Yazımın başlığını, Sevgili Oğuz Can Işık’ın “Nadir Yaşamlar için” amacıyla yazdığı sosyal medya paylaşımından aldım. Geçen hafta, Nadir Hastalıklar Federasyonu tarafından düzenlenen 27 Şubat 2025 etkinliğinin hasta dernekleri tarafından yapılmasını çok önemsediğimi vurgulamıştım. Bu hafta da, tanıdığımdan bugüne Nadir Hastalıklar için çalışan iki değerli isimden söz etmek istiyorum. Sevgili Oğuz Can Işık ile başlayacağım.
Adanmışlık
Aslında bu özetleyeceğim Sevgili Oğuz Can Işık sosyal medya paylaşımı, bir adanmışlık öyküsü. 2016 yılında Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrenciliği günlerinden başlayan ve bugün girişimciliğe kadar uzanan bir süreç bu.
2023 mezunu genç bir Tıp Doktorunun öyküsündeki ilk bölümüne tanık olduğum için, bu paylaşım ve gelinen nokta beni çok duygulandırdı. Öğrenci Kulübü Başkanı olarak başlattığı Nadir Hastalıklar sürecinde aldığı yolu ve kendi kurduğu start-up şirketini öğrenmek çok etkileyiciydi.
2015 ile 2018 yılları arasında Acıbadem Üniversitesi Sürekli Eğitim ve Gelişim Merkezi (ASEGEM) Müdürü olarak Proje Yürütücülüğünü yaptığım Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) 1601 Yenilik ve Girişimcilik Alanlarında Kapasite Artırılmasına Yönelik Destek Programı’nın 2016 yılındaki ilk öğrencilerinden biriydi.
Hatta Tıp Fakültesi 3.sınıfta da öğrencim olmuştu (Sınıf III MED308 Klinik Tıp ve Mesleki Beceriler IV: Toplum ve Sağlık; Sağlık Ekonomisi dersi). Daha sonra TÜBİTAK 1512 Bireysel Genç Girişim (BİGG) Programı Acıbadem Üniversitesi BİGGHEALTH Programı 2022 1. Dönemi 2. aşamada % 70 başarı elde ettiğini öğrenmiştim. Mezuniyet öncesinde TÜBİTAK hibesiyle şirketleşmiş.
Sevgili Oğuz Can Işık sosyal medya paylaşımında çok önemli konulara değinmiş, hep olduğu gibi vizyoner yaklaşımlarını aktarmış, Ama ben sadece son bölümünü buraya taşımak istiyorum;
“Herkesin kocaman ve dinamik bir ekosistemin içinde bulunduğunu hatırlayarak paydaş grubunda veya alt grubunda (örneğin akademi içindeki öğrenci kulüpleri) birbirleriyle iletişim halinde, tek vücut yürümesi gerek.
Panel ismindeki gibi sağlıklı nesillerin/çocukların yetişmesini sağlamak hedefimiz. Çocuklarımız için çalıştığımızı hatırlamak bana hep güç veriyor. Onlar için hayaller kurup gerçekleştirmiş birinin sözüyle bitireyim:
“Büyük işler, büyük hayaller kurabilen ve birlikte çalışabilen insanlar tarafından başarılır.” — Walt Disney”
Orphanet
Yazımın ikinci bölümünde de, kendisini tanıdığımdan bu yana Nadir Hastalıklar Duayeni olan bir Öğretim Üyesinden söz etmek istiyorum; 2006 yılından bu yana Orphanet’in Türkiye ulusal koordinatörlüğünü de yürüten Prof. Dr. Uğur Özbek.
Orphanet (https://www.orpha.net), nadir hastalıklarla ilgili bilgi toplayan, paydaşlar için bilgiye eşit erişimi garanti altına almayı amaçlayan ve hastaların tanı, bakım ve tedavisini iyileştiren bir kaynaktır. Sağlık ve araştırma bilgi sistemlerinde nadir hastalıkların görünürlüğünü iyileştirmede önemli olan Orphanet nadir hastalıkların isimlendirmesini de (ORPHAcode) yapmaktadır. Dünya genelinde 40 ülkeden oluşan bir Konsorsiyum halini almıştır.
Uğur Özbek Hoca, 2017 yılında Türkiye’de ilk olan Acıbadem Üniversitesi-ACURARE’de Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi kurucusudur. Halen Dokuz Eylül Üniversitesi IBG (İzmir Uluslararası Biyotıp ve Genom Enstitüsü) tarafından yürütülen ve Horizon 2020 ERA Chairs programı tarafından finanse edilen RareBoost Projesi ERA Chair Lideri olarak görev yapmaktadır.
Bu hafta, Sağlık Bakanlığı Nadı̇r Hastalıklar Sağlık Stratejı̇ Belgesı̇ ve Eylem Planı’na değinerek bitirmek istiyorum. 2023-2027 yılları arasında yapılacakları içeren bu dokümanda, faaliyet ve hedef açısından; amaç hedef ve faaliyetler olarak 5 ayrı başlık sıralanmıştır.
Bunlar;
farkındalığın ve bı̇lgı̇ düzeyı̇nı̇n artırılması,
hasta ve yakınlarının desteklenmesı̇ ve yaşam kalı̇telerı̇nı̇n artırılması,
nadı̇r hastalıkların tanısı ve önlenmesı̇, tedavı̇ ve bakım hı̇zmetlerı̇,
araştırma ve gelı̇ştı̇rme çalışmaları olarak sıralanmaktadır.
Eylem Planı
“2023-2027 Nadir Hastalıklar Sağlık Strateji Belgesi ve Eylem Planı” bu alanda atılacak adımlara öncülük edeceği belirtilmektedir. Kapsamlı bir çalışmanın ürünü olan bu yol haritasının; tüm kamu kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına ve vatandaşlara hitap eden kapsayıcı ve çok boyutlu hedef ve faaliyetleri içerdiği vurgulanmaktadır.
Sağlık Bakanlığı, önümüzdeki 5 yıllık süreçte nadir hastalıkların önlenmesi, tanı, tedavi ve araştırma alanları kapsamında öncelikli olarak yürütülecek çalışmalar, bu çalışmalarda sağlanacak koordinasyon ve eylem planlarının uygulanmasının takibi, bu dokümanda belirtilen çerçevede tüm birimlerce titizlikle yürütüleceğini vaad etmektedir.
Nadir Hastalıklar Sağlık Strateji Belgesi ve Eylem Planı’nda yer alan tüm maddelerin hayata geçirilmesi ve ilgili kurumlar tarafından sorumluluklarının gereğince yerine getirilmesinin takipçisi olacağı ifade edilmektedir.
Son iki haftadır, Nadir Hastalıklar konusunda bilgi paylaşmaya çalışıyorum. Kamu karar vericileri, endüstri, akademik çevreler bu konuya çok çaba sarf ediyor, değişik boyutlarda çeşitlendirilmiş projelerle desteklerini somutlaştırıyor.
