Laboratuvarda Zamanı Geri Sarmak

Laboratuvarda Zamanı Geri Sarmak

1990’lı yıllardan bugüne tanıdığım, özel sektörde ve sivil toplumda zaman zaman yollarımızın kesiştiği Sevgili Cenk Tezcan’ın “Yaşam Süresi: Neden Yaşlanıyoruz ve Neden Yaşlanmak Zorunda Değiliz?” adıyla yaptığı kitabın çevirisinde; “Longevity (Uzun Yaşam) bir çılgınlık mı, yoksa yeni bir tıp paradigması mı” sorusu soruluyor.

Bu hafta uzun yaşam ile ilgili farklı bir yaklaşımı paylaşmak istiyorum. Bu farklı yaklaşım, David Sinclair ile Matthew PaPlante’nin birlikte yazdığı “Lifespan: Why We Age—and Why We Don’t Have To?” adlı kitapta anlattıklarıyla ilgili olacak. Başlık, bu kitaptan alındı. 1990’lı yıllardan bugüne tanıdığım, özel sektörde ve sivil toplumda zaman zaman yollarımızın kesiştiği Sevgili Cenk Tezcan’ın “Yaşam Süresi: Neden Yaşlanıyoruz ve Neden Yaşlanmak Zorunda Değiliz?” adıyla yaptığı kitabın çevirisinde; “Longevity (Uzun Yaşam) bir çılgınlık mı, yoksa yeni bir tıp paradigması mı” sorusu soruluyor.

Tıp Doktoru olan Futurist Cenk Tezcan, geçtiğimiz hafta yaptığı sosyal medya paylaşımıyla 2022’de çevirisini üstlendiği bu kitaptaki bilgileri bir bülten serisine dönüştürdüğünü aktarıyor https://tr.linkedin.com/posts/cenktezcan_drcenktezcan-lifespan-yasamdöngüsü-activity-6919205920690348032-DwHD). Bu paylaşımı okuyunca, merakla hemen kitaba ulaşmaya çalıştım.

Kitabı aktarmaya başlamadan önce, Cenk Tezcan’ın “65 yaşımda hem sağlık, hem performans anlamında kırklı yaşlarımı yaşıyorum” tespitinin özellikle altını çizerek başlamak isterim.

Bilgi Kaybı

Bu Pazar dördüncüsü yayınlanan ilk bölümde Cenk Tezcan; yaşlanmayı bir hastalık olarak görmenin neyi değiştireceğinin, hücrelerin bilgi kaybının nasıl önleneceğinin, laboratuvarda zamanı geri sarmanın mümkün olup olmadığının sorgulandığını belirtiyor. Yaşlanmanın bir kader olmadığı ara başlığıyla, saçların beyazlayacağı, cildin kırışacağı, reflekslerin yavaşlayacağı doğal süreçte, “yaşlanma ya o kadar da kaçınılmaz değilse” sorusunun Harvard Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. David Sinclair tarafından sorulduğunu yorumlayarak devam ediyor. Sinclair söylediğinin basit ama devrimsel olduğunu, “yaşlanmanın, kaçınılmaz bir biyolojik çöküş değil, geri döndürülebilir bir bilgi kaybı olabileceğini” ifade ediyor.

TIME dergisinin “Dünyadaki En Etkili 100 Kişisi” listesindeki Sinclair kitabında, hücrelerimizin zamanla eskimelerinden değil; sahip oldukları bilgiyi doğru kullanamadıkları için yaşlandığını iddia ediyor, sorunun zaman değil bilgi olduğunu belirtiyor. Hücrelerin genç yaşlarda  bildiği ama yaşlandıkça bozulan biyolojik hatırlama sisteminden söz ederek, CD benzetmesiyle üzerine çizikler geldikçe müzik bozulur ama bilginin halâ diskin içinde durması örneğiyle yaşlanmanın bu çiziklerin toplamı olduğunu aktarıyor. Hatta, yaşlanmanın tedavi gerektiren biyolojik fonksiyon bozukluğu olduğu görülmezse değiştirilemeyeceğini belirtiyor.

Bunları okurken, ülser tedavisinde bizim öğrenciliğimizde bilinmeyen ve dolayısıyla mezun olduktan sonra öğrendiğimiz antibiyotik tedavisi aklıma geldi. Gerçekten de, sadece öğrenci olunan dönem ile hekimlik yapılan tek bir dekatlık dönem sonrasında biletıp dünyasında tedaviden korunmaya, tedavi içeriğinden kişilere sağlığını yönetme bilinci kazandırmaya kadar pek çok yeniliğin geldiğini unutmamak gerekir.

Gelelim hücrelerin unutkanlığı olarak adlandırılan benzetmeye… Sinclair’e göre, hücrelerin içindeki genlerin çalışma sıralamasının bozulması; fonksiyonlarını azaltabilir, onarım sürecini yavaşlatabilir ve böylece yaşlanmayı başlatabilir. Sinclair, hücrelere gençlikteki durumunu hatırlatmayı öneriyor, laboratuvar deneylerinden söz ediyor. Sinir hücrelerini yeniden programlayarak görme yetisini kaybetmiş farelere kısmen görmenin kazandırılması örneğinden yola çıkılarak, insan deneyleri için FDA onayı alınmasının “laboratuvar şartlarında zamanı geri sarmak” olabilir mi sorusunu soruyor?

