Sigortacılar ve Ortalama Yaşam Süresi Artışı

Sigortacılar ve Ortalama Yaşam Süresi Artışı

Cenevre Birliği, üyeleri ve şirketleri, akademik kurumlar ve çok taraflı kuruluşlarla iş birliği içinde titiz araştırmalar yürütmektedir. Şubat 2025’de yayınlanan, Türkçesiyle, Sigorta ve Uzun Ömür Ekonomisi: 100 Yıllık Yaşamlar Çağında Korumayı Yönlendirmek adlı yayın bunlardan biridir. Yayın, sigortacıların mevcut çözümleri geliştirme ve yeni çözümler üretme, böylece dayanıklı bir uzun ömürlülük ekonomisini teşvik etme fırsatlarını vurguluyor.

1973 yılında kurulan Cenevre Birliği, sigorta şirketlerinin tek uluslararası birliğidir; üyeleri sigorta ve reasürans CEO’larıdır. Küresel sigorta endüstrisinin düşünce kuruluşu olan Cenevre Birliği, üyeleri ve şirketleri, akademik kurumlar ve çok taraflı kuruluşlarla iş birliği içinde titiz araştırmalar yürütmektedir.

Şubat 2025’de yayınlanan, Türkçesiyle, Sigorta ve Uzun Ömür Ekonomisi: 100 Yıllık Yaşamlar Çağında Korumayı Yönlendirmek adlı yayın bunlardan biridir. Özgün adı, “Insurance and the Longevity Economy: Navigating Protection in The Era of 100-year Lives” olan bu yayında, uzun yaşam süresinin sosyo-ekonomik etkileri ile sigortacılığa yansımaları aktarılmıştır (https://www.genevaassociation.org/sites/default/files/2025-02/insurance_and_longevity_report_1902_final.pdf). Yayın, sigortacıların mevcut çözümleri geliştirme ve yeni çözümler üretme, böylece dayanıklı bir uzun ömürlülük ekonomisini teşvik etme fırsatlarını vurguluyor.

Demografik Değişim

Tüm dünyada demografik yapı değişiyor. Değişen bu nüfus yapısı ülkelerin toplumsal dinamiklerini de etkiliyor. Özellikle ortalama yaşam süresinde 80’li yaşları aşan bir artış, sadece emeklilik politikalarına değil sağlık ve bakım politikalarına da yansıyor. Finansal koruma olarak bilinen açısından sonuçlar doğuruyor.

Dünya nüfusunun son yetmiş beş yılda üç kattan fazla artarak 2025’te 8 milyarı aşacağı öngörülüyor. Ancak, bir yandan azalan doğum oranları çelişkisi de yaşanıyor. Doğurganlık oranlarının aynı dönemde yarıdan fazla azaldığı biliniyor.

12 Ülkede 15 Bin Kişiyle Anket

Cenevre Birliği 12 ülkede 15.000 kişiyle bir anket başlatmış ve dört önemli sonucu paylaşmıştır:

  • Uzun ömür tahminleri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında farklılık gösteriyor,
  • Gelişmekte olan ülkelerde uzun ömürler abartılıyor, gelişmiş ülkelerde küçümseniyor,
  • Uzun ömürle ilgili endişeler finansal kaygılar ötesinde sağlık ve yalnızlığı da kapsıyor,
  • Daha sonraki yıllarda yaşam kalitesine giderek daha fazla odaklanıldığının altını çiziliyor.

Bu kapsamda şu saptamalar ve alt açılımlar sıralanmış;

  • İnsanlar uzun yaşamanın zorluklarında endişeleniyorlar ama hazırlıklarını da abartıyorlar,
  • Sigorta, uzun ömürlülüğü destekleyen temel bir kurum olarak tanımlanıyor,
  • Uzun ömür ekonomisi, sigortacılara yeni ürünler ile mevcutları geliştirme fırsatı sunuyor,
  • İnsanlar yaşlandıkça bağımsız kalmak istiyor,
  • Daha esnek ürünler geliştirilir,
  • Sigortada veri kullanımını yeniden gözden geçirilir,
  • Kamu politikası yapıcıları ile koordinasyon

Nasıl abartıyorlar?

Anket katılımcılarının üçte ikisinden fazlası; sağlık hizmetlerine erişim, emeklilik birikimlerinin yeterliliği ve kamu güvenlik ağlarının sağlamlığı konusunda endişelerini dile getiriyor. Ancak bu alanlardaki kendi bildirdikleri hazırlık beklenmedik bir şekilde de iyimser oluyorlar.

Hangi kurumlar yardımcı oluyor?

Ailesigorta ve hükümet, artan uzun ömürlülüğe hazırlanmaya yardımcı olan ilk üç kurum olarak sıralanıyor. Ancak, genç yetişkinlerin sigortayla etkileşimini artırmak hala bir zorluk ve daha basit, daha çekici ürünlere olan ihtiyacı gösteriyor.

Yaşlandıkça bağımsız kalmak için ne gibi yeni ürünler?

Bu, sigortacılara, geleneksel tazminat çözümlerini tamamlayan özerklik ve yenilikçi risk-ödül modellerine odaklanan ürünler ve hizmetler yaratma fırsatı sağlıyor. Sigortacıların koruma, tasarruf ve hizmetleri nasıl birleştirebileceğini ve geleneksel, ikiye ayrılmış ‘sağlık ve yaşam’ ile ‘birikim ve birikim azaltma’ yaklaşımlarının nasıl ortadan kaldırabileceği başlıca şöyle özetlenmiş;

  • Hayat sigortası ve sağlık arasındaki bağlantıları genişletin, daha önce hayat sigortasına uygun olmayan diyabet hastaları gibi nüfus kesimleri için kapsamı genişletmeye yardımcı olunabilir,
  • Grup sağlık sigortası planları, daha sağlıklı bir iş gücünü korumaya yardımcı olmak için geliştirilebilir, böylece çalışma ömürleri uzatılabilir ve zenginlik süreleri artırılabilir,
  • Sigortalıların ihtiyaçlarını ele almak için net kıstaslara sahip üç yıllık sürelere geçiş, örneğin kronik rahatsızlıklar için tarama; devamsızlığı, acil hastane ziyaretlerini ve reçete maliyetlerini azaltabilir.

