İnsanlığa Adanmış Yaşamlar

İnsanlığa Adanmış Yaşamlar

14-21 Mart haftasının tarihi önemi nedeniyle, bu yazımda bazı tarihi gerçekleri tekrar hatırlatmak istedim. Bir yanda, mezun olamadan Çanakkale Savaşları’nın da içinde olduğu istiklal mücadelemiz için şehit olan Tıp Fakültesi öğrencileri, diğer yanda işgali protesto için kuleler arasına asılan Türk Bayrağı…

14-21 Mart haftasının tarihi önemi nedeniyle, bu yazımda bazı tarihi gerçekleri tekrar hatırlatmak istedim. Aynı bakışla, geçtiğimiz 14 Mart Tıp Bayramı nedeniyle yazdığım yazı da “Başkaları İçin Yaşayanlar” başlığını taşıyordu. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin Kurtuluş Savaşı boyunca toplam 765 öğrencisinden 346’sı şehit düştüğü tarih kayıtlarda yer almaktadır (https://iletim.istanbul.edu.tr/index.php/2019/03/14/100-yilinda-14-mart-tip-bayrami-mesleki-bir-kutlamadan-ote-milli-direnisin-simgesi/).

Hatta, Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı döneminde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane öğrencileri cepheye gittiği için, özellikle 1915 yılında tüm öğrencilerin Çanakkale’de şehit düşmesi veya askere gitmesi sonucu mezun verilemediği, dönemin ağır savaş şartlarının bir göstergesi olarak tarihe geçmiştir. Aynı dönemde; İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray Lisesi, İzmir Lisesi, Konya Lisesi, Balıkesir LisesiKastamonu Abdurrahmanpaşa LisesiVefa Lisesi, Çapa Erkek Öğretmen Lisesi, Sivas Lisesi, Erzurum Lisesi gibi liselerin de öğrencilerini cepheye gönderdiği için mezun veremediği bilinmektedir.

Sadece bu bilgiler bile, mesleklerin sadece bir meslek olmadığını, insanlığa adanmış bir yaşam olduğunu göstermektedir. Öğrencilik yıllarında öğretilmeye başlanan bu adanmışlık felsefesinin, meslek yaşamını da aşan bir dünya görüşüne uzandığını unutmamak gerekir.

Bu konuda, hekimlik mesleği ile ilgili daha fazla anıyı, geçtiğimiz aylarda vefat eden Rahmetli Metin Özata’nın yazdığı “Atatürk ve Tıbbiyeliler” kitabında da bulabilirsiniz (Atatürk ve Tıbbiyeliler, Metin Özata, Umay yayınları, Mayıs 2007).

Nuran Yıldırım Hoca’dan 14 Mart

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuran Yıldırım, Tıp Bayramı’nın ortaya çıkışı ve önemi üzerine 2019 yılında yaptığı konuşmada, 14 Mart Tıp Bayramı’nın mesleki bir kutlamanın yanı sıra tıp öğrencilerinin işgale karşı başlatmış olduğu mücadele hareketinin de adı olduğuna dikkat çekmiştir(https://iletim.istanbul.edu.tr/index.php/2019/03/14/100-yilinda-14-mart-tip-bayrami-mesleki-bir-kutlamadan-ote-milli-direnisin-simgesi/).

Tıp Fakültesi’nin cephelere hekim yetiştirmesinden bahseden Yıldırım Hoca, “Savaş başlar başlamaz Tıp Fakültesi Kasım 1914’te tatil edilmiş, Çanakkale cephesindeki şiddetli çarpışmalarda yaralananlar İstanbul’a gönderilmeye başlamıştı. Haydarpaşa’daki Tıp Fakültesi de Hilal-i Ahmer Tıp Fakültesi Hastanesi ile yaralı kabul ediyordu. Bu hastane 1916’da lağvedildikten sonra açılan Tıp Fakültesi, tatil yapmadan hızlandırılmış bir eğitimle cephelere hekim yetiştirmeye başlamıştı. Ordumuzun sağlık işlerini, Sıhhiye Dairesi Reisi ve Sahra Sıhhiye Müfettiş-i Umumisi tayin edilen Tıp Fakültesi Dâhiliye Müderrisi Dr. Süleyman Numan Paşa organize ediyordu. Hocalar ve tıp öğrencileri cephelerdeki hastanelere dağılmıştı. Son sınıf öğrencilerinin çoğu Kafkas cephesinde tifüsten öldü” diyor.

İstanbul’un işgali ve sonrası gelişmeleri aktaran Prof. Dr. Nuran Yıldırım, “Birinci Dünya Savaşı boyunca cephelerdeki hastanelerde çalışan Tıbbiyeliler, savaş bitince okullarına döndüler. 13 Kasım 1918 sabahı, İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul Boğazı’na girişini büyük bir üzüntüyle seyrettiler. Çok geçmeden 1919 yılı Ocak ayında İngilizler, Tıbbiyenin bir bölümüne yerleştiler. İstanbul Hükümeti İngilizlerin baskısıyla tutuklamalara girişti. Tutuklanıp apar topar Malta’ya sürülenler arasında hocaları, Sıhhiye Dairesi Reisi ve Ordu Sıhhiye Müfettiş-i Umumisi Dr. Süleyman Numan Paşa ile Dr. Esat Paşa (Işık) da vardı. Bazı öğrenciler gizlice Anadolu’ya geçip Kuvâ-yı Milliye saflarına katılmaya başladılar. Okulda kalan öğrenciler, işgal kuvvetlerine ülkenin sahipsiz olmadığını göstermek niyetiyle bir protesto yapmak istiyorlardı ama ne yapsalar tutuklanacaklardı. Bunu çok zekice yapmak zorundalardı. Sonunda masum bir yol buldular, ‘14 Mart 1827’de açılan okulumuzun 92. yıldönümünü kutlayacağız’ gerekçesiyle bir kutlama töreni düzenlemek için gerekli izni aldılar” ifadelerini kullanıyor.

Prof. Dr. Yıldırım, 14 Mart 1919 günü ilk Tıp Bayramı’nın nasıl kutlandığını şu sözlerle açıklıyor: “İstanbul Dârülfünunu Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti, Zeynep Hanım Konağı’nda düzenlediği toplantıya; Dârülfünun ve Tıp Fakültesi hocalarını, İnas Dârülfünunu öğrencilerini ve törende konuşulanları işgal kuvvetlerine yetiştirsinler diye İngiliz-Amerikan-Fransız Kızılhaç temsilcileri ile Fransız Sıhhiye Müfettiş-i Umumisini davet ediyorlar. Konuşmalarda tıp eğitimimizin ne kadar köklü olduğunu, eski tıp hocalarının hizmetlerini, tıp eğitiminin Türkçe yapılması için verilen mücadeleyi anlatarak dolaylı mesajlar veriyorlar.”