Her geçen gün, nadir hastalıklarla yaşayan bireylerin hayatlarını iyileştirmek, tedavi çözümleri oluşturmak ve yeni tedaviler üzerine yoğunlaşmak ekosistemin tüm paydaşlarının ana hedefi oluyor.
Bu hastalıklara zor tanı konuluyor, tedavi seçenekleri ve tedaviye erişim sınırlılıkları var, bu yüzden de yüksek oranda ölüm ile sakatlıklar gözleniyor. Ekosisteminin dijital çözümlerle desteklenmesi ise bir başka önemli boyut olarak görülüyor.
Bu hafta Nadir Hastalıklar Günü nedeniyle katıldığım bir toplantının sloganını başlık olarak kullanmak istedim. Aile Yılında Nadir Hastalıklar Sağlıklı Nesiller İçin Birlikteyiz adıyla, Nadir Hastalıklar Federasyonu tarafından düzenlenen Ankara’daki Panel’de moderatörlük yaptım. Slogan “Nadiriz, İçinizdeyiz, Birlikte Güçlüyüz” olarak belirlenmişti.
Nadir Hastalıklar Federasyonu
Önce 2018 yılında9 nadir hasta derneğiyle bir araya gelerek Nadir Hastalıklar Ağı, 2024yılında 7 nadir hastalık derneği ile birlikte Nadir Hastalıklar Federasyonu olarak kurulmuştur. Federasyon, tüm nadir hastalığa sahip birey ve hasta derneklerini temsilen hasta hakları, tıbbi erişim, yaşamsal ve sosyal haklar gibi birçok alanda hak savunuculuğu faaliyetlerigerçekleştirmektedir. Hekimlerle iletişim başta olmak üzere, tüm paydaşlarla işbirliği içinde sorunların çözümüne yönelik yapılan çabalara destek vermektedir. Çalışmalarını sürdürebilmek ve nadir hasta sorunlarına hâkim olarak çözüm üretebilmek ve kamu, özel sektör, akademi, sivil toplum ve girişimcilik alanlarındaki tüm paydaşlar ile işbirliği kurabilmek amacıyla seminerler, paneller, çalıştaylar düzenlemektedir. Bu kapsamda, 8 Aralık 2024 tarihinde Federasyon ve Innorare iş birliği ile Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi’nde “Nadir Yaşamlar Çalıştayı” düzenlenmiştir. Çalıştay çıktısı olan Rapor’da; (https://www.nadir.org.tr/duyuru/141/nadir-yasamlar-calistayi-raporu) tanı-tedavi, psikoloji, istihdam, sosyal yaşam, eğitim konularında 5 ayrı çalışma grubu oluşturulmuştur. Sonuç olarak; erken tanı ve tedavi süreçlerini hızlandırma, psikolojik destek mekanizmalarını güçlendirme, eğitimde fırsat eşitliğini sağlama, istihdam alanında ayrımcılığın önüne geçme ve sosyal yaşamda tam katılımı mümkün kılma hedefleniyor.
Avrupa Nadir Hastalıklar Birliği’nin (EURORDIS) girişimi ile 2008 yılından bu yana, her Şubat ayı son günü ‘Nadir Hastalıklar Günü’ olarak 100’den fazla ülkede kutlanır.
27 Şubat 2025 tarihli Panel açılış konuşmasında, Federasyon Başkanı Deniz Yılmaz Atakay, “Nadir hastalıkların sadece belirli bir kesimi ilgilendiren bir mesele olmadığını, hepimizi doğrudan etkileyen bir halk sağlığı, toplumsal bir sorun ve sosyal adalet konusu olduğunu” ifade ederek, “dayanışmanın ve ortak akılla çözüm üretmenin gücünü” vurgulamıştır.
Toplantı ile ilgili çok değerli bulduğum iki konuyu da ayrıca vurgulamak isterim.
Birincisi, toplantı hasta dernekleri tarafından düzenlenmişti. Hastanın içinde olduğu süreçlerin sonuca ulaşmada çok daha etkili olduğu bilinen bir gerçektir. İlgili ekosistem paydaşlarını böyle bir toplantıda hasta derneği olarak buluşturmak gerçekten de çok iyi bir düşünce olmuş. Emeği geçen ve katkı verenlere teşekkürler.
Toplantının bir başka değerli yanı; Sağlık Bakanlığı’nın Halk Sağlığı, Sağlığın Geliştirilmesi, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüklerinin üst düzey katılımsağlamış olmalarıydı. Sadece izleyici ve konuşmacı olarak fiziksel katılım değil, yapılanları, yapılacakları anlatarak “birlikte çalışma” istekliliğini içtenlikle ortaya koymak, altı kalın çizgilerle çizilecek bir başka konuydu.
Bu arada konuşmacı ve moderatörlere, nadir hastalıklarda adı geçen bazı kavramlar, “Nadiriz, İçinizdeyiz, Birlikte Güçlüyüz” sloganı altında birleşen parçalar olarak toplantı son saatinde bir yap-boz ile bütüne dönüştürüldü (Puzzle parçaları); akraba evliliği, genetik tarama, akran zorbalığı, organ bağışı, görünmez engellilik, tedaviye erişim, yenidoğan topuk taraması, erken tanı, fırsat eşitliği, klinik araştırma, bilim umuttur…
Niçin Nadir?
Uluslararası tanımlamaya göre, bir hastalık toplumda 2000 kişide 1’den daha az sayıda görülüyor ise ‘Nadir Hastalık’ olarak bilinir. Dünyada 8000’den fazla nadir hastalık bulunmakta ve yaklaşık 350 milyon kişi nadir hastalık ile yaşamaya çalışmaktadır. Türkiye’de 5 milyondan fazla birey bu hastalıklarla mücadele ediyor ve doğru tanıya ulaşmak ortalama 7 yıl sürebiliyor. Dolayısıyla, toplumda her 16 kişiden biri nadir hastalık ile yaşamaktadır. Nadir hastalıkların yüzde 80’i genetik geçişlidir ve yüzde 50’si çocuktur. Nadir hastalığa sahip çocukların yüzde 30’u 5 yaşını görememektedir. Tanı erken yaşta konulursa tedavi şansı olan nadir hastalıklar vardır, ancak genellikle kronik ve hayatı tehdit eden sekeller ile birlikte görülür (https://www.orpha.net/)
Nadir Hastalıklar Nadir Olmayabilir
Bu bölümde, daha önceki bir yazımdan alıntılarda bulunarak, tekrarlar yapma gereğini duydum. Gerçekten de “Nadir Hastalıklar Nadir mi?” sorusunun cevabı daha da fazla önem kazanmaktadır. Sıklığına bakılırsa nadir, ama başta farkındalık olmak üzere yapılacaklar hiç de nadir olmamalıdır. Tüm ülkeler bu bakışla, zor da olsa nadir hastalıkları yönetebilmek için yenilikçi yöntemler bulmaya çalışmaktadır. Zira, gerek işbirlikleriyle, gerek ülke genelinde bölge esaslı yaygınlaşan erişilebilirliğe uygun referans merkezleriyle, gerek tarama programlarıyla ve gerekse de yenilikçi ödeme modelleriyle zorluğu fırsata dönüştürmek mümkün olabilir.