Nasıl daha esnek ürünler hale gelebilir?

  • Uzun süreli bakım veya kritik hastalık sigortası gibi yaşam avantajlarıyla birleştiren hibrit hayat sigortası ürünleri ve ileri yaşlarda ödemeler yapan ertelenmiş yıllık gelirler de geliştirilebilir.
  • Uzun vadeli bakım sigortası kamu çözümlerini tamamlayabilir. Örneğin, gönüllü sigorta, bağımlı olarak geçirilen ortalama sürenin ötesindeki yılları ve bazı pahalı yaşam sonu risklerini karşılayabilir. Uzun vadeli bakım sigortası ayrıca, sigortalıların mümkün olduğunca uzun süre ve daha uygun fiyatlı bir şekilde fiziksel olarak bağımsız kalmalarına olanak tanıyan varlık açısından hafif modellere doğru ilerleyebilir.
  • Yarı zamanlı çalışma ve yarı zamanlı emekliliği birleştiren dördüncü bir emeklilik ayağı güçlendirilebilir. İşverenler, yetenekleri elde tutmak için daha esnek çalışma ve beceri geliştirme programları uygulamaya yönlendirebilir.

Sigortada veri kullanımını neden gözden geçirilmelidir?

Kişisel verilerin kullanımı hedefli müdahaleler, gelişmiş risk yönetimine olanak tanırken, etik endişeler de oluşturur ve korumaya erişimi sınırlayabilir. Genetik tarama ve teşhis ilerlemeleri, sigortanın karşılıklılık ilkesini tehlikeye atabilecek, bilgi asimetrisini kötüleştirebilecek ve potansiyel olarak sigorta ürünlerinin sürdürülebilirliğini tehlikeye atabilecek bireysel düzeydeki risk faktörlerini ortaya çıkarabileceğinden bu sorunları daha da kötüleştirebilir. Tersine, bu teknolojiler uzun ömürlülüğü önemli ölçüde artırabilir.

Kamu politika yapıcıları ile nasıl koordinasyon sağlanır?

Politika yapıcılar daha uzun ömür ve sağlık risklerini üstlenmek ve kamu güvenlik ağlarını tamamlamak için özel sektöre baktıkça, yenilikçi yıllık gelirleri, garantili tasarrufları ve sağlık sigortası ürünlerini desteklemek için sermaye çeken düzenleyici çerçevelere ihtiyaç duyuluyor.

Sigortacılar ve politika yapıcılar arasında ulusal ve uluslararası düzeyde diyalog hayati önem taşıyor ve bireyler ve toplumlar için sürdürülebilir sonuçlar sağlamak için ödeme gücü standartları, vergilendirme, sosyal bakım ve kamu-özel sigorta çözümlerine odaklanıyor.

Sonuç olarak, küresel sigorta endüstrisi düşünce kuruluşu Cenevre Birliği’nin bu araştırma ve sonuçlarından, sigortacılara “Uzun Ömür Ekonomisi” için “Korumayı Yönlendirme” amacına yönelik epeyce ev ödevi başlığı çıkabilir. Bunların her birini, zaman takvimine bağlı eylem planına dönüştürmek mümkündür.

Önümüzdeki hafta, bu konunun bir devamı olarak, yaşlılık sigortası ve sağlıklı yaşlanma ilişkisini aktaracağım.

Uzayan yaşam süresini sosyo-ekonomik etkiler bağlamında değerlendirerek, bir yandan mevcut çözümleri geliştirirken diğer yandan da yenilikçi çözümler üretilebilir. Dayanıklılık ve sürdürülebilirlik için; sigortacıların şirket içi, şirket dışı, kamu ve global deneyimlerini “birlikte çalışabilirlik” yaklaşımıyla ürünlerini çeşitlendirmesi başlangıç ilkesi olmalıdır.

Başkaları İçin Yaşayanlar

Başkaları İçin Yaşayanlar

Mart ayının iki haftası anlamlı günleri kapsamaktadır. Bu iki haftayı anlamlı kılan günler; 14 Mart Tıp Bayramı ve 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve Çanakkale Deniz Zaferi Yıldönümüdür. Onun için aralarında bağlantı kurarak bu iki konuyu aktarmaya çalışacağım. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane olarak adlandırılan Tıp Fakültesi’nin Birinci Dünya Savaşı boyunca toplam 765 öğrencisinden 346’sı şehit düştüğü tarih kayıtlarında yer almaktadır.

İnsanlığa Adanmış Yaşam

Öncelikle tüm hekimlerin 14 Mart Tıp Bayramını kutluyorum. Hekimlik, yalnızca bir meslek değil insanlığa adanmış dolu dolu bir yaşamdır. Yer ve zamanın anlamının olmadığı, her sabah yenilenen güç, azim, sabır ve şefkatle güne başlamaya gayret gösterilen bir sorumluluktur.

Her yıl kutlama mesajlarını okuduğunuzda, birkaç kelime çok dikkat çekici bir şekilde öne çıkıyoradanmışlıkfedakarlıkbaşkaları için yaşama

Aslında, öğrencilik yaşamından hayatlarının sonuna kadar bu kelimeler, onların sadece meslek yaşamlarına değil adeta dünya görüşlerine de yansımıştır.

Yurt Savunma Hareketi

Değişik ülkelerin doktorlar için kutladığı özel günler vardır. Amerika Birleşik Devletleri, anestezinin ilk kez bir ameliyatta kullanıldığı 30 Mart 1842 tarihini, Küba Sarı Humma çalışmaları ile tanınmış Dr. Carlos Juan Finlay’in doğum tarihi olan 3 Aralık’ı, İran İbn-i Sina’nın doğum günü olan 23 Ağustos’u, Doktorlar Günü olarak kutlar. 14 Mart Tıp Bayramı, sadece Türkiye’de kutlanmaktadır.