1919 yılı 14 Mart Tıp Bayramı’nın zekice kurgulanmış bir bayram olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Yıldırım konuşmasını şu şekilde sonlandırıyor: “İşgal kuvvetleri askerlerinin İstanbul’daki taşkınlıkları devam ettiğinden 1920 ve 1921 yıllarında Kadıköy Apollon (sonraları Hale ve günümüzde Reks) sinemasında törenler düzenliyorlar. Bu törenler, Tıbbiyeliler Bayramı olarak yerleşip gelenekselleşiyor.”

İşgali Protesto İçin Asılan Türk Bayrağı

Geçmişimizde ilk defa 1.Mahmut döneminde, 1827 yılında, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kuruluş günü olan 14 Mart’ın; Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edildiği ve “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaya başlandığını tekrar hatırlatmak isterim.

İlk kutlamanın ise, 14 Mart 1919’da itilaf devletlerinin işgali altındaki İstanbul’da yapıldığı bilinir. Tıbbiye 3. sınıf öğrencisi olan, toplumumuzun yakından tanıdığı Orhan Boran’ın babası Hikmet Bey önderliğinde işgali protesto için Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’de toplanıldığı hep anlatılır.

Öğrenciler, binanın kuleleri arasına İstanbul’un her yerinden görünecek şekilde bir Türk Bayrağı asarak işgalcilere karşı mücadele başlatmış ve böylece Tıp Bayramı yurt savunma hareketi olarak çok derin bir anlam kazanmıştır. İngiliz askerlerinin müdahalesine rağmen toplanan öğrencilere, dönemin ünlü hocaları Dr. Fevzi Paşa, Dr. Besim Ömer Paşa ve Dr. Akil Muhtar (Özden) da katılarak destek vermiştir.

1929-1937 yılları arasında 12 Mayıs günü Bursa’daki Yıldırım Darüşşifası’nda ilk Türkçe tıp derslerinin başladığı tarihi temel alınarak Tıp Bayramı olarak kutlanmışsa da 1935 yılında bu uygulamadan vazgeçilmiştir.

Dr. Kemal Demir’in Sağlık Bakanlığı yaptığı 1976 yılında alınan bir karar ile de, sadece 14 Mart günü değil, 14 Mart’ı içine alan hafta Tıp Haftası olarak kutlanmaya başlanmıştır. Bu karar halen yürürlüktedir.

Sivas Kongresi Tıbbiye Temsilcisi

14 Mart direnişi öncüsü 3. Sınıf öğrencisi Hikmet, o dönem tıbbiyelilerinin vekili olarak seçilmiş ve tıbbiyelilerin aralarında topladıkları 9,5 Lira ile sivil ve askeri tüm tıp öğrencilerinin vekil tayin ettiklerini gösterir imzalı belge ile Sivas Kongresi’ne katılmıştır.

Sivas Kongresi’nin 7 Eylül 1919’da yapılan ikinci oturumunda verilen önergede Hikmet Bey’in imzası bulunmaktadır. Kongrenin 9 Eylül 1919 gecesi, mandacılık tartışmasında, Atatürk’e hitaben yaptığı konuşmada; “Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz.” demiştir. Coşku ve heyecanla söylenmiş bu sözlerin büyük etki oluşturması sonrası Mustafa Kemal’in değerlendirmesi de bir o kadar kayda değerdir; “Arkadaşlar, gençliğe bakın; Türk millî bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin! Gençler, vatanın bütün ümit ve istikbali size, genç nesillerin anlayış ve enerjisine bağlanmıştır,’” diyerek Hikmet Bey’e “Evlat; müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz, azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal, ya ölüm” Mustafa Kemal’in bu sözleri üzerine Hikmet Bey yerinden fırlayıp Mustafa Kemal’in elini öperek “Var ol Paşam” dediği kayıtlarda yazmaktadır. Bu konunun da yer aldığı Mazhar Müfit Kansu’nun anıları “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adıyla, 1966’da Türk Tarih Kurumu tarafından iki cilt olarak basılmıştır (Bakınız: Mazhar Müfit Kansu’nun anıları).

1903 yılından başlayarak; Askeri Tıp Mektebi, Sivil Tıp Mektebi, Tıp Fakültesi, Haydarpaşa Lisesi, Marmara Üniversitesi olarak hizmet veren ve 1919 yılı 14 Mart direnişine ev sahipliği yapan Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne binası, 15 Nisan 2015 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 27.03.2015 tarih ve 6639 sayılı Kanun gereğince, Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne tahsis edilmiştir.

Sivas Kongresi Sonrası Tıbbiyeli Hikmet

Sivas Kongresi’nden sonra Tıbbiyeli Hikmet, yakın arkadaşı Yusuf Bey (Balkan) ile birlikte, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Sağlık Bakanı da olan Dr. Adnan Adıvar’ın başhekim olduğu hastanede, bakteriyoloji uzmanı İbrahim Tali (Öngören)’in başında bulunduğu laboratuvarda aşı yapımında çalışmıştır. Kendi üzerlerinde tifüs aşısı denenmesini gönüllü olarak kabul ettikleri için Mustafa Kemal Atatürk tarafından rütbe verilerek maaş bağlanmıştır (https://tr.wikipedia.org/wiki/Hikmet_Boran#cite_note-2).

Cumhuriyet ilanı sonrasında, Mustafa Kemal Atatürk, Tıbbiyeli Hikmet’in bulunarak Milletvekilliği teklif edilmesini istemiş ancak bulunamayıp, yanlış haber olarak öldüğü bilgisi ulaşmıştır. Atatürk’ün vefatından sonra, Tıbbiyeli Hikmet’in sağ olduğu ve Albay Hikmet Boran olarak bir askerî hastanenin başhekimliğini yapmakta olduğu öğrenilmiştir.

1940’larda gönüllü olarak Sarıkamış’a giden Hikmet Boran, karda mahsur kalan askerleri kurtarma çalışmaları sırasında yakalandığı verem hastalığı nedeniyle, 1945 yılında 44 yaşında İstanbul’da vefat etmiştir.

 Aynı Haftadaki Bayramlarımız

Adanmışlık örneklerini, geçen yıl olduğu gibi bu yıl da, iki gün önce kutladığımız 14 Mart Tıp Bayramı ve iki gün sonra kutlayacağımız 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi Yıldönümü ile tamamlamak istiyorum.

Bir yanda, mezun olamadan Çanakkale Savaşları’nın da içinde olduğu istiklal mücadelemiz için şehit olan Tıp Fakültesi öğrencileri, diğer yanda işgali protesto için kuleler arasına asılan Türk Bayrağı…

İşte bu iki konuyu, “adanmışlık” kavramı ile birleştirerek bitirmek istedim.

 Öncelikle 14 Mart ve 18 Mart Bayramlarını içtenlikle kutluyorum. Ayrıca, bu bayramların, 2026 yılına özgü olarak, Ramazan Bayramı ile noktalanan bir haftada birlikte kutlanmasını da güzel bir tesadüf olarak görüyorum. Bayramlarımız kutlu olsun.