Jeopolitik Müzakereciler Gibi CEO’lar

Tam bu noktada, 10 gün kadar önce rastladığım “How Patients Will Be Treated in 2035”, Hastalar 2035’te nasıl tedavi edilecek? adlı yayında yer alan ana başlıklardan söz etmek isterim (https://claude.ai/public/artifacts/18b69d31-e1c5-4c37-8664-b96af9a260e6).

Yayında, sağlık sistemi her zamankinden de hızlı geliştiği ifadesiyle, 2035’de hastanelerin tedavi merkezi olmanın yanı sıra veri odaklı karar merkezleri haline geleceği öngörüsünde bulunuluyor. Bu kapsamda; yapay zeka desteğiyle belirtiler ortaya çıkmadan hastalıkları tespit edeceği, her bireyin “dijital ikizi” ile klinik kararların müdahale öncesi simülasyona imkan tanınacağı, biyosensörlerle kronik durumların gerçek zamanlı olarak sürekli izleneceği, ve kişiselleştirilmiş ilaç üretimiyle standart tedavilerin yeniden tanımlanacağı sıralanıyor. Yani, sağlık hizmetlerinin geleceğinin süreç gerçekleşmeden öngören akışa yönleneceği belirtiyor.

Erken teşhis çalışmalarında yapay zekânın, teşhislerin yüzde 72’sinde ilgililerinden daha iyi sonuç aldığının, bu bağlamda 2035 yılına kadar küresel dijital sağlık pazarının da 13 trilyon dolara ulaşmasının beklendiğine dikkat çekilen yayında ilginç de bir benzetme var; önümüzdeki on yılda, sağlık hizmetlerinin “bir şey bozulana kadar bekle, sonra tamir et” yaklaşımının, atla yapılan ev ziyaretleri kadar eski moda görüneceği örnekleniyor. Gelecek olan şey, çoğu insanın fark ettiğinden daha hızlı, daha kişisel ve daha radikal olabilecek…

Sağlık Dayanıklılık İçin Bir Altyapı

Son olarak, 2026 Davos’dan bir makaleden söz edeceğim. “Yaşam Bilimlerinde Temel Trendler 2026” başlıklı (https://www.porsche-consulting.com/international/en/article/key-trends-life-sciences-davos-2026) adlı makale, küresel sağlık sektörünün nasıl değiştiğini ve  sektör liderlerinin ne yapması gerektiğini anlatıyor.

Egemen altyapı olarak sağlık alt başlığıyla, Hükümetlerin artık sağlığı, tarihsel olarak enerji veya savunmaya davrandıkları gibi, ulusal rekabet gücü ve jeopolitik dayanıklılık için gerekli egemen bir altyapı olarak ele aldıkları anlatılıyor. Almanya, ABD, Çin, Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde, yerli üretime, stratejik stoklara, genomik egemenliğe ve yerel araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) teşviklerine büyük yatırımlar yapıldığı belirtiliyor. Bu çabaların, sanayi politikasının çok ötesine uzandığı ve küresel ilaç sektörü için etkileşim kurallarını yeniden tanımladığı ifade ediliyor. CEO’ların giderek jeopolitik müzakereciler gibi davranarak, fiyatlandırma, deneme hızlandırma, yerel üretim zorunlulukları ve tedarik güvencesi konularında hükümetlerle doğrudan görüştüklerini Davos’ta ortaya konulduğu yazılıyor. Ülkelerin ve blokların artık farklı hızlarda, beklentilerde, veri normlarında ve pazar erişim gereksinimlerinde faaliyet gösterdiği vurgulanarak, yeniden yapılanmanın, bilimsel buluşların nerede yapıldığını değil, hastalara nerede ulaşabileceğini de belirlediğine dikkat çekiliyor.

Makale ilk maddesinde stratejik altyapı olarak sağlıktan söz ederken, yapay zekayı; klinik, üretim ve operasyonel iş akışlarına entegre eden bir yapı olarak tanımlamaktadır. Hatta, birinci basamak sağlık hizmetlerinde ve iş gücü eksikliği olan bölgelerde en hızlı etkiyi göstereceğine değinmektedir. Bunu da, iş gücü eksikliği, yenilik, altyapı boşlukları yerine yetenekli mühendisler ve sağlık profesyonellerinin sınırlı bulunabilirliği nedeniyle stratejik bir erişim olarak göstermektedir. Artan sağlığa erişim boşluklarının, sağlık sistemlerine güveni korumak için kapsayıcı modellere ihtiyaç olduğundan yola çıkarak

Açıklanan tüm bu değişim eğilimini, sektör liderleri için acaba şöyle mi okumalıdır? Karar vericiler, o ülkeye ait ortaklık modelleri tasarlayarak küresel yansımalarını da oyun planlarında dikkate almalı, bunları yapısal gereklerle bir stratejiye dönüştürerek uygulamalıdır. Bu durum, ülke çapındaki sağlık gündemleriyle uyumlu olmayı ve bunu kararlarına entegre etmeyi gerektirecektir.