Tüm bunların bir anlamı olsa da, Türkiye’de 14 Mart sadece doktorlar için kutlanan bir günü aşan anlamı simgelemektedir. Çünkü 14 Mart, tıp tarihine damga vuran özgürlük sevdası ile  fedakarlığın da bir sembolüdür.

1.Mahmut döneminde, 1827 yılında, Hekimbaşı Mustafa Behçet’in önerisiyle Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin kuruluş günü; Türkiye’de modern tıp eğitiminin başladığı gün olarak kabul edilir ve 14 Mart, “Tıp Bayramı” olarak kutlandığı bilinir.

İlk kutlama ise, 14 Mart 1919’da itilaf devletlerinin işgali altındaki İstanbul’da yapılmıştır. O tarihte tıbbiye 3. sınıf öğrencisi olan Orhan Boran’ın babası Hikmet Bey önderliğinde tıp öğrencileri işgali protesto için bugün İstanbul Haydarpaşa’da Sağlık Bilimleri Üniversitesi olarak kullanılan binada toplanmış hatta zamanın tanınmış doktorları da bu eyleme destek vermiştir. Üniversitenin kuruluş yıldönümünü kutlayacaklarını söyleyerek toplanan öğrenciler, bu binanın kuleleri arasına İstanbul’un her yerinden görünecek şekilde bir Türk Bayrağı asarak işgalcilere karşı mücadele başlatmış ve böylece Tıp Bayramı yurt savunma hareketi olarak çok derin bir anlam kazanmıştır.

Tarih kayıtlarına göre; Hikmet Boran, tıp eğitimini yarıda bırakarak Kurtuluş Savaşı’na katılır. Sivas Kongresi’nde tıbbiyelileri temsilen bulunur. Hikmet Bey bütün derneklerin “Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’’ adıyla, tek çatı altında toplanmasını öneren kişidir. Sivas Kongresi’nde ABD ve İngiltere mandacılığı talep edildiğinde, ”Beyler, delege bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemeyiz.” sözleriyle Atatürk’ün taktirini kazanan Hikmet Boran, 1940’ta gönüllü olarak Sarıkamış’a doğu hizmetine gider ve orada yakalandığı verem hastalığı sonucu hayatını kaybeder.

Yıllar önce İstanbul Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olarak görev yaptığım dönemde, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nil Sarı Hocam’ın bir konferansında şunları anlattığını hatırlıyorum;

“…çekilmiş fotoğrafta pijamalarla derse girdiler, bazı öğrencilerin Kurtuluş Savaşına katılmak üzere Kuvay-i Milliye’ye katıldı, ‘Başınıza bir iş gelmesin’ uyarısı üzerine ‘Bu memleket bizim, sahip çıkacağız bunun için ne yapabiliriz?’ diye düşünerek tepki göstermek için Tıphane-i Amire’nin açıldığı tarihi seçtiler…”

Bu arada, Mustafa Kemal’i Samsun’a götüren Bandırma vapurundaki üç Tıbbiyeli’den de söz etmek gerekir. Bunlar: Dr. Miralay İbrahim Tali (Öngören), Dr. Binbaşı Refik (Saydam), Dr. Yüzbaşı Behçet Efendi’dir. Erzurum’da Mustafa Kemal’in istifasından sonra mesleğinden ayrılarak Milli Mücadele’ye katılan Refik Saydam, 15 yıllık Bakanlık dönemiyle halen en uzun süreli  Sağlık Bakanı’dır.

Ayrıca, 1925-1938 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin en uzun süreli Dışişleri Bakanı olan Dr. Tevfik Rüştü Aras Beyrut Fransız Tıbbiyesi mezunudur. Dışişleri camiasında, “Yurtta barış dünyada barış” ilkesinin yerleşmesine ilişkin katkıları ile bilinir.

Öğrencilik yıllarında gönüllü olarak gittiği Balkan Savaşı’nda yaralanan, ardından Birinci Dünya Savaşı’na katılan, Kurtuluş Savaşı’nda köylerde Milli Mücadele propagandası yapan Dr. Reşit Galip 1932 yılında Atatürk’ün ricasıyla Milli Eğitim Bakanı olmuştur. Üniversite Reformu kurucusu ve Andımız yazarı olarak tanınır.

110.yıldönümünde Çanakkale Zaferi’nden söz etmeden olmaz. 1915 yılında tüm hocaların ve öğrencilerin askeri birliklere dağıtılması nedeniyle Mekteb-i Tıbbiyye-i Şahane bir yıl kapalı kaldı ve burası Hilal-i Ahmer Hastanesi olarak hizmet verdi. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane 1921 yılında hiç mezun veremedi.

Fatih Sultan Mehmet ile Atatürk’ün Truva Ziyareti

Benim çok ilgi çekici bulduğum bir konuyla sizleri epeyce geçmişe götürmek istiyorum. Son Truvalılar kitabında Sinan Meydan, Milattan Önce 13.yılda “Tahta At” ile sembolleşen Anadolu savunulmasına ilişkin dikkat çekici bilgi ve belgeler paylaşmaktadır. Çanakkale yarımadasındaki Truva’da yaşanan bu savaşın tarihin ilk medeniyetler çatışması olduğundan ve Çanakkale Savaşıyla benzerliğinden söz etmektedir. Hatta, Fatih Sultan Mehmet ile Atatürk’ün bu düşüncelerle, kendi  dönemlerinde özellikle burayı ziyaret ettiklerini anlatmaktadır.

Görüldüğü gibi, Millî Mücadele’de hep en ön safta yer alan tıbbiyeliler, bugün de aynı duygularla yıllarca biriktirdiği emek ve çabayla şifa dağıtıyor. Gün, bunları hiç unutmadan hekimlerin emeklerine saygı gösterme günüdür.  

Öncelikle sağlığı koruma ve geliştirmeye, hasta olunduğunda ise iyileştirmeye ve daha sağlıklılığa adanmış bu onurlu yolculukta, emek verenlerin önünde saygıyla eğiliyorum. Tıpkı, 18 Mart Çanakkale Zaferi kahramanları tüm şehitlerimizi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmet, minnet ve şükranla andığım gibi…

Ruhları şad olsun.