Harekete Geçme Zamanı

Harekete Geçme Zamanı

Bugün dünyada sağlık politikaları; daha fazla önleme ve erken müdahale üzerine kurgulanıyor. Hep söylendiği gibi, tedavi önlemekten pahalıdır. Bunun için bütüncül stratejiler geliştirilmelidir. Bu kapsamda; sağlık sisteminin yükü azaltılabilir, hasta ve hasta yakınlarının yaşadığı zorlukları azaltabilir, sağlık kaynaklarının daha verimli ve hakkaniyetli kullanılabilir. Tam bu noktada, sağlık sistemlerinin sürdürülebilirliğine yönelik olarak, veri temelli politika geliştirmek her zamankinden daha kritikleşmektedir. Risk paylaşımı yaklaşımıyla bakıldığında, sağlık sigortacılığında da çok önemli hale gelmektedir. Hastalananı tedavi etmek yerine hastalanmamayı teşvik etmek sağlık sigortacılığının da odağına yerleştirilmelidir. 

Bu haftaki başlık, üç sivil toplum kuruluşuyla bir Üniversite’nin ortaklaşa yaptığı projenin yayınından alındı.   Aslında, “harekete geçme zamanı” kavramı son zamanlarda sağlıkla ilgili birçok konuda kullanılan slogan haline geldi. Özelikle, koruyucu ve sağlığı geliştirici hizmetler açısından bakıldığında çok önemli bir eylemi tanımlıyor. Ayrıca, risk paylaşımı yaklaşımıyla düşünüldüğünde, sigortacılığında da önemli hale geliyor.

RSV’ye Karşı Harekete Geçelim

İki yıl kadar önce “RSV’ye Karşı Güç Birliği” yapılanması oluşturulmuştu. Bu yapılanma, Değer Temelli Sağlık Derneği (DETESADER)  liderliğinde El Bebek Gül Bebek Derneği, Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları ve Bağışıklama Derneği ile Başkent Üniversitesi, katkılarına Sanofi Türkiye’nin koşulsuz desteği ile ECONiX Research tarafından hazırlanan “RSV’ye Karşı Harekete Geçelim Raporu”  yayınladı. Benim de içinde olduğum editörler arasında; Zafer Çalışkan, Simten Malhan, Binnur Peker, İlknur Okay bulunuyor. Yazarları; Ekin Begüm Özdemir, Selin Ökçün Kurnaz, Mustafa Kurnaz, Öznur Seyhun, Güvenç Koçkaya’dan oluşuyor (http://www.detesader.org.tr/wp-content/uploads/2026/03/RSVye-Karsi-Harekete-Gecelim-Rev3.pdf.)

RSV nedir?

Bu soru, ilk cevaplanacak soru olmalı. RSV tam tercümesi ile Solunum Sinsityal Virüsü anlamına gelen bir kısaltmadır. Özellikle bebeklerde, küçük çocuk ve yaşlılarda alt solunum yolu enfeksiyonları olarak ifade edilen zarürre ve bronşiyolite neden olan yaygın, bulaşıcı bir RNA virusudur.

Klinisyenlere Göre RSV

Kış ve erken bahar aylarında sık görülüyor, burun akıntısı, öksürük ve hırıltılı solunum gibi soğuk algınlığı benzeri belirtileriyle başladığı belirtiliyor. RSV, enfekte bir kişinin öksürme, hapşırma veya öpme gibi havayollarındaki damlacıklara temasla veya virüs bulaşmış yüzeylere dokunduktan sonra gözlere, buruna veya ağıza dokunma yoluyla yayılıyor. RSV, masalar ve beşik korkulukları gibi sert yüzeylerde saatlerce yaşayabiliyor. Virüs tipik olarak dokular ve eller gibi yumuşak yüzeylerde ise daha kısa süre yaşıyor. Çocuklar RSV’ye genellikle ev dışında, okulda veya kreşlerde maruz kalmaktadır. Daha sonra virüsü ailenin diğer üyelerine bulaştırabiliyorlar.

RSV, bazı riskli gruplar başta olmak üzere, ölümle sonuçlanabilen ciddi enfeksiyonlara neden olabilmektedir. Bu gruplar arasında; altı aydan küçük bebekler, kronik akciğer hastalığı bulunanlar, 35. gebelik haftasından önce doğan bebekler, doğuştan kalp hastalığı olan bebekler ve çocuklar, lösemi ve ağır bağışıklık sistemi  yetersizliği olan hastalar, bakımevinde kalan yaşlılar sıralanabilir.

RSV hastaları için evde alınabilecek önlemler hastalık süresini kısaltabilir, belirtileri  azaltabilir. Bunlar arasında; mekanı nemlendirme, bebeklere anne sütü, mama, diğer hastalara da su ve çorba gibi gıdalarla sıvı desteği verme, sprey veya damlalar ile burnun açık tutulmasısigara dumanından uzak durulması yer alabilir.

“RSV’ye Karşı Harekete Geçelim Raporu”

Rapor’a göre, Türkiye açısından RSV yalnızca bir enfeksiyon değil sağlık sistemi için ciddi bir ekonomik ve toplumsal yük oluşturmaktadır. Yapılan analizlere göre, Türkiye’de; 2019–2023 döneminde 0–5 yaş grubunda; 894 binden fazla RSV vakası, 102 bin hastane yatışı, 12 bin yoğun bakım vakasının sağlık sistemine maliyeti 34.7 milyar TL’yi aşıyor. Rapor, RSV’nin yalnızca riskli bebekleri değil, sağlıklı ve zamanında doğmuş bebekleri de etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu vurgulamaktadır. ABD verilerine göre, RSV yıllık 2,6 milyar Amerikan Doları doğrudan maliyet oluşturmaktadır. Spesifik bir tedavisinin bulunmaması nedeniyle, kanıta dayalı bağışıklama stratejilerinin ulusal düzeyde değerlendirilmesi ve yaygınlaştırılması gerekliliğine dikkat çekilen raporda; özellikle yaşamın ilk yılında uygulanacak koruyucu yaklaşımların, bebek sağlığının korunması ve sağlık sistemi üzerindeki yükün azaltılması açısından kritik rol oynadığı ifade edilmektedir (https://www.detesader.org.tr/rsvye-karsi-harekete-gecelim/).

Rapor kapsamında ayrıca “Ebeveynlerin Gözünden RSV: Türkiye’de Bebek Sağlığı ve Hasta Deneyimleri Anketi” bulgularına ve gerçek yaşamdan hasta hikâyelerine yer verilerek, RSV’nin aileler ve sağlık sistemi üzerindeki klinik, operasyonel, sosyal ve  ekonomik etkileri anket sonuçlarıyla birlikte çok boyutlu biçimde ele alınmaktadır (http://www.detesader.org.tr/wp-content/uploads/2026/03/RSV-Hasta-Deneyimleri-Rev.pdf.).

Çocuk Hastalıkları servis yataklarının yaklaşık yüzde 40’ı RSV sezonunda RSV hastalarıyla dolmaktadır. Acil servis başvuruları, poliklinik yoğunluğu ve yatış süreleri belirgin şekilde artmaktadır. Yoğun bakım ihtiyacı özellikle 0–6 ay bebeklerde kritik düzeydedir.