Sağlık açısından bakıldığında da, sonuçta yazılanların önemli bulduğunuz bölümlerini tekrar okuduğunuzda; artık sadece  tedavi değil, risk ve onun olmasını önlemeye odaklı bir yaklaşıma ihtiyaç olduğu görülüyor. Konunun en az sağlık hizmet sunumu kadar ilaç sektörü ile sağlık sigortacılığını da ilgilendirdiği gözden uzak tutulmamalıdır. Dolayısıyla, klasik sağlık sigortacılığından, yani “bozulana kadar bekle, sonra tamir et” yaklaşımından“koruyan ve geliştiren” yaklaşıma değişmesine önem verenleröncü olma avantajını yaşayacaklar ve sigortalılarıyla yenilikçi vizyonun karşılıklı güvenini paylaşacaklardır.

LIV HOSPITAL ULUS ANMA FOTOĞRAFLARI

IMG-20260210-WA0020

Image 1 of 11

VİDEOLAR

LEVHİ AKIN SUNUM

Alev Kahve Muhabbet

Sağlık Sigortacılığında Genetik Testler

Sağlık Sigortacılığında Genetik Testler

Yılbaşından bugüne yazdığım son yazılarda hep sağlıklı yaşama konusuna değindim. Bu hafta da, koruyucu sağlık hizmetleri bağlamında, sağlıklı yaşama ve tarama programları içindeki genetik testlerin yeri ile bunların sağlık sigortacılığındaki risk değerlendirmesine etkileri konusunda önemli bulduğum bazı başlıkları paylaşmak istiyorum.

Tarama testleri; sadece bulaşıcı hastalıkları değil, bulaşıcı olmayan hastalıkları (kronik hastalıklar) hatta kişinin sağlık risklerini ortaya koyan genetik testler ile, yapıldığı toplumun fotoğrafını çekme sonucunu da doğurur. Çekilen bu fotoğraflar, tıpkı sosyal medyada paylaşılanlar benzeri, sağlık sektörünün ilgili paydaşlarıyla, mahremiyet özelliğine uyulması şartıyla yani anonimleştirilerek, ulusal bazda ortak bir veri tabanında paylaşılabilir. Veri paylaşımdan, özellikle de mülkiyetinden bağımsız risk değerlendirmesi yapan sigorta kurumları koruyucu sağlık hizmetleri açısından en üst düzeyde yararlanmanın yollarını zorlamalıdır.

Riskler

Genetik tarama testleri özelinde, bazı yaşanmış olaylardan yola çıkıp dünya ve ülkemize ilişkin deneyim aktarımında bulunarak başlayacağım.  Deneyimlerin bir kısmı, bu bilgileri aktaran bir arkadaşımın yaşadıklarını da içeriyor.

2006 yılında ABD kurulan, FDA onaylı sağlık raporları sunan genetik şirketlerinden biri olan şirket, dünyada doğrudan kullanıcısına genetik test hizmeti sunan, en eski ve en büyük şirketlerden biriydi. Sunduğu hizmetler arasında; Tip 2 Diyabet, Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklar için poligenik risk değerlendirme raporlamaları, kistik fibrozis, orak hücre anemisi gibi tek gen hastalıklarında taşıyıcılık durumu tespiti, farmakogenetik bilgiler ve saç rengi, tat algısı, kafein metabolizması gibi kişisel özelliklerin analizi yer almaktaydı.

Türkiye’ye satış yapmamaları nedeniyle ABD’ye bir seyahatinde kit sipariş eden bir arkadaşım, sürecin basitliğini, bir tüp içerisine tükürük örneği verip postaladığını, yaklaşık bir ay içinde sonuçlarının bildirildiğini anlattı. Kendisi hakkında hiçbir bilgi vermemesine rağmen, genetik verilerine göre, birçok özelliğini doğru tespit ettiğini aktaran arkadaşım, az sayıda hatalı tahmin olsa da genel doğruluk oranının bu alanı daha yakından takip etmesine neden olduğunu belirtti. Aylık abonelik sistemi kapsamında; doktor görüşmeleri, laboratuvar testleri gibi ek hizmetler sunulduğunu, aboneliğinin devamı nedeniyle yeni gen-hastalık ilişkileri keşfedildikçe  güncellenmiş raporlar gönderildiğini de ekledi.

Ancak bu şirketin yaşadıkları, tüketici genetiği alanındaki riskleri de anlatıyor. Şöyle ki, 2023 yılında yaşanan büyük veri ihlali sonucunda yaklaşık 7 milyon kullanıcının genetik verilerinin ele geçirilmesi üzerine açılan toplu davada 30 milyon dolarlık uzlaşmaya varıldı ve şirket Mart 2025’te iflas başvurusunda bulundu. İflas sürecinde 15 milyon kullanıcının genetik verilerinin potansiyel alıcılara satılma ihtimalinin oluşturduğu ciddi endişe sonucunda; Kaliforniya, Kuzey Karolina, Maryland ve Connecticut Başsavcıları kullanıcılara verilerini silmelerini önerdi, yaklaşık 2 milyon kişi de hesabını sildirdi. 25 ABD eyaleti, verilerin satışını durdurmak için mahkemeye başvurdu. Haziran 2025’te mahkeme, şirketin kurucu ortağının kurduğu kâr amacı gütmeyen kuruluşa satıldı. Tüm bunlar, üçüncü taraflara veri transferi riskini kısmen azaltmış olsa da, bazı eyaletlerde satışa itirazlar sürdürmektedir.