Başardık

Başardık

Yazımın başlığını, Sevgili Oğuz Can Işık’ın “Nadir Yaşamlar için” amacıyla yazdığı sosyal medya paylaşımından aldım. Geçen hafta, Nadir Hastalıklar Federasyonu tarafından düzenlenen 27 Şubat 2025 etkinliğinin hasta dernekleri tarafından yapılmasını çok önemsediğimi vurgulamıştım. Bu hafta da, tanıdığımdan bugüne Nadir Hastalıklar için çalışan iki değerli isimden söz etmek istiyorum. Sevgili Oğuz Can Işık ile başlayacağım.

Adanmışlık

Aslında bu özetleyeceğim Sevgili Oğuz Can Işık sosyal medya paylaşımı, bir adanmışlık öyküsü. 2016 yılında Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrenciliği günlerinden başlayan ve bugün girişimciliğe kadar uzanan bir süreç bu.

2023 mezunu genç bir Tıp Doktorunun öyküsündeki ilk bölümüne tanık olduğum için, bu paylaşım ve gelinen nokta beni çok duygulandırdı. Öğrenci Kulübü Başkanı olarak başlattığı Nadir Hastalıklar sürecinde aldığı yolu ve kendi kurduğu start-up şirketini öğrenmek çok etkileyiciydi.

2015 ile 2018 yılları arasında Acıbadem Üniversitesi Sürekli Eğitim ve Gelişim Merkezi (ASEGEM) Müdürü olarak Proje Yürütücülüğünü yaptığım Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) 1601 Yenilik ve Girişimcilik Alanlarında Kapasite Artırılmasına Yönelik Destek Programı’nın 2016 yılındaki ilk öğrencilerinden biriydi.

Hatta Tıp Fakültesi 3.sınıfta da öğrencim olmuştu (Sınıf III MED308 Klinik Tıp ve Mesleki Beceriler IV: Toplum ve Sağlık; Sağlık Ekonomisi dersi). Daha sonra TÜBİTAK 1512 Bireysel Genç Girişim (BİGG) Programı Acıbadem Üniversitesi BİGGHEALTH Programı 2022 1. Dönemi 2. aşamada % 70 başarı elde ettiğini öğrenmiştim. Mezuniyet öncesinde TÜBİTAK hibesiyle şirketleşmiş.

Sevgili Oğuz Can Işık sosyal medya paylaşımında çok önemli konulara değinmiş, hep olduğu gibi vizyoner yaklaşımlarını aktarmış, Ama ben sadece son bölümünü buraya taşımak istiyorum;

“Herkesin kocaman ve dinamik bir ekosistemin içinde bulunduğunu hatırlayarak paydaş grubunda veya alt grubunda (örneğin akademi içindeki öğrenci kulüpleri) birbirleriyle iletişim halinde, tek vücut yürümesi gerek.

Panel ismindeki gibi sağlıklı nesillerin/çocukların yetişmesini sağlamak hedefimiz. Çocuklarımız için çalıştığımızı hatırlamak bana hep güç veriyor. Onlar için hayaller kurup gerçekleştirmiş birinin sözüyle bitireyim:

“Büyük işler, büyük hayaller kurabilen ve birlikte çalışabilen insanlar tarafından başarılır.” — Walt Disney”

Orphanet

Yazımın ikinci bölümünde de, kendisini tanıdığımdan bu yana Nadir Hastalıklar Duayeni olan bir Öğretim Üyesinden söz etmek istiyorum; 2006 yılından bu yana Orphanet’in Türkiye ulusal koordinatörlüğünü de yürüten Prof. Dr. Uğur Özbek.

Orphanet (https://www.orpha.net), nadir hastalıklarla ilgili bilgi toplayan, paydaşlar için bilgiye eşit erişimi garanti altına almayı amaçlayan ve hastaların tanı, bakım ve tedavisini iyileştiren bir kaynaktır. Sağlık ve araştırma bilgi sistemlerinde nadir hastalıkların görünürlüğünü iyileştirmede önemli olan Orphanet nadir hastalıkların isimlendirmesini de (ORPHAcode) yapmaktadır. Dünya genelinde 40 ülkeden oluşan bir Konsorsiyum halini almıştır.

Uğur Özbek Hoca, 2017 yılında Türkiye’de ilk olan Acıbadem Üniversitesi-ACURARE’de Nadir Hastalıklar ve Yetim İlaçlar Uygulama ve Araştırma Merkezi kurucusudur. Halen Dokuz Eylül Üniversitesi IBG (İzmir Uluslararası Biyotıp ve Genom Enstitüsü) tarafından yürütülen ve Horizon 2020 ERA Chairs programı tarafından finanse edilen RareBoost Projesi ERA Chair Lideri olarak görev yapmaktadır.

Bu hafta, Sağlık Bakanlığı Nadı̇r Hastalıklar Sağlık Stratejı̇ Belgesı̇ ve Eylem Planı’na değinerek bitirmek istiyorum. 2023-2027 yılları arasında yapılacakları içeren bu dokümanda, faaliyet ve hedef açısından; amaç hedef ve faaliyetler olarak 5 ayrı başlık sıralanmıştır.

Bunlar;

  • farkındalığın ve bı̇lgı̇ düzeyı̇nı̇n artırılması,
  • hasta ve yakınlarının desteklenmesı̇ ve yaşam kalı̇telerı̇nı̇n artırılması,
  • nadı̇r hastalıkların tanısı ve önlenmesı̇, tedavı̇ ve bakım hı̇zmetlerı̇,
  • araştırma ve gelı̇ştı̇rme çalışmaları olarak sıralanmaktadır.

Eylem Planı

“2023-2027 Nadir Hastalıklar Sağlık Strateji Belgesi ve Eylem Planı” bu alanda atılacak adımlara öncülük edeceği belirtilmektedir. Kapsamlı bir çalışmanın ürünü olan bu yol haritasının; tüm kamu kurumlarına, sivil toplum kuruluşlarına ve vatandaşlara hitap eden kapsayıcı ve çok boyutlu hedef ve faaliyetleri içerdiği vurgulanmaktadır.