Analiz sonuçlarına göre katılımcıların ezici çoğunluğu, RSV’nin yol açtığı sistem aksaklıkları dolayısıyla:

  • bekleme alanlarında nozokomiyal bulaş riskinin arttığını (yüzde 89),
  • sağlık personeli için hastane kaynaklı bulaş riskinin yükseldiğini (yüzde 91), 
  • ayaktan kliniklerde bekleme sürelerinin uzadığını (yüzde 85),
  • acil ve kritik tedavilerde gecikmeler yaşandığını (yüzde 82) ve
  • kronik hastalıkların takibinin ertelendiğini (yüzde 85)ifade etmiştir.

Ankete katılan sağlık çalışanlarının:

  • yüzde 92’si iş yükünün arttığını
  • yüzde 81’i stres yaşadığını
  • yüzde 73’ü bunun tükenmişliğe yol açtığını belirtmiş
  • Ayrıca, izinlerin arttığı, hizmet sürekliliğinin zorlandığı belirtilmektedir.

Hastalıkları Önlemek Daha Kolay

Simten Malhan Hoca’nın yaptığı analizlere göre maliyetlere ilişkin olarak aşağıdaki çarpıcı veriler ortaya çıkmıştır;

  • Ayakta tedavi:yaklaşık 5.879 TL / hasta
  • Serviste yatan hasta:yaklaşık 30.554 TL / hasta
  • Yoğun bakım hastası:yaklaşık 46.390 TL / hasta
  • Toplam direkt maliyet 7,97 milyar TL.

Doğrudan tıbbi olmayan maliyetler olarak ulaşım ve şehir dışı gelişler önemli bir ek yük yaratmaktadır;

  • Hasta başı ortalama tıbbi olmayan direkt maliyet:yaklaşık 3.074 TL
  • Toplam tıbbi olmayan direkt maliyet:yaklaşık 2,75 milyar TL

Görünmeyen maliyet olarak Simten Malhan Hoca’nın ifade ettiği indirekt maliyetler ise şöyle özetlenebilir (ebeveyn iş gücü kaybı, profesyonel ve profesyonel olmayan bakıcı ihtiyacı);

  • Hasta başı indirekt maliyet 820 TL / hasta
  • Toplam indirekt maliyet:yaklaşık 23,9 milyar TL / 799 milyon Amerikan Doları

Toplam ekonomik yük olarak ise (0–5 yaş): yaklaşık 34,7 milyar TL olup bu rakam;

  • 2024 toplam sağlık harcamasınınyüzde 1,95’i
  • 2024 SGK sağlık harcamasınınyüzde 4,62’si
  • 2024 Sağlık Bakanlığı bütçesininyüzde 0,78’i olmaktadır.

Bugün dünyada sağlık politikaları; daha fazla önleme ve erken müdahale üzerine kurgulanıyor. Hep söylendiği gibi, tedavi önlemekten pahalıdır.

Bunun için bütüncül stratejiler geliştirilmelidir. Bu kapsamda; sağlık sisteminin yükü azaltılabilir, hasta ve hasta yakınlarının yaşadığı zorlukları azaltabilir, sağlık kaynaklarının daha verimli ve hakkaniyetli kullanılabilir. Tam bu noktada, sağlık sistemlerinin sürdürülebilirliğine yönelik olarak, veri temelli politika geliştirmek her zamankinden daha kritikleşmektedir. İlk cümlelerimde de vurguladığım gibi, risk paylaşımı yaklaşımıyla bakıldığında, sağlık sigortacılığında da çok önemli hale gelmektedir. Hastalananı tedavi etmek yerine hastalanmamayı teşvik etmek sağlık sigortacılığının da odağına yerleştirilmelidir.

Laboratuvarda Zamanı Geri Sarmak

Laboratuvarda Zamanı Geri Sarmak

1990’lı yıllardan bugüne tanıdığım, özel sektörde ve sivil toplumda zaman zaman yollarımızın kesiştiği Sevgili Cenk Tezcan’ın “Yaşam Süresi: Neden Yaşlanıyoruz ve Neden Yaşlanmak Zorunda Değiliz?” adıyla yaptığı kitabın çevirisinde; “Longevity (Uzun Yaşam) bir çılgınlık mı, yoksa yeni bir tıp paradigması mı” sorusu soruluyor.

Bu hafta uzun yaşam ile ilgili farklı bir yaklaşımı paylaşmak istiyorum. Bu farklı yaklaşım, David Sinclair ile Matthew PaPlante’nin birlikte yazdığı “Lifespan: Why We Age—and Why We Don’t Have To?” adlı kitapta anlattıklarıyla ilgili olacak. Başlık, bu kitaptan alındı. 1990’lı yıllardan bugüne tanıdığım, özel sektörde ve sivil toplumda zaman zaman yollarımızın kesiştiği Sevgili Cenk Tezcan’ın “Yaşam Süresi: Neden Yaşlanıyoruz ve Neden Yaşlanmak Zorunda Değiliz?” adıyla yaptığı kitabın çevirisinde; “Longevity (Uzun Yaşam) bir çılgınlık mı, yoksa yeni bir tıp paradigması mı” sorusu soruluyor.

Tıp Doktoru olan Futurist Cenk Tezcan, geçtiğimiz hafta yaptığı sosyal medya paylaşımıyla 2022’de çevirisini üstlendiği bu kitaptaki bilgileri bir bülten serisine dönüştürdüğünü aktarıyor https://tr.linkedin.com/posts/cenktezcan_drcenktezcan-lifespan-yasamdöngüsü-activity-6919205920690348032-DwHD). Bu paylaşımı okuyunca, merakla hemen kitaba ulaşmaya çalıştım.

Kitabı aktarmaya başlamadan önce, Cenk Tezcan’ın “65 yaşımda hem sağlık, hem performans anlamında kırklı yaşlarımı yaşıyorum” tespitinin özellikle altını çizerek başlamak isterim.

Bilgi Kaybı

Bu Pazar dördüncüsü yayınlanan ilk bölümde Cenk Tezcan; yaşlanmayı bir hastalık olarak görmenin neyi değiştireceğinin, hücrelerin bilgi kaybının nasıl önleneceğinin, laboratuvarda zamanı geri sarmanın mümkün olup olmadığının sorgulandığını belirtiyor. Yaşlanmanın bir kader olmadığı ara başlığıyla, saçların beyazlayacağı, cildin kırışacağı, reflekslerin yavaşlayacağı doğal süreçte, “yaşlanma ya o kadar da kaçınılmaz değilse” sorusunun Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. David Sinclair tarafından sorulduğunu yorumlayarak devam ediyor. Sinclair söylediğinin basit ama devrimsel olduğunu, “yaşlanmanın, kaçınılmaz bir biyolojik çöküş değil, geri döndürülebilir bir bilgi kaybı olabileceğini” ifade ediyor.

