milletler Cemiyeti’ne üye olmayı düşünüyor musunuz?” sorusuna karşılık, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a 1935 yılında “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düşünürüz” talimatı veren Atatürk, 49 üyeli Milletler Cemiyeti (Birleşmiş Miletler) üyeliğine İspanya Temsilcisi’nin; Almanya, Arnavutluk, Avustralya, Avusturya, Britanya İmparatorluğu, Bulgaristan, Çekoslovakya, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, Guatemala, İran, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Japonya, Kolombiya, Küba, Letonya, Macaristan, Panama, Polonya, Romanya, Yeni Zelanda, Yugoslavya ve Yunanistan adına Türkiye’nin üyelik için davet edilmesi karar tasarısını sunduğu,

1996’da Haiti Cumhurbaşkanının vasiyetindemezar taşına yazılmasını istediği metinde; “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm” yazdırdığı,

2000’de ABD Başkanı Bill Clinton‘ın milenyum mesajında; ”Milenyumun hiç şüphe

yoktur ki; tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış, tek liderdir” ifadesini kullandığı,

2005’de Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisinin “Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ü örnek alsın yeter” olduğu,

Kurtuluştan Kuruluşa Mustafa Kemal Atatürk’ün mücadele azmi ve üstün stratejik yönetim ve liderlik yetenekleri; savaştan barışa, sosyal ve ekonomik kalkınmaya kadar pek çok alanda başlattığı reformlar düşünüldüğünde, bugün küçük ölçekli şirketlerde bile yönetilmesi güçlüklerle dolu bazı dönüşümleri, hem de bir asırdan fazla süre önce, ülke ölçeğinde başarılı şekilde düşünmesi, tasarlaması ve uygulaması üstüne yapılacak ne bir satır yorum, ne de herhangi bir ekleme yapma cüretini mümkün kılmıyor. Bu yüzden sadece bu bilgileri aktarmakla yetiniyorum.

Atatürk liderliğindeki bu büyük dönüşümü, gelecek nesillere aktarmak hepimizin ortak sorumluluğu olmalıdır. Bitirirken Cumhuriyet’e kadar giden yolun önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarını tekrar rahmet ve minnetle anıyorum, ruhları şad olsun.