Sağlık Bakanlığı, önümüzdeki 5 yıllık süreçte nadir hastalıkların önlenmesi, tanı, tedavi ve araştırma alanları kapsamında öncelikli olarak yürütülecek çalışmalar, bu çalışmalarda sağlanacak koordinasyon ve eylem planlarının uygulanmasının takibi, bu dokümanda belirtilen çerçevede tüm birimlerce titizlikle yürütüleceğini vaad etmektedir.

Nadir Hastalıklar Sağlık Strateji Belgesi ve Eylem Planı’nda yer alan tüm maddelerin hayata geçirilmesi ve ilgili kurumlar tarafından sorumluluklarının gereğince yerine getirilmesinin takipçisi olacağı ifade edilmektedir.

Son iki haftadır, Nadir Hastalıklar konusunda bilgi paylaşmaya çalışıyorum. Kamu karar vericileri, endüstri, akademik çevreler bu konuya çok çaba sarf ediyor, değişik boyutlarda çeşitlendirilmiş projelerle desteklerini somutlaştırıyor.

Her geçen gün, nadir hastalıklarla yaşayan bireylerin hayatlarını iyileştirmek, tedavi çözümleri oluşturmak ve yeni tedaviler üzerine yoğunlaşmak ekosistemin tüm paydaşlarının ana hedefi oluyor.

Bu hastalıklara zor tanı konuluyor, tedavi seçenekleri ve tedaviye erişim sınırlılıkları var, bu yüzden de yüksek oranda ölüm ile sakatlıklar gözleniyor. Ekosisteminin dijital çözümlerle desteklenmesi ise bir başka önemli boyut olarak görülüyor.

“Nadiriz, İçinizdeyiz, Birlikte Güçlüyüz”

“Nadiriz, İçinizdeyiz, Birlikte Güçlüyüz”

Bu hafta Nadir Hastalıklar Günü nedeniyle katıldığım bir toplantının sloganını başlık olarak kullanmak istedim. Aile Yılında Nadir Hastalıklar Sağlıklı Nesiller İçin Birlikteyiz adıyla, Nadir Hastalıklar Federasyonu tarafından düzenlenen Ankara’daki Panel’de moderatörlük yaptım. Slogan “Nadiriz, İçinizdeyiz, Birlikte Güçlüyüz” olarak belirlenmişti.

Nadir Hastalıklar Federasyonu

Önce 2018 yılında 9 nadir hasta derneğiyle bir araya gelerek Nadir Hastalıklar Ağı2024 yılında 7 nadir hastalık derneği ile birlikte Nadir Hastalıklar Federasyonu olarak kurulmuştur. Federasyon, tüm nadir hastalığa sahip birey ve hasta derneklerini temsilen hasta hakları, tıbbi erişim, yaşamsal ve sosyal haklar gibi birçok alanda hak savunuculuğu faaliyetleri gerçekleştirmektedir. Hekimlerle iletişim başta olmak üzere, tüm paydaşlarla işbirliği içinde sorunların çözümüne yönelik yapılan çabalara destek vermektedir. Çalışmalarını sürdürebilmek ve nadir hasta sorunlarına hâkim olarak çözüm üretebilmek ve kamu, özel sektör, akademi, sivil toplum ve girişimcilik alanlarındaki tüm paydaşlar ile işbirliği kurabilmek amacıyla seminerler, paneller, çalıştaylar düzenlemektedir. Bu kapsamda, 8 Aralık 2024 tarihinde Federasyon ve Innorare iş birliği ile Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi’nde “Nadir Yaşamlar Çalıştayı” düzenlenmiştir. Çalıştay çıktısı olan Rapor’da; (https://www.nadir.org.tr/duyuru/141/nadir-yasamlar-calistayi-raporu) tanı-tedavi, psikoloji, istihdam, sosyal yaşam, eğitim konularında 5 ayrı çalışma grubu  oluşturulmuştur. Sonuç olarak; erken tanı ve tedavi süreçlerini hızlandırma, psikolojik destek mekanizmalarını güçlendirme, eğitimde fırsat eşitliğini sağlama, istihdam alanında ayrımcılığın önüne geçme ve sosyal yaşamda tam katılımı mümkün kılma hedefleniyor.

Avrupa Nadir Hastalıklar Birliği’nin (EURORDIS) girişimi ile 2008 yılından bu yana, her Şubat ayı son günü ‘Nadir Hastalıklar Günü’ olarak 100’den fazla ülkede kutlanır.

27 Şubat 2025 tarihli Panel açılış konuşmasında, Federasyon Başkanı Deniz Yılmaz Atakay, “Nadir hastalıkların sadece belirli bir kesimi ilgilendiren bir mesele olmadığını, hepimizi doğrudan etkileyen bir halk sağlığı, toplumsal bir sorun ve sosyal adalet konusu olduğunu” ifade ederek, “dayanışmanın ve ortak akılla çözüm üretmenin gücünü” vurgulamıştır.

Toplantı ile ilgili çok değerli bulduğum iki konuyu da ayrıca vurgulamak isterim.

Birincisi, toplantı hasta dernekleri tarafından düzenlenmişti. Hastanın içinde olduğu süreçlerin sonuca ulaşmada çok daha etkili olduğu bilinen bir gerçektir. İlgili ekosistem paydaşlarını böyle bir toplantıda hasta derneği olarak buluşturmak gerçekten de çok iyi bir düşünce olmuş. Emeği geçen ve katkı verenlere teşekkürler.

Toplantının bir başka değerli yanı; Sağlık Bakanlığı’nın Halk Sağlığı, Sağlığın Geliştirilmesi, Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüklerinin üst düzey katılım sağlamış olmalarıydı. Sadece izleyici ve konuşmacı olarak fiziksel katılım değil, yapılanları, yapılacakları anlatarak “birlikte çalışma” istekliliğini içtenlikle ortaya koymak, altı kalın çizgilerle çizilecek bir başka konuydu.