TIME dergisinin “Dünyadaki En Etkili 100 Kişisi” listesindeki Sinclair kitabında, hücrelerimizin zamanla eskimelerinden değil; sahip oldukları bilgiyi doğru kullanamadıkları için yaşlandığını iddia ediyor, sorunun zaman değil bilgi olduğunu belirtiyor. Hücrelerin genç yaşlarda  bildiği ama yaşlandıkça bozulan biyolojik hatırlama sisteminden söz ederek, CD benzetmesiyle üzerine çizikler geldikçe müzik bozulur ama bilginin halâ diskin içinde durması örneğiyle yaşlanmanın bu çiziklerin toplamı olduğunu aktarıyor. Hatta, yaşlanmanın tedavi gerektiren biyolojik fonksiyon bozukluğu olduğu görülmezse değiştirilemeyeceğini belirtiyor.

Bunları okurken, ülser tedavisinde bizim öğrenciliğimizde bilinmeyen ve dolayısıyla mezun olduktan sonra öğrendiğimiz antibiyotik tedavisi aklıma geldi. Gerçekten de, sadece öğrenci olunan dönem ile hekimlik yapılan tek bir dekatlık dönem sonrasında biletıp dünyasında tedaviden korunmaya, tedavi içeriğinden kişilere sağlığını yönetme bilinci kazandırmaya kadar pek çok yeniliğin geldiğini unutmamak gerekir.

Gelelim hücrelerin unutkanlığı olarak adlandırılan benzetmeye… Sinclair’e göre, hücrelerin içindeki genlerin çalışma sıralamasının bozulması; fonksiyonlarını azaltabilir, onarım sürecini yavaşlatabilir ve böylece yaşlanmayı başlatabilir. Sinclair, hücrelere gençlikteki durumunu hatırlatmayı öneriyor, laboratuvar deneylerinden söz ediyor. Sinir hücrelerini yeniden programlayarak görme yetisini kaybetmiş farelere kısmen görmenin kazandırılması örneğinden yola çıkılarak, insan deneyleri için FDA onayı alınmasının “laboratuvar şartlarında zamanı geri sarmak” olabilir mi sorusunu soruyor?

Jeopolitik Müzakereciler Gibi CEO’lar

Tam bu noktada, 10 gün kadar önce rastladığım “How Patients Will Be Treated in 2035”, Hastalar 2035’te nasıl tedavi edilecek? adlı yayında yer alan ana başlıklardan söz etmek isterim (https://claude.ai/public/artifacts/18b69d31-e1c5-4c37-8664-b96af9a260e6).

Yayında, sağlık sistemi her zamankinden de hızlı geliştiği ifadesiyle, 2035’de hastanelerin tedavi merkezi olmanın yanı sıra veri odaklı karar merkezleri haline geleceği öngörüsünde bulunuluyor. Bu kapsamda; yapay zeka desteğiyle belirtiler ortaya çıkmadan hastalıkları tespit edeceği, her bireyin “dijital ikizi” ile klinik kararların müdahale öncesi simülasyona imkan tanınacağı, biyosensörlerle kronik durumların gerçek zamanlı olarak sürekli izleneceği, ve kişiselleştirilmiş ilaç üretimiyle standart tedavilerin yeniden tanımlanacağı sıralanıyor. Yani, sağlık hizmetlerinin geleceğinin süreç gerçekleşmeden öngören akışa yönleneceği belirtiyor.

Erken teşhis çalışmalarında yapay zekânın, teşhislerin yüzde 72’sinde ilgililerinden daha iyi sonuç aldığının, bu bağlamda 2035 yılına kadar küresel dijital sağlık pazarının da 13 trilyon dolara ulaşmasının beklendiğine dikkat çekilen yayında ilginç de bir benzetme var; önümüzdeki on yılda, sağlık hizmetlerinin “bir şey bozulana kadar bekle, sonra tamir et” yaklaşımının, atla yapılan ev ziyaretleri kadar eski moda görüneceği örnekleniyor. Gelecek olan şey, çoğu insanın fark ettiğinden daha hızlı, daha kişisel ve daha radikal olabilecek…

Sağlık Dayanıklılık İçin Bir Altyapı

Son olarak, 2026 Davos’dan bir makaleden söz edeceğim. “Yaşam Bilimlerinde Temel Trendler 2026” başlıklı (https://www.porsche-consulting.com/international/en/article/key-trends-life-sciences-davos-2026) adlı makale, küresel sağlık sektörünün nasıl değiştiğini ve  sektör liderlerinin ne yapması gerektiğini anlatıyor.

Egemen altyapı olarak sağlık alt başlığıyla, Hükümetlerin artık sağlığı, tarihsel olarak enerji veya savunmaya davrandıkları gibi, ulusal rekabet gücü ve jeopolitik dayanıklılık için gerekli egemen bir altyapı olarak ele aldıkları anlatılıyor. Almanya, ABD, Çin, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde, yerli üretime, stratejik stoklara, genomik egemenliğe ve yerel araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) teşviklerine büyük yatırımlar yapıldığı belirtiliyor. Bu çabaların, sanayi politikasının çok ötesine uzandığı ve küresel ilaç sektörü için etkileşim kurallarını yeniden tanımladığı ifade ediliyor. CEO’ların giderek jeopolitik müzakereciler gibi davranarak, fiyatlandırma, deneme hızlandırma, yerel üretim zorunlulukları ve tedarik güvencesi konularında hükümetlerle doğrudan görüştüklerini Davos’ta ortaya konulduğu yazılıyor. Ülkelerin ve blokların artık farklı hızlarda, beklentilerde, veri normlarında ve pazar erişim gereksinimlerinde faaliyet gösterdiği vurgulanarak, yeniden yapılanmanın, bilimsel buluşların nerede yapıldığını değil, hastalara nerede ulaşabileceğini de belirlediğine dikkat çekiliyor.

Makale ilk maddesinde stratejik altyapı olarak sağlıktan söz ederken, yapay zekayı; klinik, üretim ve operasyonel iş akışlarına entegre eden bir yapı olarak tanımlamaktadır. Hatta, birinci basamak sağlık hizmetlerinde ve iş gücü eksikliği olan bölgelerde en hızlı etkiyi göstereceğine değinmektedir. Bunu da, iş gücü eksikliği, yenilik, altyapı boşlukları yerine yetenekli mühendisler ve sağlık profesyonellerinin sınırlı bulunabilirliği nedeniyle stratejik bir erişim olarak göstermektedir. Artan sağlığa erişim boşluklarının, sağlık sistemlerine güveni korumak için kapsayıcı modellere ihtiyaç olduğundan yola çıkarak

Açıklanan tüm bu değişim eğilimini, sektör liderleri için acaba şöyle mi okumalıdır? Karar vericiler, o ülkeye ait ortaklık modelleri tasarlayarak küresel yansımalarını da oyun planlarında dikkate almalı, bunları yapısal gereklerle bir stratejiye dönüştürerek uygulamalıdır. Bu durum, ülke çapındaki sağlık gündemleriyle uyumlu olmayı ve bunu kararlarına entegre etmeyi gerektirecektir.