Bir başka örneği ise Avrupa’dan vereceğim. 2016 yılında kurulan Avrupa’nın en büyük doğrudan kişiye yönelik genetik test şirketi, 100’den fazla ülkede hizmet vermektedir ve 700.000’den fazla genetik belirteci analiz etmektedir. Bir tükürük kiti ile 7 farklı rapor sunabilmesi (sağlık, farmakogenetik, nutrigenetik, spor, cilt bakımı, kişilik özellikleri ve soy ağacı) dikkat çekici bir genişlik sağlamaktadır.

Tüm laboratuvar işlem ve süreçleri, Avrupa’da GDPR kapsamında yürüten bu şirket, müşteri verilerini üçüncü taraflara satmadığını açıkça beyan etmektedir. GDPR, dijital verileri amacına uygun şekilde kullanmak ve daha sonrasında silmek için Avrupa Birliği tarafından getirilen Genel Veri Koruma Yönetmeliği (GDPR– General Data Protection Regulation) olarak bilinen bir düzenlenmedir.

Özellikle son on yılda, dünyada genetik yatkınlık testlerinin maliyeti, son on yılda önemli ölçüde düşmekte ve dolayısıyla ulaşılabilirliği de artmaktadır. Bu eğilim, Türkiye’de de yerli girişimlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır.

Bu bağlamda üçüncü ve son örneği, bir Türk Şirketi olarak vereceğim. Şirket, İstanbul’da bir üniversite teknoloji merkezi çatısı altında  faaliyet gösteriyor ve bir teknoloji şirketi ile işbirliği kapsamında hizmet sunuyor. Dünya deneyimi dışında, poligenik risk skoru (PRS) algoritmalarını nüfusa göre oluşabilecek yanlılığa (bias) karşı da düzenlenmiş. Yani, Avrupa ülkeleri nüfusuna dayalı GWAS (Genome-Wide Association Studies) verilerinden türetilen mevcut PRS modellerinin, Türkiye’den olan bireylerde yanlı sonuçlar üretmesine ilişkin düzeltmeler yapıyor. Bu durum, Türkiye’deki kullanıcılar için daha güvenilir bir risk değerlendirmesi anlamına geliyor. Ve ayrıca, verdiği hizmet kapsamında genetik uzmanı görüşmesi de bulunuyor. Böylelikle, sayfalarca rapor okumak yerine birebir görüşme ile tartışma şansı sağlanmış olabiliyor.

Sağlıklı Yaşam İçin

Bu yıl 19 Ocak’ta yazdığım, “Sağlığın Önüne Geçmek başlıklı yazımdan bir bölümü, bu bağlamda tekrar değerlendirmelerinize sunmak isterim. Ortalama Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl başlıklı bu bölümde; TÜİK verileriyle, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresini 2021-2023 döneminde 77,3 yıl iken 2022-2024 döneminde 78,1 yıl olarak duyurduğundan söz etmiştim (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081). Bu verilere göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi; erkekler için 75,5 yıl, kadınlarda 80,7 yıl olmaktadır. Yaşa göre ortalama kalan yaşam süresi 15 yaşında 64,3 yıl, 30 yaşında 49,9 yıl, 50 yaşında 30,9 yıl, 65 yaşında ise 18 yıldır.

Belirli yaşta günlük yaşamı sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşanması beklenen yıl sayısı şeklinde tanımlanan sağlıklı yaşam süresi, TÜİK kayıtlarında doğuşta ortalama 57,6 yıl olarak yer almaktadır. Yani, Türkiye’de 65 yaşındaki bir kişinin kalan yaşam süresi düşünüldüğünde, 65 yaşında ortalama 25,4 yıl sağlıklı olmayan süre olarak geçebilecektir.”

Aynı yazımın bir başka bölümünde, Prof. Adil MARDİNOĞLU ve ekibinin Alzheimer ile ilgili bir çalışmasında (The Longevity Opportunity: AI Meets Big Biological Data, https://www.linkedin.com/posts/adil-mardinoglu-4136158_longevity-ai-systemsbiology-activity-7397368272804810752-Yjy8); gelişmiş yapay zeka ve sistem biyolojisi yaklaşımı entegrasyonuyla, altında yatan moleküler mekanizmaların ortaya çıkarılabildiğini ve birleştirilmiş metabolik aktivatörlere dayalı etkili bir tedavi stratejisi geliştirilebildiğinden söz etmiştim. Hatta, aynı çalışmanın, önümüzdeki beş yıl içinde, Alzheimer hastalığının yönetimi ve tedavi optimizasyonunda atılımlar olacağını ve daha uzun dönemde, geliştirilmiş verilerle donanmış olarak, “bireyleri biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzı ve terapötik müdahalelere yönlendirebilecek kapsamlı önleyici platformlar” öngörüldüğünü ifade ettiğini yazmıştım.