Bunun için öncelikle, nadir hastalıkların finansmanı ve geri ödeme yöntemini vurgulamakta yarar olacaktır. Nadir hastalıkların tanı ve tedavisinde, Genel Sağlık Sigortası primlerinin tek başına bir kaynak olarak değerlendirilmesi yaklaşımı eksik kalabilir. Yani sosyal devlet olma gerekleri, sadece sosyal sağlık sigortacılığı primleri yoluyla sağlanmamalıdır.
Evet, sosyal sigortacılık bir sağlık finansman yöntemidir, ama havuzda para var diyerek her şeyi primlerle oluşan bu havuzdan ödemeye kalkarsanız, bir süre sonra eksik kalan bütçenizi vergilerden desteklemek zorunluluğunda kalabilirsiniz, o zaman da prim bazlı sistem uygulama iddiasından uzaklaşma riskiyle karşılaşabilirsiniz. Sürekli prim toplama zorluklarıyla uğraşmak yerine genel vergilerden sistemi sürdürmeye çalışma yolunu tercih edebilirsiniz.
İşte onun için, eksik kalanı vergilerden karşılayacağınıza, doğrudan vergilerden oluşan nadir hastalıklar ve yenilikçi tedaviler için, dünyada örnekleri olduğu gibi, ayrı bir fon kurabilirsiniz. Sağlığa zararlı olan ne varsa, onlardan almakta olduğunuz vergilerin binde birini bile bu fonun gelir kaynağı yaparak süreci daha rasyonel yönetebilirsiniz. Altını çizerek tekrarlamak isterim, yeni bir vergi değil mevcut vergilerin içinden bu fona kaynak tahsisi yapmalısınız.
Böylelikle, bir yandan SGK için yeni bir açık nedeni oluşturmamış olursunuz, bir yandan da üst yöneticilerin toplantı çıkışlarında önünü keserek mecburen kaynak bulma çabasına itilmesi derdine kurumsal bir çare üretmiş olursunuz.
Yıllardır bunu dile getirdiğim her teknokrat platformunda, geçmişte fonları iyi yönetemediğimize yönelik deneyimlerimiz hatırlatılır. Çok teorik düşündüğümü sanmayın ama; parayı toplayan, kullanan ve denetleyenin birbirinden ayrıldığı bir yapı kurarsanız, bu olası sorunu da önleme olasılığınızı arttırabilirsiniz.
Dünya uygulamalarında buna yönelik epeyce örnek var;
İngiltere’de umut veren kanser ilaçları fonu ile erken dönemde kullanılmasına fırsat oluşturulan ilaçların finanse edilmesi modeli nadir hastalıklar alanında da kullanılabilir. Sadece 2024 yılında bu fona yüz milyonlarca pound ek bütçe tahsis edildi.
Bu model İsveç örneğindeki, değer temelli ödeme sistemi ile birlikte uygulanarak, belirli hastalık yüküne ve tedavinin performansına dayalı geri ödeme süresinin zamana yayılmasıyla birlikte de düşünülebilir.
Keza, Singapur örneğindeki gibi tarama programlarıyla desteklenen akılcı sağlık harcaması politikası da nadir hastalıkların erken teşhis ve tedavisine katkı sağlayabilir.
Modellerin tamamında kamu sağlık sigortacılığı, uzun süreli ve kritik hastalıklar gibi özel sağlık sigortacılığı türleriyle işbirliği içinde çalışabilecek yenilikçi pilot uygulamaları bile başlatabilir.
Yenilikçiliğin ilk şartı, devletin vergi ve prim teşvikleriyle uygulamaların önünü açması olabilir. İkinci şart ise, doğru bir aktüeryal analizle belirlenecek eşik değerin aşılması durumunda, bir güvence hesabının kamu tarafından üstlenilmesi olabilir. Model, değer temelli ödeme sisteminde olduğu gibi, tarama testleri ile birlikte kullanılabilecek ilaç veya tıbbi araç gerece yönelik yaşam kalitesini arttırma veya engelliliğini azaltma garantisi veren tedarikçilerle eş zamanlı olarak da uygulanabilir.
ABD’de varlıklı ailelerin her bir gen mutasyonu için araştırma fonu kuran sosyal sorumluluk projelerine bağış yaptıkları hep konuşulur. Görüldüğü gibi, sadece devlete, sadece kamu veya özel sigorta şirketlerine değil, isteyen varlıklı ailelere de bu konuya çare olma şansı oluşturmak mümkün olabilecektir.
Konunun ekonomik boyutunu öncelikle hasta ve hasta yakınları açısından düşünmek gerekir. Ailelerin böyle bir hastalıkla karşılaştığında, ne kadar zorlandıklarına ve yapmak zorunda kaldığı yardım kampanyalarına son zamanlarda sıklıkla tanık oluyoruz.
Sağlık Bakanlığı’nın üst düzey katılımı “birlikte çalışma” istekliliğini iyi değerlendirerek, karşılıklı etkileşim içinde ekosistem bütünselliğiyle; önce tasarımlamak, sonra uygulamak, sonunda da izleyip değerlendirmek ve nadir hastalıklarda yeni bir Türkiye Modeli oluşturmak neden mümkün olmasın? (www.halukozsari.com-halukozsari@gmail.com)
Geçtiğimiz Kasım ayı sonunda OECD, sosyal koruma sistemleri açısından bazı temel sosyal, demografik, ekonomik, teknolojik ve çevresel değişimleri incelediği bir rapor yayınladı. Raporda, sosyal koruma için finansman oluşturmanın önemi vurgulanıyor. Mali darboğazlarla birlikte düşünüldüğünde, sürdürülebilir ve yeterli destek için gerekli düzenleme önerileri de aktarılıyor.
Geçtiğimiz Kasım ayı sonunda OECD, sosyal koruma sistemleri açısından bazı temel sosyal, demografik, ekonomik, teknolojik ve çevresel değişimleri incelediği bir rapor (https://doi.org/10.1787/6c9202e8-en.) yayınladı. Başlık, bu rapordaki tespitlerden alındı.
“Megatrendler ve Sosyal Korumanın Geleceği” (Megatrends and the Future of Social Protection) adlı bu raporda, sosyal koruma için finansman oluşturmanın önemi vurgulanıyor. Mali darboğazlarla birlikte düşünüldüğünde, sürdürülebilir ve yeterli destek için gerekli düzenleme önerileri de aktarılıyor.