Bu arada konuşmacı ve moderatörlere, nadir hastalıklarda adı geçen bazı kavramlar, “Nadiriz, İçinizdeyiz, Birlikte Güçlüyüz” sloganı altında birleşen parçalar olarak toplantı son saatinde bir yap-boz ile bütüne dönüştürüldü (Puzzle parçaları); akraba evliliği, genetik tarama, akran zorbalığı, organ bağışı, görünmez engellilik, tedaviye erişim, yenidoğan topuk taraması, erken tanı, fırsat eşitliği, klinik araştırma, bilim umuttur…

Niçin Nadir?

Uluslararası tanımlamaya göre, bir hastalık toplumda 2000 kişide 1’den daha az sayıda görülüyor ise ‘Nadir Hastalık’ olarak bilinir. Dünyada 8000’den fazla nadir hastalık bulunmakta ve yaklaşık 350 milyon kişi nadir hastalık ile yaşamaya çalışmaktadır.  Türkiye’de 5 milyondan fazla birey bu hastalıklarla mücadele ediyor ve doğru tanıya ulaşmak ortalama 7 yıl sürebiliyor.  Dolayısıyla, toplumda her 16 kişiden biri nadir hastalık ile yaşamaktadır. Nadir hastalıkların yüzde 80’i genetik geçişlidir ve  yüzde 50’si çocuktur. Nadir hastalığa sahip çocukların yüzde 30’u 5 yaşını görememektedir. Tanı erken yaşta konulursa tedavi şansı olan nadir hastalıklar vardır, ancak genellikle kronik ve hayatı tehdit eden sekeller ile birlikte görülür (https://www.orpha.net/)

Nadir Hastalıklar Nadir Olmayabilir

Bu bölümde, daha önceki bir yazımdan alıntılarda bulunarak, tekrarlar yapma gereğini duydum. Gerçekten de “Nadir Hastalıklar Nadir mi?” sorusunun cevabı daha da fazla önem kazanmaktadır. Sıklığına bakılırsa nadir, ama başta farkındalık olmak üzere yapılacaklar hiç de nadir olmamalıdır. Tüm ülkeler bu bakışla, zor da olsa nadir hastalıkları yönetebilmek için yenilikçi yöntemler bulmaya çalışmaktadır. Zira, gerek işbirlikleriyle, gerek ülke genelinde bölge esaslı yaygınlaşan erişilebilirliğe uygun referans merkezleriyle, gerek tarama programlarıyla ve gerekse de yenilikçi ödeme modelleriyle zorluğu fırsata dönüştürmek mümkün olabilir.

Bunun için öncelikle, nadir hastalıkların finansmanı ve geri ödeme yöntemini vurgulamakta yarar olacaktır. Nadir hastalıkların tanı ve tedavisinde, Genel Sağlık Sigortası primlerinin tek başına bir kaynak olarak değerlendirilmesi yaklaşımı eksik kalabilir. Yani sosyal devlet olma gerekleri, sadece sosyal sağlık sigortacılığı primleri yoluyla sağlanmamalıdır.

Evet, sosyal sigortacılık bir sağlık finansman yöntemidir, ama havuzda para var diyerek her şeyi primlerle oluşan bu havuzdan ödemeye kalkarsanız, bir süre sonra eksik kalan bütçenizi vergilerden desteklemek zorunluluğunda kalabilirsiniz, o zaman da prim bazlı sistem uygulama iddiasından uzaklaşma riskiyle karşılaşabilirsiniz. Sürekli prim toplama zorluklarıyla uğraşmak yerine genel vergilerden sistemi sürdürmeye çalışma yolunu tercih edebilirsiniz.

İşte onun için, eksik kalanı vergilerden karşılayacağınıza, doğrudan vergilerden oluşan nadir hastalıklar ve yenilikçi tedaviler için, dünyada örnekleri olduğu gibi, ayrı bir fon kurabilirsiniz. Sağlığa zararlı olan ne varsa, onlardan almakta olduğunuz vergilerin binde birini bile bu fonun gelir kaynağı yaparak süreci daha rasyonel yönetebilirsiniz. Altını çizerek tekrarlamak isterim, yeni bir vergi değil mevcut vergilerin içinden bu fona kaynak tahsisi yapmalısınız.

Böylelikle, bir yandan SGK için yeni bir açık nedeni oluşturmamış olursunuz, bir yandan da üst yöneticilerin toplantı çıkışlarında önünü keserek mecburen kaynak bulma çabasına itilmesi derdine kurumsal bir çare üretmiş olursunuz.

Yıllardır bunu dile getirdiğim her teknokrat platformunda, geçmişte fonları iyi yönetemediğimize yönelik deneyimlerimiz hatırlatılır. Çok teorik düşündüğümü sanmayın ama; parayı toplayan, kullanan ve denetleyenin birbirinden ayrıldığı bir yapı kurarsanız, bu olası sorunu da önleme olasılığınızı arttırabilirsiniz.

Dünya uygulamalarında buna yönelik epeyce örnek var;

İngiltere’de umut veren kanser ilaçları fonu ile erken dönemde kullanılmasına fırsat oluşturulan ilaçların finanse edilmesi modeli nadir hastalıklar alanında da kullanılabilir. Sadece 2024 yılında bu fona yüz milyonlarca pound ek  bütçe tahsis edildi.

Bu model İsveç örneğindeki, değer temelli ödeme sistemi ile birlikte uygulanarak, belirli hastalık yüküne ve tedavinin performansına dayalı geri ödeme süresinin zamana yayılmasıyla birlikte de düşünülebilir.

Keza, Singapur örneğindeki gibi tarama programlarıyla desteklenen akılcı sağlık harcaması politikası da nadir hastalıkların erken teşhis ve tedavisine katkı sağlayabilir.

Modellerin tamamında kamu sağlık sigortacılığı, uzun süreli ve kritik hastalıklar gibi özel sağlık sigortacılığı türleriyle işbirliği içinde çalışabilecek yenilikçi pilot uygulamaları bile başlatabilir.