Önümüzdeki sadece beş veya on yılda bile, sağlık hizmetleri bugünkünden çok daha farklı hale gelecek. Tekrar tekrar vurgulayarak bitirmek istiyorum ki, sigortacılık da sağlık hizmetlerindeki bu farktan fazlasıyla etkilenecek. Tarama testlerinin içine genetik tarama yaklaşımı da eklenerek, risk yönetiminde yeni örnekler yaşanacak. Özel sağlık sigortaları gibi, kamu sağlık sigortaları da etkileyecek bu sürece hazırlıklı olmalıyız. Konvansiyonel uygulamalara devam edilsin ama bu tür yenilikçi yaklaşımlardan da uzak durulmasın. Örneğin, hazırlıkları süren uzun süreli sağlık sigortacılığında, kamu ve özel sağlık sigortaları birlikte genç yaştaki sigortalılarını, kişilerin biyolojilerine uyarlanmış yaşam tarzını teşvik edebilecek önleyici müdahaleleri bireysel bazı teşviklerle sigorta kapsamına alabilmeliler.

Sosyal Korumanın Geleceği ve Sigortacılık

Sosyal Korumanın Geleceği ve Sigortacılık

Nüfus yaşlandıkça, sosyal korumanın önemi artıyor. Bu yüzden, ülkemize benzer şartlardaki ülkelerin, bir yandan yaşlanan diğer yandan da sağlıklı yaşlanma çabaları artan dünyadan alacağı pek çok örnek olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alt başlıklar, kamu kadar tamamlayıcı bir çok boyutu ile özel sigortaları da ilgilendiriyor.

Sağlıklı yaşam ile ilgili konuyu aktarmaya başladığımda, bu raporu paylaşmak istediğim için özellikle beklettim. Çünkü rapor, Kasım 2024 tarihinde yayınlanmıştı. OECD, Megatrends and the Future of Social Protection (Megatrendler ve Sosyal Korumanın Geleceğı̇) adlı rapor ile konuya ilişkin bir çok değişim faktörünün incelendiği görülecektir.

Rapor’da, sosyal koruma sistemlerini etkileyen sosyodemografik, ekonomik, teknolojik, çevresel gibi değişim faktörleri değerlendirilerek mevcut ve olası etkileri öngörülmüş ve aktarılmış (https://www.oecd.org/en/publications/megatrends-and-the-future-of-social-protection_6c9202e8-en.html).

Nüfus yaşlandıkça, sosyal korumanın önemi artıyor. Bu yüzden, ülkemize benzer şartlardaki ülkelerin, bir yandan yaşlanan diğer yandan da sağlıklı yaşlanma çabaları artan dünyadan alacağı pek çok örnek olduğunu düşünüyorum. Aslında bu alt başlıklar, kamu kadar tamamlayıcı bir çok boyutu ile özel sigortaları da ilgilendiriyor. Hatta, sadece sağlık sigortacılığını değil sosyal yardımlar ve sosyal güvenliğin bütününü de ilgilendiriyor. Özellikle, bizden önce yaşlanan ülkelerin deneyimlerini iyi değerlendirmek gerekiyor.

Yaşlanan nüfus sonucu değişen işgücü ve iklim, bizleri henüz çok etkilememiş gibi gözükse bile, OECD ülkeleri etkilenmiş durumda. İşte onun için, “mega trend” olarak tanımlanan bu eğilimler, başta sosyal koruma sistemleri olmak üzere, nasıl zorluklara yol açıyor? Bunların, sosyal koruma paketlerine, içeriklerine ve finansman kaynaklarına etkileri için yapılanlar ve yapılması gerekenler nelerdir? Tüm bu soruları düşünerek, bu raporu okumakta yarar olacak.

Rapor’da vurgulanan önemsediğim bazı tespitleri sıralamak istiyorum;