Çalışma Yaşındaki Nüfus Azalıyor
Raporda;
1960 yılında ortalama 3,3 iken 2022 yılında 1,5’a düşen doğurganlık oranına,
Doğuşta yaşam beklentisi artışına,
65 yaş üstü nüfusun hızlı artışına,
Çalışma yaşındaki nüfusun azalmasına,
Emeklilik, sağlık ve uzun dönemli bakım harcamaları yükselmesine,
Kadınların iş gücüne katılımı artmakta olduğuna,
Erkeklerin yarı zamanlı çalışma eğiliminin artışa geçtiğine,
Eğilimin bu şekilde sürmesi durumunda, toplam iş gücü arzının azalabileceğine ve emeklilik sistemlerinin kötü etkilenebileceğine
dikkat çekiliyor.
Ülkelerin bu duruma, emeklilik yaşını yükselterek hazırlandığı belirtilen raporda, maaşsız bakım hizmetlerinde ise çoğunlukla kadınların yer almasının kadınların iş gücüne katılım oranlarının artışına yol açtığından söz edilmektedir. OECD ülkelerinde 1995 yılında yüzde 58 olan kadınların iş gücüne katılım oranının 2022’de yüzde 66’ya yükseldiği vurgulanmaktadır.
1990’lı yıllardan sonra, erkeklerin yarı zamanlı çalışma oranının yüzde 6’dan yüzde 7’ye yükseldiği, bu oranın; Hollanda’da yüzde 8, Finlandiya’da yüzde 7, Kore-Almanya-Avusturya’da ise yüzde 6 olarak görüldüğü örneklenmektedir.
Nüfusun yaşlanması ile sosyal koruma sistemlerinin, bir yandan katkı bir yandan da harcama açısından baskı altına alınmış olduğu öne çıkarılan bu raporda, yeni çalışma biçimleriyle ilgili endişeler de dile getirilmektedir.
Kendi hesabına çalışma oranlarının, OECD ülkeleri genelinde 1950 yılından bu yana düşüş gösterdiği tespiti bulunmaktadır. Kendi hesabına çalışanların, sosyal koruma sistemleri erişiminin daha sınırlı olduğu düşünüldüğünde, gelir kaybı durumunda genellikle gelirle finanse edilen yardımlara bağımlı olma zorunluluğuna dikkat çekilmektedir.
Düşük Performansta Yapay Zeka Kullanımıyla Kazanç
Rapor, yapay zeka alanındaki gelişmelerin işgücü piyasasını etkilese de, henüz yaygın bir iş kaybına yol açmadığını belirtilmektedir. Teknolojik ilerleme yoluyla artan üretkenliğin ise kamu harcamalarının finansmanında sürdürülebilirlik açısından ekonomik büyüme aracı olarak gösterilmektedir.
Geçmişteki otomasyon süreçlerinin tersine yapay zekanın yüksek becerili çalışanları etkileyebileceğine dikkat çekilmektedir. Ayrıca, yapay zeka yoluyla geçmişten ders çıkarılabileceği ve geleceğe yönelik önerilerin iyileştirilebileceği de savunulmaktadır.
Hatta, düşük performans gösteren çalışanların, yapay zeka kullanımından daha fazla kazanç sağlayacağı öngörüsünde bile bulunulmaktadır. Düşük performans gösteren çalışanların, yapay zekaya uyum sağlayamadıkları durumlarda, işlerini bırakarak yapay zeka kullanılan alanlara kaydırılırsa, meslekteki performans farklılıkların azalabileceği görüşü ortaya atılmaktadır. Bu kapsamda, yapay zeka tabanlı tahminleme araçlarına uyum sağlayamayan bazı hisse senedi analistlerinin, daha sosyal alanlara kaydırılmaları örneği verilmektedir.
Türkiye Sigorta Birliği web sitesinde de özeti ve tamamı yayınlanan raporda (https://www.tsb.org.tr/tr/AnasayfaSlider/115); nüfus yaşlandıkça, yaşlı bakımına ilişkin taleplerin artacağı ve yetersiz olan resmi yaşlı bakım arzının daha da zorlayacağı ifade edilmektedir. Aynı zamanda, aile biçimlerinin de değiştiği; insanların giderek daha fazla yalnız yaşadığı, özellikle yaşlılıkta bu durumun ekonomik riskleri artırdığı belirtilmektedir.
Öte yandan, 1993’ten beri Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde ders vermekte olan ve 2024 Yılı Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Kamer Daron Acemoğlu’nun yayınları da kaynak gösterilerek yazılan OECD raporunun bir bölümünde; otomasyon ve yapay zekanın istihdam ve ücretler üzerindeki etkilerine değinilmektedir. Bu konuda, var olan ve geriye dönük kanıtlar gözden geçirilerek, sosyal koruma sistemleri için olası etkileri değerlendirilmiştir. Bu etkiler arasında; sosyal koruma süreçlerini iyileştirmek için yapay zekadan yararlanılabileceğinden söz edilmektedir. Veri girişi, belge işleme gibi aşamaların otomatikleşmesiyle; çalışanlar için zaman tasarrufu ve maliyet azaltma faydaları örneklenmektedir. Sohbet motorları aracılığıyla; sosyal faydalara erişimi kolaylaştıran, kişiselleştirilmiş soruları cevaplayabilen ve isteklerinin karşılanma sürecindeki her aşamada kişilere yardımcı olabilen özellikleri aktarılmaktadır. Hatta, bazı ülkelerin dolandırıcılık tespitinde de yapay zeka kullandıkları belirtilmektedir.
Sosyal Koruma Sistemleri Aracılığıyla Sigorta
Rapordaki bir başka dikkat çekici örnek ise sigortacılıkla ilgilidir. Sel, yangın veya aşırı sıcaklık gibi aşırı hava olayları güvenli olmayan çalışma koşullarına neden olduğunda, iş durdurma ve kazanç kayıpları risk için sosyal koruma sistemleri aracılığıyla sigorta sağlamaktadır. Örneğin Avusturya’da, “kötü hava tazminatı”, işe başlama veya devam etmenin imkansız olduğunda işsizlik yardımı sağlayan ayrı bir sosyal sigorta programıdır. Burada, katkıların işverenler ve işçiler arasında eşit olarak paylaşılmaktadır. Örneğin Çekya, Belçika veya İspanya’da doğal afetler veya aşırı sıcaklık nedeniyle iş durdurma durumlarında uygulanan kısa çalışma planları bulunmaktadır.
Sonuç olarak, rapordaki görüşlerden yola çıkarak şu başlıkları değerlendirmekte yarar vardır;
OECD ülkelerinin, artan yaşam beklentisi ve düşen toplam doğurganlık seviyelerinin birleşimiyle hızla yaşlanmaktadır.
Bireylerin yaşam tarzı tercihlerindeki, aile kurmadaki ve artan konut ve çocuk bakımı maliyetlerindeki değişiklikler; kadınların daha az çocuk sahibi olmasına yol açmaktadır.