Sağlık açısından bakıldığında da, sonuçta yazılanların önemli bulduğunuz bölümlerini tekrar okuduğunuzda; artık sadece  tedavi değil, risk ve onun olmasını önlemeye odaklı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu görülüyor. Konunun en az sağlık hizmet sunumu kadar ilaç sektörü ile sağlık sigortacılığını da ilgilendirdiği gözden uzak tutulmamalıdır. Dolayısıyla, klasik sağlık sigortacılığından, yani “bozulana kadar bekle, sonra tamir et” yaklaşımından“koruyan ve geliştiren” yaklaşıma değişmesine önem verenleröncü olma avantajını yaşayacaklar ve sigortalılarıyla yenilikçi vizyonun karşılıklı güvenini paylaşacaklardır.

Sağlık Sigortacılığında Genetik Testler

Sağlık Sigortacılığında Genetik Testler

Yılbaşından bugüne yazdığım son yazılarda hep sağlıklı yaşama konusuna değindim. Bu hafta da, koruyucu sağlık hizmetleri bağlamında, sağlıklı yaşama ve tarama programları içindeki genetik testlerin yeri ile bunların sağlık sigortacılığındaki risk değerlendirmesine etkileri konusunda önemli bulduğum bazı başlıkları paylaşmak istiyorum.

Tarama testleri; sadece bulaşıcı hastalıkları değil, bulaşıcı olmayan hastalıkları (kronik hastalıklar) hatta kişinin sağlık risklerini ortaya koyan genetik testler ile, yapıldığı toplumun fotoğrafını çekme sonucunu da doğurur. Çekilen bu fotoğraflar, tıpkı sosyal medyada paylaşılanlar benzeri, sağlık sektörünün ilgili paydaşlarıyla, mahremiyet özelliğine uyulması şartıyla yani anonimleştirilerek, ulusal bazda ortak bir veri tabanında paylaşılabilir. Veri paylaşımdan, özellikle de mülkiyetinden bağımsız risk değerlendirmesi yapan sigorta kurumları koruyucu sağlık hizmetleri açısından en üst düzeyde yararlanmanın yollarını zorlamalıdır.

Riskler

Genetik tarama testleri özelinde, bazı yaşanmış olaylardan yola çıkıp dünya ve ülkemize ilişkin deneyim aktarımında bulunarak başlayacağım.  Deneyimlerin bir kısmı, bu bilgileri aktaran bir arkadaşımın yaşadıklarını da içeriyor.

2006 yılında ABD kurulan, FDA onaylı sağlık raporları sunan genetik şirketlerinden biri olan şirket, dünyada doğrudan kullanıcısına genetik test hizmeti sunan, en eski ve en büyük şirketlerden biriydi. Sunduğu hizmetler arasında; Tip 2 Diyabet, Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklar için poligenik risk değerlendirme raporlamaları, kistik fibrozis, orak hücre anemisi gibi tek gen hastalıklarında taşıyıcılık durumu tespiti, farmakogenetik bilgiler ve saç rengi, tat algısı, kafein metabolizması gibi kişisel özelliklerin analizi yer almaktaydı.

Türkiye’ye satış yapmamaları nedeniyle ABD’ye bir seyahatinde kit sipariş eden bir arkadaşım, sürecin basitliğini, bir tüp içerisine tükürük örneği verip postaladığını, yaklaşık bir ay içinde sonuçlarının bildirildiğini anlattı. Kendisi hakkında hiçbir bilgi vermemesine rağmen, genetik verilerine göre, birçok özelliğini doğru tespit ettiğini aktaran arkadaşım, az sayıda hatalı tahmin olsa da genel doğruluk oranının bu alanı daha yakından takip etmesine neden olduğunu belirtti. Aylık abonelik sistemi kapsamında; doktor görüşmeleri, laboratuvar testleri gibi ek hizmetler sunulduğunu, aboneliğinin devamı nedeniyle yeni gen-hastalık ilişkileri keşfedildikçe  güncellenmiş raporlar gönderildiğini de ekledi.

Ancak bu şirketin yaşadıkları, tüketici genetiği alanındaki riskleri de anlatıyor. Şöyle ki, 2023 yılında yaşanan büyük veri ihlali sonucunda yaklaşık 7 milyon kullanıcının genetik verilerinin ele geçirilmesi üzerine açılan toplu davada 30 milyon dolarlık uzlaşmaya varıldı ve şirket Mart 2025’te iflas başvurusunda bulundu. İflas sürecinde 15 milyon kullanıcının genetik verilerinin potansiyel alıcılara satılma ihtimalinin oluşturduğu ciddi endişe sonucunda; Kaliforniya, Kuzey Karolina, Maryland ve Connecticut Başsavcıları kullanıcılara verilerini silmelerini önerdi, yaklaşık 2 milyon kişi de hesabını sildirdi. 25 ABD eyaleti, verilerin satışını durdurmak için mahkemeye başvurdu. Haziran 2025’te mahkeme, şirketin kurucu ortağının kurduğu kâr amacı gütmeyen kuruluşa satıldı. Tüm bunlar, üçüncü taraflara veri transferi riskini kısmen azaltmış olsa da, bazı eyaletlerde satışa itirazlar sürdürmektedir.

Bir başka örneği ise Avrupa’dan vereceğim. 2016 yılında kurulan Avrupa’nın en büyük doğrudan kişiye yönelik genetik test şirketi, 100’den fazla ülkede hizmet vermektedir ve 700.000’den fazla genetik belirteci analiz etmektedir. Bir tükürük kiti ile 7 farklı rapor sunabilmesi (sağlık, farmakogenetik, nutrigenetik, spor, cilt bakımı, kişilik özellikleri ve soy ağacı) dikkat çekici bir genişlik sağlamaktadır.

Tüm laboratuvar işlem ve süreçleri, Avrupa’da GDPR kapsamında yürüten bu şirket, müşteri verilerini üçüncü taraflara satmadığını açıkça beyan etmektedir. GDPR, dijital verileri amacına uygun şekilde kullanmak ve daha sonrasında silmek için Avrupa Birliği tarafından getirilen Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR– General Data Protection Regulation) olarak bilinen bir düzenlenmedir.

Özellikle son on yılda, dünyada genetik yatkınlık testlerinin maliyeti, son on yılda önemli ölçüde düşmekte ve dolayısıyla ulaşılabilirliği de artmaktadır. Bu eğilim, Türkiye’de de yerli girişimlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır.