  • Bir yandan doğum oranları düşüyor, diğer yandan yaşam beklentisi artıyor. Örneğin, doğurganlık oranı 1960 yılında ortalama 3,3 iken 62 yıl sonra 2022 yılında yarısının bile altına düşmüş duruma ulaşıyor.
  • 65 yaş üstü nüfus artarken, üreten nüfus azaldığından, emeklilik, sağlık ve bakım harcamaları artışı yaygınlaşıyor.
  • Ülkeler de emeklilik yaşını yükselten müdahaleler yapılmaya başlanıyor.
  • OECD ülkeleri kadınlarının iş gücüne katılım oranı, 1995-2022 arasında yüzde 8 oranında yükseliyor (yüzde 58’den yüzde 66’ya).
  • Aynı yıllarda, erkeklerin yarı zamanlı çalışma oranı yüzde 1 (yüzde 6’dan yüzde 7’ye) artıyor. Örnek olarak, bu oran; Hollanda’da yüzde 8, Finlandiya’da yüzde 7, Almanya ve Avusturya’da yüzde 6 olarak gerçekleşiyor.
  • Artan iş gücü katılımı kadınlarda iş gücü açığını hafifletiyor ve sosyal koruma haklarını iyileştiriyor, ancak erkeklerde ters etki yaptığından; toplam iş gücü arzının azalmasına ve finansal sürdürülebilirlik yönünden emeklilik sistemlerinin olumsuz etkilenmesine yol açabileceği söyleniyor.
  • Dolayısıyla yaşlanan nüfusun, sosyal koruma sistemlerini hem katkı hem de harcama açısından zorlayabilecek sonuçlar doğurabileceği düşünülüyor.
  • Kendi hesabına çalışma oranları, OECD ülkeleri genelinde yetmiş beş yıldır düşüyor. Bu nedenle oluşan gelir kaybı, yardımlarla telafi edilmek zorunda kalınıyor.
  • Çalışanlara katkı ve yan haklar istihdam biçimleri arasında yer aldıkça, işverenlerin daha az sosyal koruma hakkına sahip çalışma düzenlemelerini seçerek işgücü maliyetlerini düşürme eğiliminin önlenmesine de destek olabileceği vurgulanıyor.
  • Teknolojideki ilerlemeler, rutin görevlerin otomasyonuyla ilgiliyken, yapay zeka gelişmeleri, rutin olmayan bilişsel görevlerin de otomatikleştirilebileceği gerçeğini gündeme getirdiği ifade ediliyor. Bu durumun ise, geçmiş süreçlerin aksine yüksek beceri gerektiren çalışanları da olumsuz etkileyebileceği düşünülüyor.
  • Üretken yapay zeka ile, aynı meslekte performans farklılıkları oluşturabileceği ve ücret eşitsizliğini azaltabileceği yönünde gelişmeler olduğu belirtiliyor. Hatta, bu yüzden düşük performans gösterenlerin yapay zeka kullanımından daha fazla kazanç sağlayacağı ifade ediliyor. Yapay zeka tabanlı tahminleme araçlarına uyum sağlayamayan bazı hisse senedi analistlerinin mesleği bırakabileceği örnekleniyor.
  • Düşük gelirli hanelerin, gelirlerinden fazlasını harcayabildikleri için iklim değişikliğinin getirebileceği bazı tüketim vergilerinden daha fazla etkilebilecekleri öngörülmektedir. Bu tür vergi gelirlerinin düşük ve yüksek gelirli haneler arasında yeniden dağıtılması ile gelir dağılımının en altındaki haneleri daha iyi duruma getireceği düşünülmektedir.
  • OECD ülkelerinde çoğunluğun iklim değişikliğinden endişe duyduğu aktarılmaktadır. Kısa dönemde, net sıfır emisyon hedefi doğrultusunda karbon fiyatlarında gerçekleşecek artış, düşük fiyatlara sahip ülkelerde yaklaşık yüzde 500’ü bulan hane halkı bütçesine artış getirebilecek olarak öngörülmektedir.

Ekonominin genel kuralı gibi kaynakların sınırlı ihtiyaçların sınırsızlığı dikkate alındığında; önce eğilimlere ve beklentilere cevap veren bir sistem kurmak, daha sonrasında da onu sürdürülebilir finansman önemli olarak niteleniyor.

OECD Raporu’nu okuyanlar, eminim kamunun üstleneceği tasarım ve koordinasyon sorumluluğunu da düşünmüşlerdir. Gerçekten de, içinde sağlık sigortacılığının olduğu sosyal güvenlik sisteminin emeklilik ve sağlık sigortacılığı ile sosyal yardım politikalarında uygun stratejileri şimdiden planlamasında, uygulamaya başlamasında ve sonuçlarını izleyip değerlendirerek gerekiyorsa güncellemesinde çok büyük yarar olacaktır.

Bu yararın bir boyutu da, özel sigortacılığın rasyonel ölçülerde tamamlayıcı rolünün tanımlamasında yatmaktadır. Hızlı yaşlanan, “demografik fırsat penceresinin” neredeyse kapanmakta olduğu gerçeğini hiç unutmadan, strateji üretme sorumluluğumuz için zaman hızla akıp gitmektedir. Sağlıklı yaşlanma ile birlikte sosyal koruma yaklaşımını dikkate almak için geç kalınmamalıdır.

Önceki yıllarda yaşlanarak demografik değişimi yaşamış ülke deneyimlerini değerlendirerek ülkemize ait özgün modeller kurgulandığında “mega trend” olarak tanımlanan eğilimlerin, sosyal koruma sistemlerinde oluşturabileceği zorluklarla baş etme daha kolaylaşmış olacaktır. Böylece, bir yandan sosyal koruma paketlerinin sürdürülebilirliğine yönelik güven artarken, diğer yandan kamusal karar vericilerin bu politikaları içselleştirmesindeki  tutarlıkları uzun dönemde güçlenecektir.