Buna paralel olarak, 65 yaşındaki yaşam beklentisi sadece son yirmi yılda bile hızla artmıştır.
Bu durum, yaşlılık-çalışma yaşı oranını artırarak emeklilik sistemleri üzerinde baskı oluşturmaktadır.
OECD ülkelerinin yaklaşık üçte ikisinde 20-64 yaş grubu çalışma çağındaki nüfusun azalması öngörülmektedir.
Buna karşı koymak için birçok ülke emeklilik yaşlarını artırarak daha uzun yaşam süreleri nedeniyle kamu bütçeleri üzerindeki baskıyı sınırlamaya çalışmaktadır.
Daha yüksek yasal emeklilik yaşlarının, çalışanların kariyerlerini daha da uzatabilmeleri için mesleki sağlık teşviki, yaşam boyu öğrenme ve diğer istihdam destekleriyle desteklenmesi gerekmektedir.
Bu değerlendirmeler, tespit ve önerilerin tamamında ülkemizi de çok yakından ilgilendirmektedir. “İnsanlar Yaşamadıkça Yaşlanırlar” başlıklı yazımda özetlediğim TÜSEB Raporu (https://files.tuseb.gov.tr/tuseb/files/yayinlar/20230703124223-FV7IKDhzD1kH-.pdf)
ile OECD Raporu birlikte değerlendirilerek; özelde SGK ve özel sağlık sigortaları için, genelde ise ilgili Bakanlıklar başta olmak üzere tüm karar verici paydaşların bir yol haritası ve görev yetki dağılımıyla işe başlamalarında yarar olacaktır.
Konuyla ilgili olarak, OECD Raporu, burada yazılan kadarı ya da tamamıyla, her bir faaliyet başlığı açısından ele alınmalı ve bütüncül bir bakışla yola çıkılmalıdır. (www.halukozsari.com)
Yaşlanan nüfusun koşullarına uygun yeni bakış açıları geliştirilmelidir. Dünya deneyimlerinden de yararlanılarak, merkezi ve yerel farklı uygulamalarla çeşitliliğe gidilmeli, model sosyal güvenlik sistemiyle ilişkilendirilmeli, sağlık bakımıyla birlikte uzun süreli bakım da göz önüne alınmalı, uygun kaynak gereklilikleri kamu ve özel sektör işbirliğiyle birlikte oluşturulmalıdır.
Bu hafta, 1800’lü yıllarda toplam 4 kez ve 14 yıl Birleşik Krallık Başbakanlığı yapmış olan William Ewart Gladstone’nun sözü ile başlamak istedim.
Hepimizin bir yaş daha aldığı yılın bu ilk ayında, özellikle sağlıklı yaş alma konusunu yayınlanmış bir rapordan alıntıları dikkatlerinize sunuyorum. Önümüzdeki ay, başka bir kurum tarafından konuyla ilgili bir başka rapor daha paylaşılacaktır.
TÜSEB Raporu
Dünyada bir çok ülkede deneyimlediği yaşlanma süreci, demografik özelliklerinin bir sonucu olarak Türkiye’de de tartışılmaya başlandı. Hatta Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) Halk Sağlığı ve Kronik Hastalıklar Enstitüsü Başkanlığı, ülkemizdeki politika ve model oluşturma sürecine katkı vermek için 2021 yılında, bu konuda özel ve bir kapsamlı bir rapor hazırladı https://files.tuseb.gov.tr/tuseb/files/yayinlar/20230703124223-FV7IKDhzD1kH-.pdf). Türkı̇ye Yaşlı Sağlığı Raporu: Güncel Durum, Sorunlar Ve Kısa-Orta Vadelı̇ Çözümler adlı rapor, 14 bölüm ve 488 sayfadan oluşuyor. Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı Raporu’na, Sağlık Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Dünya Sağlık Örgütü-Türkiye, Kızılay, 25 üniversite, 19 dernek temsilcisi, 6 ayrı çalışma grubunda 147 konusunda uzman kişi ile katkı vermişti.
Raporun fikir önderliğinden yayına kadar geçen süreçteki gayretleri için; dönemin Enstitü Başkanı Prof. Dr. İlhan SATMAN, Geriatri konusundaki birikimlerini paylaşan İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif KARAN başta olmak üzere, kamu ve özel sektör ile akademik bilgi ve deneyimlerini katan tüm değerli yazarları saygıyla anmak gerekir.
Raporda; yaşlılık sınırı olarak genellikle 65 yaş kabul edildiği, Gerontoloji’nin yaşlanma sürecini araştıran bilim dalı, Geriatri’nin ise yaşlılık tıbbı olarak isimlendirildiği belirtiliyor. İç Hastalıkları Anabilim Dalının bir yan dalı olan Geriatri’nin 65 yaş ve üstü kişilerin tüm sağlık sorunları ve hastalıkları ile ilgili tetkik, tanı, tedavi, takip görevlerini üstlenen ve başarılı yaşlanma sürecini yöneten bir uzmanlık alanı olduğu tanımlanmaktadır.
Artık, Üç Yaşlıdan İkisi Daha Az Gelişmiş Ülkelerde
Nüfusumuzun öngörülenin bile üstünde bir hızda yaşlanması, geniş aile yapısından çekirdek aileye geçiş, şehirleşme oranının artması ve tarım toplumundan sanayi toplumuna dönüşüm sürecinin hızlanması gibi başlıkların öne çıkan sorunlar olarak sıralandığı Rapor’da; 2025 yılında dünyadaki üç yaşlıdan ikisinin daha az gelişmiş ülkelerde yaşayacağı belirtilmektedir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre, biyolojik açıdan yaşlanma “moleküler ve hücresel hasarın kademeli olarak birikmesi sonucunda fizyolojik yedek kapasitede ve genel olarak bireysel kapasitede azalma ile birçok hastalığın ortaya çıktığı ve ölüm riskinin arttığı durum” olarak tanımlanmaktadır. Raporda, yaşlanmanın bir hastalık olmadığı, ama bu dönemde hastalıkların sıklığı ve sayısının arttığı anlatılmaktadır.
Ülkemizde 65 yaş ve üzerindeki nüfus oranının; 1950’de yüzde 3,3, 2000 yılında yüzde 6,7, 2020’de yüzde 9,5 olduğu belirtilen raporda, bu oranın 2040 yılında yüzde 16,3’e, 2080 yılında yüzde 25,6’ya yükseleceğinin öngörüldüğü ifade edilmektedir.
TÜİK 65 ve üstü yaş nüfusunun son beş yılda yüzde 21,4 artarak 2023 yılında 8 milyon 722 bin 806 kişi olduğunu yayımlamıştır (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Istatistiklerle-Yaslilar-2023-53710). 27 Mart 2024 tarihli TÜİK açıklamasına göre, yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranı, 2018 yılında yüzde 8,8 iken 2023 yılında yüzde 10,2’ye yükselmiştir. Buna göre, yaşlı nüfusun 2023 yılında yüzde 44,5’ini erkekler, yüzde 55,5’ini ise kadınlar oluşturmaktadır.