Bu bağlamda üçüncü ve son örneği, bir Türk Şirketi olarak vereceğim. Şirket, İstanbul’da bir üniversite teknoloji merkezi çatısı altında  faaliyet gösteriyor ve bir teknoloji şirketi ile işbirliği kapsamında hizmet sunuyor. Dünya deneyimi dışında, poligenik risk skoru (PRS) algoritmalarını nüfusa göre oluşabilecek yanlılığa (bias) karşı da düzenlenmiş. Yani, Avrupa ülkeleri nüfusuna dayalı GWAS (Genome-Wide Association Studies) verilerinden türetilen mevcut PRS modellerinin, Türkiye’den olan bireylerde yanlı sonuçlar üretmesine ilişkin düzeltmeler yapıyor. Bu durum, Türkiye’deki kullanıcılar için daha güvenilir bir risk değerlendirmesi anlamına geliyor. Ve ayrıca, verdiği hizmet kapsamında genetik uzmanı görüşmesi de bulunuyor. Böylelikle, sayfalarca rapor okumak yerine birebir görüşme ile tartışma şansı sağlanmış olabiliyor.

Sağlıklı Yaşam İçin

Bu yıl 19 Ocak’ta yazdığım, “Sağlığın Önüne Geçmek başlıklı yazımdan bir bölümü, bu bağlamda tekrar değerlendirmelerinize sunmak isterim. Ortalama Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl başlıklı bu bölümde; TÜİK verileriyle, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresini 2021-2023 döneminde 77,3 yıl iken 2022-2024 döneminde 78,1 yıl olarak duyurduğundan söz etmiştim (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081). Bu verilere göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi; erkekler için 75,5 yıl, kadınlarda 80,7 yıl olmaktadır. Yaşa göre ortalama kalan yaşam süresi 15 yaşında 64,3 yıl, 30 yaşında 49,9 yıl, 50 yaşında 30,9 yıl, 65 yaşında ise 18 yıldır.

Belirli yaşta günlük yaşamı sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşanması beklenen yıl sayısı şeklinde tanımlanan sağlıklı yaşam süresi, TÜİK kayıtlarında doğuşta ortalama 57,6 yıl olarak yer almaktadır. Yani, Türkiye’de 65 yaşındaki bir kişinin kalan yaşam süresi düşünüldüğünde, 65 yaşında ortalama 25,4 yıl sağlıklı olmayan süre olarak geçebilecektir.”

Aynı yazımın bir başka bölümünde, Prof. Adil MARDİNOĞLU ve ekibinin Alzheimer ile ilgili bir çalışmasında (The Longevity Opportunity: AI Meets Big Biological Data, https://www.linkedin.com/posts/adil-mardinoglu-4136158_longevity-ai-systemsbiology-activity-7397368272804810752-Yjy8); gelişmiş yapay zeka ve sistem biyolojisi yaklaşımı entegrasyonuyla, altında yatan moleküler mekanizmaların ortaya çıkarılabildiğini ve birleştirilmiş metabolik aktivatörlere dayalı etkili bir tedavi stratejisi geliştirilebildiğinden söz etmiştim. Hatta, aynı çalışmanın, önümüzdeki beş yıl içinde, Alzheimer hastalığının yönetimi ve tedavi optimizasyonunda atılımlar olacağını ve daha uzun dönemde, geliştirilmiş verilerle donanmış olarak, “bireyleri biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzı ve terapötik müdahalelere yönlendirebilecek kapsamlı önleyici platformlar” öngörüldüğünü ifade ettiğini yazmıştım.

Önümüzdeki sadece beş veya on yılda bile, sağlık hizmetleri bugünkünden çok daha farklı hale gelecek. Tekrar tekrar vurgulayarak bitirmek istiyorum ki, sigortacılık da sağlık hizmetlerindeki bu farktan fazlasıyla etkilenecek. Tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler yaşanacak. Özel sağlık sigortaları gibi, kamu sağlık sigortaları da etkileyecek bu sürece hazırlıklı olmalıyız. Konvansiyonel uygulamalara devam edilsin ama bu tür yenilikçi yaklaşımlardan da uzak durulmasın. Örneğin, hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında, kamu ve özel sağlık sigortaları birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin biyolojilerine uyarlanmış yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleleri bireysel bazı teşviklerle sigorta kapsamına alabilmeliler.

Sağlığın Önüne Geçmek

Sağlığın Önüne Geçmek

Sağlık hizmetleri önümüzdeki on yılda belki de bugünkünden çok farklı hale gelecek. Sigortacılık da bu farklılaşmaya ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranının yükselme ihtimalini göz önüne alarak bazı tarama testlerini ödeme konusunda bile çekingen davranabilen bazı Sigorta Şirketleri, bırakın tarama testlerini, hastalanma veya yaralanmayı önlemek için ödemeler yapacaklar. Hatta buna yönelik ev düzenlemelerinin ödemesini yapan poliçe örnekleri uygulanmaya başladı bile…

Bu hafta, sağlıklı yaşlanmanın uzun süreli sağlık sigortacılığı ile bağlantısını değerlendirmek istemiştim. Sağlık sigortacılığıyla ilişkisini de kurmak istiyordum. Bir baktım ki, “Uzun Ömür Fırsatı” ile başlayan sosyal medya paylaşımı var.

İşte başlıkta, Sağlığın Önüne Geçmek oradan çıktı. “Longevity” konusunda çalışan uluslararası bir değer, Prof. Adil MARDİNOĞLU’nun “The Longevity Opportunity: AI Meets Big Biological Data”, Uzun Ömür Fırsatı: Yapay Zeka Büyük Biyolojik Veriyle Buluşuyor başlıklı yazısından böyle esinlendim.  

Bağımsız Yaşama ile Yaş Alma

Dünya Sağlık Örgütü, 2021–2030 Sağlıklı Yaş Almada On Yıl Stratejisi’nde dört temel başlığı vurgulamış;

  1. Yaş dostu ortamlar yaratmak,
  2. Bireylerin uzun süre bağımsız yaşamalarını desteklemek,
  3. Uzun dönem bakım sistemlerini güçlendirmek,
  4. Yaşlı bireylere yönelik sağlık sistemlerinin kapasitesini ve dayanıklılığını artırmak.

Baktığınızda, sanki hepsinin birbiriyle ilişkili olduğu, geçtiğimiz haftanın başlığını hatırladığınızı görüyor gibiyim. Gerçekten de, geçen haftanın “Uzun Ömür Tıbbı” başlığıyla ilişkili yukarıda sıralanan 4 kavram, sonuçta hepsi birbirini tamamlayan kavramlar gibi. Nasıl olmasın ki, Dünya Sağlık Örgütü gibi bir kurumun, dünyanın sağlık gündemini yakalayan ortak akıl ile belirlenmiş vurgusu…

Ortalama Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl

TÜİK, yeni doğmuş bir bireyin mevcut ölümlülük risklerine maruz kalması durumunda yaşaması beklenen ortalama yıl sayısı olarak ifade edilen Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresini 2021-2023 döneminde 77,3 yıl iken 2022-2024 döneminde 78,1 yıl olarak duyurdu (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081).

Bu verilere göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi; erkekler için 75,5 yıl, kadınlarda 80,7 yıl olmaktadır. Genel olarak kadınlar erkeklerden daha uzun süre yaşamaktadır, erkek ve kadın arasındaki doğuşta beklenen yaşam süresi farkı 5,2 yıldır.