Sağlığın Önüne Geçmek

Sağlığın Önüne Geçmek

Sağlık hizmetleri önümüzdeki on yılda belki de bugünkünden çok farklı hale gelecek. Sigortacılık da bu farklılaşmaya ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranının yükselme ihtimalini göz önüne alarak bazı tarama testlerini ödeme konusunda bile çekingen davranabilen bazı Sigorta Şirketleri, bırakın tarama testlerini, hastalanma veya yaralanmayı önlemek için ödemeler yapacaklar. Hatta buna yönelik ev düzenlemelerinin ödemesini yapan poliçe örnekleri uygulanmaya başladı bile…

Bu hafta, sağlıklı yaşlanmanın uzun süreli sağlık sigortacılığı ile bağlantısını değerlendirmek istemiştim. Sağlık sigortacılığıyla ilişkisini de kurmak istiyordum. Bir baktım ki, “Uzun Ömür Fırsatı” ile başlayan sosyal medya paylaşımı var.

İşte başlıkta, Sağlığın Önüne Geçmek oradan çıktı. “Longevity” konusunda çalışan uluslararası bir değer, Prof. Adil MARDİNOĞLU’nun “The Longevity Opportunity: AI Meets Big Biological Data”, Uzun Ömür Fırsatı: Yapay Zeka Büyük Biyolojik Veriyle Buluşuyor başlıklı yazısından böyle esinlendim.  

Bağımsız Yaşama ile Yaş Alma

Dünya Sağlık Örgütü, 2021–2030 Sağlıklı Yaş Almada On Yıl Stratejisi’nde dört temel başlığı vurgulamış;

  1. Yaş dostu ortamlar yaratmak,
  2. Bireylerin uzun süre bağımsız yaşamalarını desteklemek,
  3. Uzun dönem bakım sistemlerini güçlendirmek,
  4. Yaşlı bireylere yönelik sağlık sistemlerinin kapasitesini ve dayanıklılığını artırmak.

Baktığınızda, sanki hepsinin birbiriyle ilişkili olduğu, geçtiğimiz haftanın başlığını hatırladığınızı görüyor gibiyim. Gerçekten de, geçen haftanın “Uzun Ömür Tıbbı” başlığıyla ilişkili yukarıda sıralanan 4 kavram, sonuçta hepsi birbirini tamamlayan kavramlar gibi. Nasıl olmasın ki, Dünya Sağlık Örgütü gibi bir kurumun, dünyanın sağlık gündemini yakalayan ortak akıl ile belirlenmiş vurgusu…

Ortalama Sağlıklı Yaşam 57,6 Yıl

TÜİK, yeni doğmuş bir bireyin mevcut ölümlülük risklerine maruz kalması durumunda yaşaması beklenen ortalama yıl sayısı olarak ifade edilen Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresini 2021-2023 döneminde 77,3 yıl iken 2022-2024 döneminde 78,1 yıl olarak duyurdu (https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Hayat-Tablolari-2022-2024-54081).

Bu verilere göre, Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi; erkekler için 75,5 yıl, kadınlarda 80,7 yıl olmaktadır. Genel olarak kadınlar erkeklerden daha uzun süre yaşamaktadır, erkek ve kadın arasındaki doğuşta beklenen yaşam süresi farkı 5,2 yıldır.

Yaşa göre ortalama kalan yaşam süresi 15 yaşında 64,3 yıl, 30 yaşında 49,9 yıl, 50 yaşında 30,9 yıl, 65 yaşında ise 18 yıl olarak belirlenmiştir.

Belirli yaşta günlük yaşamı sınırlandıracak bir sağlık sorunu olmadan yaşaması beklenen yıl sayısı şeklinde tanımlanan sağlıklı yaşam süresi, TÜİK kayıtlarında doğuşta ortalama 57,6 yıl olarak yer almaktadır. Türkiye’de 65 yaşındaki bir kişinin kalan yaşam süresi düşünüldüğünde, 65 yaşında ortalama 25,4 yıl sağlıklı olmayan süre olarak geçebilecektir.

Şimdi gelelim, sağlık sigortacılığı ile uzun ömür arasındaki ilişkinin ekonomik boyutuna…

1 Dolar Yatırıma 3–7 Dolar Getiri

İşte tam bu noktada, geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi, Sağlık Yönetimi’nde Hocaların Hocası Haydar SUR Hoca’nın, yaşlılığın ekonomik boyutu ve oluşturacağı faydalara ilişkin yaklaşımlarını paylaşacağım. Bu yaklaşımlar, 28 Kasım 2025 tarihli HIMMS Eurosia Teknolojik Çözümlerle Sağlıklı Yaşlanma ve Finansmanı (Longevity) adlı panelde sunulmuştur.

Öncelikle, ekonomik olarak neden mantıklı sorusunun cevabını verilmiş, bunlar arasında öne çıkanlar şöyle sıralanmış;

  • Ekonomik boyutun yıllık yüzde 8–12 büyüme potansiyeli getirebileceği,
  • Sağlıklı yaş alma teknolojilerine yapılan her 1 dolar yatırımın 3–7 dolar arasında ekonomik fayda sağlayabileceği,
  • Azalan sağlık harcamaları ile artan bağımsız yaşam imkanı ortaya çıkabileceği,
  • Düşen bakım maliyetlerinin azalan acil servis ve hastane yatış yüküne yol açabileceği,
  • Sağlıklılığın, üretkenlik ve yeni teknoloji yoluyla artan istihdama katkı oluşturabileceği.