Yenilikçiliğin ilk şartı, devletin vergi ve prim teşvikleriyle uygulamaların önünü açması olabilir. İkinci şart ise, doğru bir aktüeryal analizle belirlenecek eşik değerin aşılması durumunda, bir güvence hesabının kamu tarafından üstlenilmesi olabilir. Model, değer temelli ödeme sisteminde olduğu gibitarama testleri ile birlikte kullanılabilecek ilaç veya tıbbi araç gerece yönelik yaşam kalitesini arttırma veya engelliliğini azaltma garantisi veren tedarikçilerle eş zamanlı olarak da uygulanabilir.

ABD’de varlıklı ailelerin her bir gen mutasyonu için araştırma fonu kuran sosyal sorumluluk projelerine bağış yaptıkları hep konuşulur. Görüldüğü gibi, sadece devlete, sadece kamu veya özel sigorta şirketlerine değil, isteyen varlıklı ailelere de bu konuya çare olma şansı oluşturmak mümkün olabilecektir.

Konunun ekonomik boyutunu öncelikle hasta ve hasta yakınları açısından düşünmek gerekir. Ailelerin böyle bir hastalıkla karşılaştığında, ne kadar zorlandıklarına ve yapmak zorunda kaldığı yardım kampanyalarına son zamanlarda sıklıkla tanık oluyoruz.

Sağlık Bakanlığı’nın üst düzey katılımı “birlikte çalışma” istekliliğini iyi değerlendirerek, karşılıklı etkileşim içinde ekosistem bütünselliğiyle; önce tasarımlamak, sonra uygulamak, sonunda da izleyip değerlendirmek ve nadir hastalıklarda yeni bir Türkiye Modeli oluşturmak neden mümkün olmasın? ([email protected])

Emeklilik, Sağlık, Bakım Harcamaları Artacak

Emeklilik, Sağlık, Bakım Harcamaları Artacak

Geçtiğimiz Kasım ayı sonunda OECD, sosyal koruma sistemleri açısından bazı temel sosyal, demografik, ekonomik, teknolojik ve çevresel değişimleri incelediği bir rapor yayınladı. Raporda, sosyal koruma için finansman oluşturmanın önemi vurgulanıyor. Mali darboğazlarla birlikte düşünüldüğünde, sürdürülebilir ve yeterli destek için gerekli düzenleme önerileri de aktarılıyor.

Geçtiğimiz Kasım ayı sonunda OECD, sosyal koruma sistemleri açısından bazı temel sosyal, demografik, ekonomik, teknolojik ve çevresel değişimleri incelediği bir rapor (https://doi.org/10.1787/6c9202e8-en.) yayınladı. Başlık, bu rapordaki tespitlerden alındı.

“Megatrendler ve Sosyal Korumanın Geleceği” (Megatrends and the Future of Social Protection) adlı bu raporda, sosyal koruma için finansman oluşturmanın önemi vurgulanıyor. Mali darboğazlarla birlikte düşünüldüğünde, sürdürülebilir ve yeterli destek için gerekli düzenleme önerileri de aktarılıyor.

Çalışma Yaşındaki Nüfus Azalıyor

Raporda;

  • 1960 yılında ortalama 3,3 iken 2022 yılında 1,5’a düşen doğurganlık oranına,
  • Doğuşta yaşam beklentisi artışına,
  • 65 yaş üstü nüfusun hızlı artışına,
  • Çalışma yaşındaki nüfusun azalmasına,
  • Emeklilik, sağlık ve uzun dönemli bakım harcamaları yükselmesine,
  • Kadınların iş gücüne katılımı artmakta olduğuna,
  • Erkeklerin yarı zamanlı çalışma eğiliminin artışa geçtiğine,
  • Eğilimin bu şekilde sürmesi durumunda, toplam iş gücü arzının azalabileceğine ve emeklilik sistemlerinin kötü etkilenebileceğine

dikkat çekiliyor.

Ülkelerin bu duruma, emeklilik yaşını yükselterek hazırlandığı belirtilen raporda, maaşsız bakım hizmetlerinde ise çoğunlukla kadınların yer almasının kadınların iş gücüne katılım oranlarının artışına yol açtığından söz edilmektedir. OECD ülkelerinde 1995 yılında yüzde 58 olan kadınların iş gücüne katılım oranının 2022’de yüzde 66’ya yükseldiği vurgulanmaktadır.

1990’lı yıllardan sonra, erkeklerin yarı zamanlı çalışma oranının yüzde 6’dan yüzde 7’ye yükseldiği, bu oranın; Hollanda’da yüzde 8, Finlandiya’da yüzde 7, Kore-Almanya-Avusturya’da ise yüzde  6 olarak görüldüğü örneklenmektedir.

Nüfusun yaşlanması ile sosyal koruma sistemlerinin, bir yandan katkı bir yandan da harcama açısından baskı altına alınmış olduğu öne çıkarılan bu raporda, yeni çalışma biçimleriyle ilgili endişeler de dile getirilmektedir.

Kendi hesabına çalışma oranlarının, OECD ülkeleri genelinde 1950 yılından bu yana düşüş gösterdiği tespiti bulunmaktadır. Kendi hesabına çalışanların, sosyal koruma sistemleri erişiminin daha sınırlı olduğu düşünüldüğünde, gelir kaybı durumunda genellikle gelirle finanse edilen yardımlara bağımlı olma zorunluluğuna dikkat çekilmektedir.

Düşük Performansta Yapay Zeka Kullanımıyla Kazanç

Rapor, yapay zeka alanındaki gelişmelerin işgücü piyasasını etkilese de, henüz yaygın bir iş kaybına yol açmadığını belirtilmektedir. Teknolojik ilerleme yoluyla artan üretkenliğin ise kamu harcamalarının finansmanında sürdürülebilirlik açısından ekonomik büyüme aracı olarak gösterilmektedir.