Yaşa göre ortalama kalan yaşam süresi 15 yaşında 64,3 yıl, 30 yaşında 49,9 yıl, 50 yaşında 30,9 yıl, 65 yaşında ise 18 yıl olarak belirlenmiştir.

Belirli yaşta günlük yaşamı sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşaması beklenen yıl sayısı şeklinde tanımlanan sağlıklı yaşam süresi, TÜİK kayıtlarında doğuşta ortalama 57,6 yıl olarak yer almaktadır. Türkiye’de 65 yaşındaki bir kişinin kalan yaşam süresi düşünüldüğünde, 65 yaşında ortalama 25,4 yıl sağlıklı olmayan süre olarak geçebilecektir.

Şimdi gelelim, sağlık sigortacılığı ile uzun ömür arasındaki ilişkinin ekonomik boyutuna…

1 Dolar Yatırıma 3–7 Dolar Getiri

İşte tam bu noktada, geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi, Sağlık Yönetimi’nde Hocaların Hocası Haydar SUR Hoca’nın, yaşlılığın ekonomik boyutu ve oluşturacağı faydalara ilişkin yaklaşımlarını paylaşacağım. Bu yaklaşımlar, 28 Kasım 2025 tarihli HIMMS Eurosia Teknolojik Çözümlerle Sağlıklı Yaşlanma ve Finansmanı (Longevity) adlı panelde sunulmuştur.

Öncelikle, ekonomik olarak neden mantıklı sorusunun cevabını verilmiş, bunlar arasında öne çıkanlar şöyle sıralanmış;

  • Ekonomik boyutun yıllık yüzde 8–12 büyüme potansiyeli getirebileceği,
  • Sağlıklı yaş alma teknolojilerine yapılan her 1 dolar yatırımın 3–7 dolar arasında ekonomik fayda sağlayabileceği,
  • Azalan sağlık harcamaları ile artan bağımsız yaşam imkanı ortaya çıkabileceği,
  • Düşen bakım maliyetlerinin azalan acil servis ve hastane yatış yüküne yol açabileceği,
  • Sağlıklılığın, üretkenlik ve yeni teknoloji yoluyla artan istihdama katkı oluşturabileceği.

Türkiye’de Beklenen Ekonomik Fayda başlığı altında, 2024-2030 arası gereken yıllık yatırım tahmininde;

  • Dijital sağlık uygulamalarına 100–150 milyon dolar,
  • Tele-sağlık sistemlerinin genişletilmesine 70–120 milyon dolar,
  • Giyilebilir cihaz ekosistemlerinin yaygınlaştırılmasına 40–80 milyon dolar,
  • Akıllı yaşlı bakım merkezleri, IoT sensör ağından 150–250 milyon dolar öngörerek

Türkiye’nin sağlıklı yaş alma teknolojileri için yıllık toplam yatırım ihtiyacı olarak 350–600 milyon dolar gerektiğini belirtmiştir.

Bilindiği gibi, sağlıklı yaş alma yaklaşımının tıbbi ve bilimsel temellerini oluşturan bir kavramdır. Yaşam süresini uzatmakla birlikte bu sürenin sağlıklı geçen yıllarını (healthspan) en üst yaşa çıkartmayı hedeflemektedir. Birden fazla disiplini bütüncül bir yaklaşımla gören ama aynı zamanda kişiselleştirilmiş bir alandır.

Daha önce de alıntılar yapmıştım. Geçmiş dönem Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı da yapmış olan Profesör Adil MARDİNOĞLU, Longevity konusunda bir ekiple birlikte çalışmaktadır. Adil MARDİNOĞLU halen King’s College London ve KTH-Royal Institute of Technology’de (İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü)  sistem biyolojisi profesörüdür. Hesaplamalı biyoloji, moleküler biyoloji ve ilaç geliştirme alanında çalışan araştırıcılardan oluşan bir ekibe liderlik etmektedir.

Öte yandan, Seattle’daki Sistem Biyolojisi Enstitüsü’nden Prof. Leroy Hood, Longevity konusundaki gelişmelerin modern biyotıbbın hedeflerini değiştirdiğini açıklamaktadır.  Amacın, hastalığı tedavi etmek yerine, sağlığı optimize etmek, hastalığı önlemek ve nihayetinde bireylerin sağlık ömrünü 90’lı yaşlarına veya daha ötesine uzatmak olacağını ifade etmektedir.

Prof. MARDİNOĞLU, ekip olarak yaptıkları bir çalışmada; Alzheimer hastalığında, gelişmiş yapay zeka ve sistem biyolojisi yaklaşımı entegrasyonuyla, altında yatan moleküler mekanizmaların ortaya çıkarılabildiğini ve birleştirilmiş metabolik aktivatörlere dayalı etkili bir tedavi stratejisi geliştirilebildiğini belirtiyor. Önümüzdeki beş yıl içinde, Alzheimer hastalığının yönetimi ve tedavi optimizasyonunda atılımlar olacağını ve daha uzun dönemde, geliştirilmiş verilerle donanmış olarak, “bireyleri biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzı ve terapötik müdahalelere yönlendirebilecek kapsamlı önleyici platformlar” öngörüldüğünü söylüyor.

Tüm bu ilerlemeler, doğaldır ki hemen olmuyor. Biyobelirteçler klinik doğrulamadan geçiriliyor, geliştirilen ilaçlar uzun yıllar süren klinik araştırmalardan geçiyor. Sonunda maliyetlerin düştüğü, yapay zeka ile hesaplamaların yapılabildiği noktalara ulaşılıyor. Bu konularla, inanın çok uzak gelecekte karşılaşmayacağız.

Önümüzdeki yıllarda, sadece dünya örnekleriyle değil, ülkemize ait araştırma sonuçlarını da yaşayacağız. İçinde bulunduğum bir TÜBİTAK Projesi’nde, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa ile birlikte 4 ayrı Üniversite ekibi, Nöron Hasarına Yol Açan Hastalıkların Tanı Tedavi ve İzlemine Yönelik Biyobelirteç ve İleri Teknolojik Uyarı Sistemlerinin Geliştirilmesine yönelik bir çalışma uygulamaktadır.

Başlarken belirtildiği gibi, sağlık hizmetleri önümüzdeki on yılda belki de bugünkünden çok farklı hale gelecek. Sigortacılık da bu farklılaşmaya ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranının yükselme ihtimalini göz önüne alarak bazı tarama testlerini ödeme konusunda bile çekingen davranabilen bazı Sigorta Şirketleri, bırakın tarama testlerini, hastalanma veya yaralanmayı önlemek için ödemeler yapacaklar. Hatta buna yönelik ev düzenlemelerinin ödemesini yapan poliçe örnekleri uygulanmaya başladı bile…

Belki de kamu sigortasıyla birlikte uzun süreli sağlık sigortacılığına başlayan özel sigortalar, Sevgili Adil Mardinoğlu Hoca’nın da vurguladığı gibi, genç yaşta sigortalılarını biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzına yönlendirebilecek önleyici müdahalelerle takip edecekleri günleri yakında yaşayabileceğiz.