Tarama Testleri ve Bağışıklama Programları
Yaşlılarda hastalıkların erken teşhisi ve komplikasyonlarının önlenmesi için tarama testlerinin uygulandığı belirtilen raporda; tarama testleri planlanırken yaşam beklentisi, tarama testinden geçme yeteneği ve kişisel tercihlerin dikkate alınması vurgulanmaktadır. Ülkemizde yaşlılar için meme, prostat, kolon, serviks ve riskli grup için akciğer kanseri tarama politikaları belirlendiği, yaşla birlikte sıklığı artan diyabet, hipertansiyon, osteoporoz, tiroid disfonksiyonu, vb. hastalıklar için taramaların sürdürülmesinin gerekliliğinden söz edilmektedir. Ayrıca, yaşlılara yönelik bağışıklama programlarının (influenza aşısı, pnömokok aşısı, herpes zoster aşısı, tetanoz-difteri-boğmaca aşısı, COVID-19 aşısı) titizlikle uygulanması, fiziksel durumların elverdiği ölçüde, yaşlıların haftada en az 150-300 dakika orta şiddette veya en az 75-150 dakika yüksek şiddette aerobik aktivite yapmasının yararından söz edilmektedir.
Birinci basamakta ileri yaştaki bireylere sunulan sağlık hizmetinin kapsamına kronik hastalıklar ve geriatrik sendromların da dahil edilmesi; bu konudaki tarama ve takiplerin aile hekimleri tarafından yapılabilmesi için eğitim ve izlem materyallerinin mevcut olduğu da anlatılmaktadır. İkinci ve üçüncü basamakta ileri yaştaki bireye poliklinik hizmetlerinde öncelik sağlanması, refakatçisi yoksa hastane tarafından eşlik edecek personel sağlanması gibi uygulamalarla hizmete erişimin kolaylaştırılmasına değinilerek, E-sağlık uygulamalarına ileri yaştaki bireylerin erişiminin sağlanması ve sağlık okuryazarlığı konusunda bilinçlendirilme gerekliliğine vurgu yapılmaktadır.
İleri yaştaki kırılgan bireylerin düşmelerinin önlenmesi için güvenli ev ortamı oluşturulması ile sosyal desteğin önemi dikkate sunularak, yaşam boyu öğrenme modeli uygulamalarının yaygınlaştırılarak topluma katılımlarının sağlanması, gönüllülük projeleri ve gençlerle iletişimlerini sağlayan toplumsal projelerle kuşaklararası iletişime ve bu sayede ileri yaştaki bireylerin zihinsel sağlıklarına katkıda bulunulma gerekliliğinin altı çizilmektedir.
Bireyin ileri yaşlara kadar fiziksel, ruhsal ve bilişsel yönden kendine yetebilmesi, bağımsız olması, “dinç/zinde yaşlı” olabilmesi geriatrik tıbbın asıl amacı olduğu ifade edilen raporda, kırılganlığı belirlemek için uygun tarama testleri rutin olarak yapılmalı; önlenmesi veya geriletilmesinde fiziksel egzersiz, beslenmenin düzenlenmesi, polifarmasi ile mücadele ve bilişsel eğitim gibi müdahalelerden yararlanılmalsı tavsiye edilmektedir.
Raporda, yaşlıda; yetersiz besin alımı, iştah kaybı, kronik hastalıklara bağlı inflamatuvar süreçler ile düşmelerin tıbbi, sosyal ve ekonomik sonuçlarının önemli bir halk sağlığı sorunu oluşturduğu ifade ediliyor. Herhangi bir nedenle başvuran 65 yaş üstündeki tüm bireylerde düşme riskinin belirlenmesi, güvenli bir çevre oluşturularak riskin azaltılması istenmektedir.
Dijital Okuryazarlık
Raporda yer alan detaylı değerlendirmelere internet üzerinden erişilebilir. Ancak son olarak, dijital okuryazarlıkla ilgili başlıklara değinmek isterim. Bu yolla, hastaların sağlık hizmetlerine ulaşımının kolaylaştırılması ile Tele-Tıp, Tele-Hemşirelik ve Tele-Rehabilitasyon hizmetlerinden yararlandırılması özellikle vurgulanmaktadır. Bu bağlamda; Tele-İzlem ve değerlendirme; fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamaları ile Tele-Konferans/Tele-Eğitim, Tele-Konsültasyon Tele-Danışmanlık için görüntü-bazlı, sensör-bazlı, sanal gerçeklik-bazlı veya robotik uygulamalar gibi teknolojilerin kullanılması önerilmektedir.
Yaşlılarda bilgi iletişim teknolojileri kullanımı ile hekime başvuruların azaltılması, hastaneye yeniden yatışların önlenmesi, hasta ve bakıcı eğitimi ile olumsuz koşulların ortaya çıkışının önlenmesi, hastaların vital bulgularının izlenmesi, gerektiğinde sağlık çalışanlarının müdahalesinin sağlanması ve bakım hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması mümkündür.
Giyilebilir teknoloji ürünleri ile yaşlı bireylerin hayatı kolaylaşmakta, yaşam kalitesi artmakta, fiziksel, zihinsel ve sosyal kapasiteleri iyileşmekte ve gerçek zamanlı sağlık takibi yapılabilmektedir. Kaybolma, düşme, kardiyovasküler fonksiyonlar, tremor, işitme ve görme sorunları, bası yaraları, solunum fonksiyonları, denge sorunları, diyabet, iskelet ve kas sorunları, ağız ve diş sorunları, dışkı ve idrar kontrolü ile ilgili sorunlar gibi alanlarda bu teknolojilerden yararlanılmaktadır.
“Akıllı evler” sensörler ve ev içi cihazlar ile bağlantılı yüksek teknolojiye sahip bir ağ ile donatılmış, cihazların ve uygulamaların uzaktan izlenme, erişilebilme veya kontrol edilebilme özelliklerine sahip ve sakinlerinin ihtiyaçlarına cevap verecek hizmetler sunan konutlardır. Fizyolojik ve fonksiyonel parametrelerin takibi, emniyetli ortam sağlanması ve risklerin azaltılması, izlem ve gerektiğinde yardım, sosyal etkileşimin kolaylaştırılması, bilişsel ve duyusal destek konularında etkili ve yararlıdır.