Geçmişteki otomasyon süreçlerinin tersine yapay zekanın yüksek becerili çalışanları etkileyebileceğine dikkat çekilmektedir. Ayrıca, yapay zeka yoluyla geçmişten ders çıkarılabileceği ve geleceğe yönelik önerilerin iyileştirilebileceği de savunulmaktadır.

Hatta, düşük performans gösteren çalışanların, yapay zeka kullanımından daha fazla kazanç sağlayacağı öngörüsünde bile bulunulmaktadır. Düşük performans gösteren çalışanların, yapay zekaya uyum sağlayamadıkları durumlarda, işlerini bırakarak yapay zeka kullanılan alanlara kaydırılırsa, meslekteki performans farklılıkların azalabileceği görüşü ortaya atılmaktadır. Bu kapsamda, yapay zeka tabanlı tahminleme araçlarına uyum sağlayamayan bazı hisse senedi analistlerinin, daha sosyal alanlara kaydırılmaları örneği verilmektedir.

Türkiye Sigorta Birliği web sitesinde de özeti ve tamamı yayınlanan raporda (https://www.tsb.org.tr/tr/AnasayfaSlider/115); nüfus yaşlandıkça, yaşlı bakımına ilişkin taleplerin artacağı ve yetersiz olan resmi yaşlı bakım arzının daha da zorlayacağı ifade edilmektedir. Aynı zamanda, aile biçimlerinin de değiştiği; insanların giderek daha fazla yalnız yaşadığı, özellikle yaşlılıkta bu durumun ekonomik riskleri artırdığı belirtilmektedir.

Öte yandan, 1993’ten beri Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde ders vermekte olan ve 2024 Yılı Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Kamer Daron Acemoğlu’nun yayınları da kaynak gösterilerek yazılan OECD raporunun bir bölümünde; otomasyon ve yapay zekanın istihdam ve ücretler üzerindeki etkilerine değinilmektedir. Bu konuda, var olan ve geriye dönük kanıtlar gözden geçirilerek, sosyal koruma sistemleri için olası etkileri değerlendirilmiştir. Bu etkiler arasında; sosyal koruma süreçlerini iyileştirmek için yapay zekadan yararlanılabileceğinden söz edilmektedir. Veri girişi, belge işleme gibi aşamaların otomatikleşmesiyle; çalışanlar için zaman tasarrufu ve maliyet azaltma faydaları örneklenmektedir. Sohbet motorları aracılığıyla; sosyal faydalara erişimi kolaylaştıran, kişiselleştirilmiş soruları cevaplayabilen ve isteklerinin karşılanma sürecindeki her aşamada kişilere yardımcı olabilen özellikleri aktarılmaktadır. Hatta, bazı ülkelerin dolandırıcılık tespitinde de yapay zeka kullandıkları belirtilmektedir.

Sosyal Koruma Sistemleri Aracılığıyla Sigorta

Rapordaki bir başka dikkat çekici örnek ise sigortacılıkla ilgilidir. Sel, yangın veya aşırı sıcaklık gibi aşırı hava olayları güvenli olmayan çalışma koşullarına neden olduğunda, iş durdurma ve kazanç kayıpları risk için sosyal koruma sistemleri aracılığıyla sigorta sağlamaktadır. Örneğin Avusturya’da, “kötü hava tazminatı”, işe başlama veya devam etmenin imkansız olduğunda işsizlik yardımı sağlayan ayrı bir sosyal sigorta programıdır. Burada, katkıların işverenler ve işçiler arasında eşit olarak paylaşılmaktadır. Örneğin Çekya, Belçika veya İspanya’da doğal afetler veya aşırı sıcaklık nedeniyle iş durdurma durumlarında uygulanan kısa çalışma planları bulunmaktadır.

Sonuç olarak, rapordaki görüşlerden yola çıkarak şu başlıkları değerlendirmekte yarar vardır;

  • OECD ülkelerinin, artan yaşam beklentisi ve düşen toplam doğurganlık seviyelerinin birleşimiyle hızla yaşlanmaktadır.
  • Bireylerin yaşam tarzı tercihlerindeki, aile kurmadaki ve artan konut ve çocuk bakımı maliyetlerindeki değişiklikler; kadınların daha az çocuk sahibi olmasına yol açmaktadır.
  • Buna paralel olarak, 65 yaşındaki yaşam beklentisi sadece son yirmi yılda bile hızla artmıştır.
  • Bu durum, yaşlılık-çalışma yaşı oranını artırarak emeklilik sistemleri üzerinde baskı oluşturmaktadır.
  • OECD ülkelerinin yaklaşık üçte ikisinde 20-64 yaş grubu çalışma çağındaki nüfusun azalması öngörülmektedir.
  • Buna karşı koymak için birçok ülke emeklilik yaşlarını artırarak daha uzun yaşam süreleri nedeniyle kamu bütçeleri üzerindeki baskıyı sınırlamaya çalışmaktadır.
  • Daha yüksek yasal emeklilik yaşlarının, çalışanların kariyerlerini daha da uzatabilmeleri için mesleki sağlık teşviki, yaşam boyu öğrenme ve diğer istihdam destekleriyle desteklenmesi gerekmektedir.

Bu değerlendirmeler, tespit ve önerilerin tamamında ülkemizi de çok yakından ilgilendirmektedir. “İnsanlar Yaşamadıkça Yaşlanırlar” başlıklı yazımda özetlediğim TÜSEB Raporu (https://files.tuseb.gov.tr/tuseb/files/yayinlar/20230703124223-FV7IKDhzD1kH-.pdf)

ile OECD Raporu birlikte değerlendirilerek; özelde SGK ve özel sağlık sigortaları için, genelde ise ilgili Bakanlıklar başta olmak üzere tüm karar verici paydaşların bir yol haritası ve görev yetki dağılımıyla işe başlamalarında yarar olacaktır.

Konuyla ilgili olarak, OECD Raporu, burada yazılan kadarı ya da tamamıyla, her bir faaliyet başlığı açısından ele alınmalı ve bütüncül bir bakışla yola çıkılmalıdır. (www.halukozsari.com)