Türkiye’de Beklenen Ekonomik Fayda başlığı altında, 2024-2030 arası gereken yıllık yatırım tahmininde;

  • Dijital sağlık uygulamalarına 100–150 milyon dolar,
  • Tele-sağlık sistemlerinin genişletilmesine 70–120 milyon dolar,
  • Giyilebilir cihaz ekosistemlerinin yaygınlaştırılmasına 40–80 milyon dolar,
  • Akıllı yaşlı bakım merkezleri, IoT sensör ağından 150–250 milyon dolar öngörerek

Türkiye’nin sağlıklı yaş alma teknolojileri için yıllık toplam yatırım ihtiyacı olarak 350–600 milyon dolar gerektiğini belirtmiştir.

Bilindiği gibi, sağlıklı yaş alma yaklaşımının tıbbi ve bilimsel temellerini oluşturan bir kavramdır. Yaşam süresini uzatmakla birlikte bu sürenin sağlıklı geçen yıllarını (healthspan) en üst yaşa çıkartmayı hedeflemektedir. Birden fazla disiplini bütüncül bir yaklaşımla gören ama aynı zamanda kişiselleştirilmiş bir alandır.

Daha önce de alıntılar yapmıştım. Geçmiş dönem Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı da yapmış olan Profesör Adil MARDİNOĞLU, Longevity konusunda bir ekiple birlikte çalışmaktadır. Adil MARDİNOĞLU halen King’s College London ve KTH-Royal Institute of Technology’de (İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsü)  sistem biyolojisi profesörüdür. Hesaplamalı biyoloji, moleküler biyoloji ve ilaç geliştirme alanında çalışan araştırıcılardan oluşan bir ekibe liderlik etmektedir.

Öte yandan, Seattle’daki Sistem Biyolojisi Enstitüsü’nden Prof. Leroy Hood, Longevity konusundaki gelişmelerin modern biyotıbbın hedeflerini değiştirdiğini açıklamaktadır.  Amacın, hastalığı tedavi etmek yerine, sağlığı optimize etmek, hastalığı önlemek ve nihayetinde bireylerin sağlık ömrünü 90’lı yaşlarına veya daha ötesine uzatmak olacağını ifade etmektedir.

Prof. MARDİNOĞLU, ekip olarak yaptıkları bir çalışmada; Alzheimer hastalığında, gelişmiş yapay zeka ve sistem biyolojisi yaklaşımı entegrasyonuyla, altında yatan moleküler mekanizmaların ortaya çıkarılabildiğini ve birleştirilmiş metabolik aktivatörlere dayalı etkili bir tedavi stratejisi geliştirilebildiğini belirtiyor. Önümüzdeki beş yıl içinde, Alzheimer hastalığının yönetimi ve tedavi optimizasyonunda atılımlar olacağını ve daha uzun dönemde, geliştirilmiş verilerle donanmış olarak, “bireyleri biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzı ve terapötik müdahalelere yönlendirebilecek kapsamlı önleyici platformlar” öngörüldüğünü söylüyor.

Tüm bu ilerlemeler, doğaldır ki hemen olmuyor. Biyobelirteçler klinik doğrulamadan geçiriliyor, geliştirilen ilaçlar uzun yıllar süren klinik araştırmalardan geçiyor. Sonunda maliyetlerin düştüğü, yapay zeka ile hesaplamaların yapılabildiği noktalara ulaşılıyor. Bu konularla, inanın çok uzak gelecekte karşılaşmayacağız.

Önümüzdeki yıllarda, sadece dünya örnekleriyle değil, ülkemize ait araştırma sonuçlarını da yaşayacağız. İçinde bulunduğum bir TÜBİTAK Projesi’nde, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa ile birlikte 4 ayrı Üniversite ekibi, Nöron Hasarına Yol Açan Hastalıkların Tanı Tedavi ve İzlemine Yönelik Biyobelirteç ve İleri Teknolojik Uyarı Sistemlerinin Geliştirilmesine yönelik bir çalışma uygulamaktadır.

Başlarken belirtildiği gibi, sağlık hizmetleri önümüzdeki on yılda belki de bugünkünden çok farklı hale gelecek. Sigortacılık da bu farklılaşmaya ayak uydurmak durumunda kalacak. Bugün tazminat prim oranının yükselme ihtimalini göz önüne alarak bazı tarama testlerini ödeme konusunda bile çekingen davranabilen bazı Sigorta Şirketleri, bırakın tarama testlerini, hastalanma veya yaralanmayı önlemek için ödemeler yapacaklar. Hatta buna yönelik ev düzenlemelerinin ödemesini yapan poliçe örnekleri uygulanmaya başladı bile…

Belki de kamu sigortasıyla birlikte uzun süreli sağlık sigortacılığına başlayan özel sigortalar, Sevgili Adil Mardinoğlu Hoca’nın da vurguladığı gibi, genç yaşta sigortalılarını biyolojilerine göre uyarlanmış yaşam tarzına yönlendirebilecek önleyici müdahalelerle takip edecekleri günleri yakında yaşayabileceğiz.