Sağlık Çalışanlarının İnovasyon Süreci Farkındalığı
Öte yandan, rapor, ülkemizde sağlık çalışanları ve süreçte yer alan diğer paydaşların inovasyon süreci konusunda farkındalık yetersizliğine de değinmektedir. Bu konuda sıralanan başlıklar arasında;
Fikri mülkiyet hakları konusunda yaşanan belirsizlikler,
Belgelendirme ve klinik çalışmalar sürecindeki desteklerin azlığı;,
İnovasyon sürecini teşvik eden ve kolaylaştıran politikaların, altyapı ve kaynakların yetersizliği,
Farklı alanlardaki kurum ve kuruluşlarla iş birliği ağlarının yetersizliği,
Sağlık odaklı inovasyon merkezlerinin yokluğu ve motivasyon sağlayan yol gösterici süreçleri destekleyecek ve cazip hale getirecek modellerin eksikliği sıralanmaktadır.
Ülkemize özgü sağlıkta inovasyon modeli ve politikaların geliştirilmesi, tüm süreçlerde rol alacak sağlık odaklı inovasyon merkezlerinin kurulması, tüm paydaşların yer aldığı entegre iş birliği platformlarının oluşturulması tavsiye edilmektedir.
Hedeflerde olduğu kadar, kaynaklarda da önceliklendirmenin gözetilmesi, inovasyon insan gücü altyapısı ve stratejik ihtiyaçlara göre planlama ve destekleme ile yatırım-üretim-pazar ilişkisine işlevsellik kazandırılması önerilerinde bulunulmaktadır.
Sonuç olarak, ülkemizde beklenen yaşam süresi uzamakta ve yaşlı sayısı tahminlerden daha hızlı artmaktadır. Toplumun yaşlanması başta sağlık ve bakım hizmeti olmak üzere ekonomik, sosyal, politik, vb. her alanda etkili olmaktadır. Daha önce yaşanmamış bu duruma uygun politikalar üretilmeli, mevcut ve muhtemel sorunlara yönelik çözüm önerileri geliştirilmelidir. Bireyler genç yaşlardan itibaren aktif ve sağlıklı yaşlanma konusunda eğitilmelidir. Sağlık çalışanlarının yaşlı sağlığı ve bakımı konusunda bilgi ve becerilerinin artırılması için mezuniyet öncesinde olduğu gibi mezuniyet sonrasında da eğitimleri devam etmelidir. Yaşlılarımıza etkin ve kaliteli sağlık ve bakım hizmeti sadece hekimler değil tüm sağlık çalışanlarının interdisipliner ekip çalışması ile ve tüm toplumun ilgi ve desteği ile verilebilir.
“İnsan, Yaşlı Olmaya Karar Verdiği Gün Yaşlanır”
Konuyla ilgili iki ayrı yaşanmışlığı paylaşmak isterim.
İlki Cicero ile ilgili, Cicero’ya yaşlılığında sorulmuş; “Üstad, yeniden gençliğe dönmek ister miydiniz?” Verdiği yanıt kısa ve öz; “Yarışı birinci bitiren bir at, neden bir daha başlangıç çizgisine dönmek istesin ki…”
İkincisi de, yazımın başında sözünü ettiğim Birleşik Krallık Başbakanı Gladstone’a ait bazı görüşler;
“Ben her zaman yaşlılar gibi olgun düşünen gençlere, gençler gibi neşeli olan yaşlılara hayranımdır. Zaten neşeli olanlar hiçbir zaman yaşlanmazlar.
Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.
İnsan; kendine olan güveni kadar genç, kuşkusu kadar yaşlı, cesareti kadar genç, korkuları kadar yaşlı, umudu kadar genç, bezginliği kadar yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz. İnsanları yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir.
Kalbi sevdikçe, neşe duydukça, güzellikleri fark ettikçe, beyni yeni şeyler keşfettikçe,
herkes gençtir.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar..
İnsan, yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır…”
Yaşlanan Nüfusun Koşullarına Uygun Yeni Bakış Açıları
Unutmayalım ki, yaşlanma yaşamın doğal bir aşamasıdır. Bu aşamaya yönelik olarak, politika yapıcı ve karar vericilerin toplumlar için duyarlı olmalarına ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç hem hizmet hem de yeni bir modelleme açısından gereklidir.
Yaşlanan nüfusun koşullarına uygun yeni bakış açıları geliştirilmelidir. Dünya deneyimlerinden de yararlanılarak, merkezi ve yerel farklı uygulamalarla çeşitliliğe gidilmeli, model sosyal güvenlik sistemiyle ilişkilendirilmeli, sağlık bakımıyla birlikte uzun süreli bakım da göz önüne alınmalı, uygun kaynak gereklilikleri kamu ve özel sektör işbirliğiylebirlikte oluşturulmalıdır.
Yapay zeka destekli sağlık sigortacılığıyla, risk oluştuğunda ödeyen bir bakıştan ekosistem paydaşlarıyla çözüm ortaklığı sayesinde riski önleyen bir bakışa dönüşmektedir. Bunun için eş zamanlı bazı adımların birlikte atılmasında ciddi yarar olacaktır.
16 Aralık 2024 tarihli yazımda, izleyen hafta, “Sigortacılıkta Gelecek Senaryoları: 2040’a Giden Yolda Olası Yönelimler” adlı raporun özellikle yapay zeka açısından yaklaşımlarını paylaşacağımdan söz etmiştim.
Tip 1 Diyabetli Çocukların sensör aracılıyla kan şekeri izlem sistemine ilişkin düzenlemenin 12 Aralık 2024 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanması ve yıl sonu yılbaşı sektör değerlendirmeleri önceliği yüzünden bugüne kaldı.
Ama iyi ki bugüne kalmış, çünkü geçtiğimiz hafta yapılan Türkiye Sigorta Birliği Önceliklendirme Konferansı’ndan da bazı başlıklarla da birlikte paylaşmak daha doğru olacakmış.
Sigorta Sektörünü Dönüştüren Yapay Zeka
Sigorta sektörünün küresel yapılanması olan The Global Federation of Insurance Associations (GFIA) tarafından hazırlanan rapor (https://www.tsb.org.tr/tr/AnasayfaSlider/108); sigorta sektöründe yapay zeka kullanımı ile fayda ve risklerini paylaşmaktadır. Yapay zekanın sigorta sektörünü de dönüştürdüğü ile değer zincirinde yapay zeka uygulamalarının hızla geliştirilmekte olduğu ifade edilmektedir.
Önceleri sadece sigortalı hizmetlerine odaklanan yapay zekanın (Artificial Intelligence-AI); artık risk değerlendirme, tazminat yönetimi ile satış ve dağıtım kanalları benzeri alanlara da yaygınlaşmasına dikkat çekilmektedir. Bu sürecin, üretken yapay zeka (Generative AI), Nesnelerin İnterneti (IoT) ve açık veri gibi yenilikçi uygulamalarla daha da artabileceğinden söz edilmektektedir.
Rapor, yapay zeka kullanılan alanları dört ana başlıkta irdelemektedir. Bunlar; sigortalı hizmetleri, risk modelleme ve doğal afetler, tazminat yönetimi, kötüye kullanım (en aşırısıyla dolandırıcılık) olarak sıralanabilir.
Sigortalı hizmetleri kapsamında sigortalı beklentilerini karşılamaya yönelik olarak;
Sigortalı konuşma dökümleri oluşturulması, sigortalıyla tekrar iletişime geçildiğinde bunlardan yararlanılması,
Sigortalı ve temsilcilerine aynı anda poliçe seçeneklerine yönelik önerilerde bulunulması
aktarılmaktadır.
Risk modelleme ve doğal afetler başlığı altında;
Sigorta kullanımı temel alınarak kişiselleştirilmiş sigorta poliçeleri oluşturulabilmekte olduğu,
Sigortalı beklentileriyle tam olarak örtüşmeyen ve açıkta kalan alanlar varsa azaltılması ile
Sigortalanmayan risklerin değerlendirilmesine yardımcı olmak
sayılmaktadır. Bunlar da, hava olayları, risk haritaları çıkarılması, modellemeler, risk skorlamaları gibi örneklerle somutlaştırılmaktadır.
Tazminat yönetiminde süreçlerin hızlandırılması için değerlendirme ve ödeme yapılmasına destek olunduğu belirtilerek, tazminat önceliklendirme ve sınıflandırmaların hizmet kalitesini de artırmakta olduğu vurgulanmaktadır.
Yapay zeka tabanlı sigortacılıkta; kötüye kullanım tespiti çalışmaları, büyük veri analizi, sahte tazminatların önlenmesi gibi nedenlerle maliyet azaltma yoluyla düşük prim sunma fırsatı sağlanabileceği görüşü öne çıkarılmaktadır.
Ekosistem Paydaşlarıyla İş Birliği
Rapor, sigorta sektörünün yapay zeka ile ilgili olası riskleri önemseyerek uygun iş akışları geliştirdiğini belirterek bazı örnekler vermektedir. Bunlar arasında, öncelikle, sektörün geliştirdiği iç ve dış yönetişim sistemleriyle, başka sektörlere göre daha fazla hazırlıklı olunduğunu örneklemektedir.
Yapay zekanın kullanım amaç ve zamanı konusundaki şeffaflığı ile sigortalılara vereceği güveni artıracağı ve böylece sigortacılık benimsemesinin kolaylaşacağı belirtilmektedir.
GFIA Raporu, yapay zeka ile sigortacıların, sigortalılarına en iyi hizmeti sunabilmesi ve riskleri daha iyi yönetme potansiyeli olduğunu anlatmaktadır. Bu potansiyel konusunda, politika yapıcılara, yapay zekanın etkilerini en üst düzeye çıkarmak için, ekosistem paydaşlarıyla iş birliği yapılması ve böylelikle sigortalıların temel insan haklarının da korunabileceğine yönelik bir tavsiyede bulunulmaktadır.
Arama ve Önceliklendirme
Sevgili Oğuz BABÜROĞLU Hoca ve ekibinin profesyonelce yönetiminde; 18-19 Eylül 2024 tarihli “Arama Konferansı” sonrası, Türkiye Sigorta Birliği 10 Ocak 2025’te de ekosistem paydaşları katılımıyla “Önceliklendirme Konferansı” düzenledi.
İki toplantıdaki 100’ü aşkın katılımcının her birini grup çalışmalarıyla katkıya zorlayan akış ve yaklaşımları için; Birlik Başkanı Uğur GÜLEN, Yönetim Kurulu ve ekiplerine, Oğuz BABÜROĞLU Hoca ile ekibine teşekkür ediyorum.
Geçen Eylül ayında yapılan Türkiye Sigorta Birliği Arama Konferansı’nda sektörü mevcut boyutundan 2 kat büyütme vizyonu ortaya konmuştu.
Arama Konferansı’nda bu vizyona yönelik olarak, 6 değerlendirme kriteri ile önceliklendirildi. Bunlar arasında;
Teknolojik altyapı, dijitalleşme ve ı̇novasyonun geliştirilmesi,
Risk farkındalığı oluşturulması,
Kaynak ve fon yaratmanın sağlanması
başlıkları sıralanmaktadır.
44,3 Milyar Dolar Primle Yüzde 4,7 Oranında Büyüklük
Sıralanan bu değerlendirme kriterlerine göre, 18 ayrı proje öne çıkmıştır. Öne çıkan projelerle, 2030 yılında yaklaşık 44,3 Milyar Dolar primle yüzde 4,7 oranında bir büyüklük oluşturulacağı öngörülmüştür.
Projelerden birisi de sağlık sigortaları kapsamının tedaviden korunmaya yönelmesi başlığını kapsıyordu.
Sağlık Sigortaları başlığı 3 farklı ürün hedefini içermekteydi, bunlar;
Sağlık sigortacılığında yapılacak boşluk (gap) analizi ile nişlerin belirlenmesi, 10 yıllık hedef ve sorumlulukların netleştirilmesi,
Sigortacılığın hastalıkların tedavisinden sağlığın korunması ve geliştirilmesine odaklanması; prim indirimleri ve erken tanı testleri gibi teşviklerle bunun desteklenmesi,
Uzun vadeli sağlık sigortası için genç yaşta prim alınması ve yenileme garantisi için kamu desteği sağlanması
olarak sıralanmıştı.
Eş Zamanlı Adımlarla Hizalanma
İşin özü, yapay zeka destekli sağlık sigortacılığıyla, risk oluştuğunda ödeyen bir bakıştan ekosistem paydaşlarıyla çözüm ortaklığı sayesinde riski önleyen bir bakışa dönüşmektedir. Bunun için eş zamanlı bazı adımlarınbirlikte atılmasında ciddi yarar olacaktır.
Bunlardan ilki, sağlık hizmetindeki finansörler ile kamu, özel, üniversite ayrımına girilmeksizin, tüm hizmet sunucuların, sağlık endüstrisi ve diğer paydaşların aynı hedefe yönelen bir hizalanma göstermesi olmalıdır.
Aile hekimliğinin entegrasyonu ve koruyucu sağlık hizmetlerinin de özel sağlık sigortaları kapsamına alınması sağlanmalıdır. Böylelikle, kişinin sağlık riski öncesi ve risk oluştuysa hastalık sonrası, risk yönetimi daha hakkaniyetli bir biçimde sağlanabilir.
Bu arada erken yaşta sigortalılığın teşviki ile kamunun vereceği uzun süreli sağlık sigortası teminatına ek olarak özel sigortaların da katılması dikkate alınmalıdır.
Öncelikli konularda tarama programlarıyla başlanarak yenilikçi tedavilere odaklanılması da üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir başlık olmalıdır.
Yapay zeka kullanımından niş alanlara kadar tüm bunlar; sağlık hizmetindeki kazanımlar karşılığında sağlık sigortacılığının değer temelli bir modele geçişinin tetikleyicisi olabilecektir.